6 Kasım 2018 Salı

Kontrat - Ş.Serda KAYMAN


       Sanırım bu kitabı yorumlamadan önce itiraf etmem gereken bir şey var. Çok uzun zaman önce, fantastik-korku kitapları okuyan bir arkadaşımın elindeki kitaba bakıp burun kıvırmıştım. Çok şey bildiğimi, çok okuduğumu hatta en iyi kitapları , en iyi yazarları okuduğumu düşündüğüm bir dönemdi. Ah gençlik işte.:) Sonra, zaman geçtikçe, okuduğum her kitap benliğimdeki bir açığı kapattıkça, o eksiklik duygusunun hiç azalmadığını, okudukça arttığını , öğrenecek daha çok şey olduğunu, insanın hayata dair kesin çizgileri olmasının, görebilmeyi nasıl etkiledğini farketmeye başladım. Farklı türdeki kitaplara ön yargıyla yaklaşmamak gerektiğini anladım ama fantastik- korku-gerilim kitaplarını okumak için de özel bir çaba sarfetmedim. Okuduğum ilk korku-gerilim kitabı Stephen King’in “Çılgınlığın Ötesi”ydi. Fantastik türde ise Yüzüklerin Efendisi ve Taht Oyunları’nı okudum. Bu konuda bizim yazarlarımıza hiç şans tanımadım açıkçası. Çünkü Türk Edebiyatı’nda bu tarzın hakkının verilmediği algısını bir türlü aşamadım. Ve bu algıya sahip olan tek kişi de değilim sanırım.

       1920’lerde edebiyatımıza girmiş olan korku türü 2000’lere kadar neredeyse hiç ilgi görmemiş. Türk masallarına, mitolojisine baktığımzda aslında korku türünde ilk sıralarda yer almamız gerekirken, biz bu birikimimizi yazıda değil sözel dilde kullanmışız. Hepimizin zihninde tüylerini diken diken eden cin-peri hikayeleri var ama bu bir türlü batının gotik edebiyatına evrilememiş. Son zamanlarda ise gençlerin ilgisi bu türü canlandıracak nitelikte. Son dönem korku-gerilim-fantastik türde yazılan kitapların aralarında elbette çok acemice yazılmış, bir taklitten ibaret kalmış olanlar vardır. Ama bu türü sağlam bir gotik edebiyata dönüştürecek kitaplar da çıkıyordur muhakkak. Sanırım burada en çok iş, eleştirmenlere, araştırmacılara ve farklı yazarlara şan verebilen okurlara düşüyor. İyi yazılmış her tür kitap iyi edebiyattır düsturunu benimsersek, birkaç yıl sonra “Yerli Gotik Edebiyatı” şaha kalkacaktır.

       Şimdi biz gelelim Kontrat kitabına;

       Halasının ölümünden sonra, onun anısını onurlandırmak için bir haftalığına halasının evine yerleşen Pelin’in, ailesinin altı nesildir sürdürdüğü, o arazide yaşayan yedi kadim varlığın rızasının alınmasıyla gerçekleşen anlaşmayı kabul etmesiyle başlıyor olaylar. Her varlığın ( ya da yaratığın mı demeli) rızasını almak için onların isteklerini yerine getirmeye çalışan Pelin, bizi başımıza gelse oracıkta düşüp bayılacağımız olayların içine sürüklüyor. Kimi yerde karanlık bir ormanda, kimi yerde bir göletin dibinde, suyun altında birbirinden ilginç, kıvrak bir zekanın ürünü olan yaratıklarla mücadele ediyor. Yazar, keşke birkaç yerde daha kullansaymış dediğim ,bu kadim varlıklar için özel bir dil de yaratmış. Olaylar sadece Pelin’in yaşadıklarıyla da sınırlı değil. Pelin’in komşusu Safiye’nin ağzından, o arazideki diğer ailelerin hangi şartları kabul ederek anlaşmaya dahil olduklarını, neler yaşadıklarını da öğreniyoruz. Bazı ailelerin “bir şeye sahip olmak için, sahip olduğu başka bir şeyden vazgeçme” temeline dayanan anlaşmasını okurken, vazgeçtikleri şeyler için kimi yerde dehşete düştüm kimi yerde üzüldüm. Kitapta en çok, bitkilerden ömür uzatan içecekler yapan, insanların göremediklerini gören Safiye ile, Pelin’e yaratıklarla mücadelesinde yardım eden ceviz ağacı karakterini sevdim.

       Kitabın temeli eski Türk efsanelerine dayanıyor olsa da, hikayedeki yaratıkların daha “bizden” olmalarını bekledim açıkçası. Çünkü emek vererek yazan ( ki benim bir kitabı beğenmemdeki ilk kriterdir) ve zekice kurgu oluşturabilen bir yazarın kaleminden, ayakları ters dönmüş, birçok insanın adını anmaktan korkup üç harfliler dediği, incir ağacının altında düğün yapan cinleri, yeni doğum yapmış kadınlara musallat olan albastıları, karabasanları okumak istiyorum. Bu konuda sahip olduğumuz geniş kültürü kullanmak gerektiğine inanıyorum. Belki bir sonraki kitabında kendi kültürümüzün korku öğelerini daha çok kullanır da, benim gibi Türk Edebiyatı sevdalılarının da fantastik edebiyat okumasına vesile olmuş olur.

       Kitabı okumak isteyenlerin hevesini kaçırmamak için fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Kitabı gerçekten beğenerek okudum fakat hoşuma gitmeyen iki şey vardı: Birincisi Pelin-Selin isimleri. Belki ben hala katı kurallarını tam olarak aşamayan biri olduğum için beni olmusuz etkilemiştir belki siz buna hiç takılmayacaksınızdır. Bu kitap öyle her önüne gelenin watpatta yazdığı bir fantastik kitap denemelerinden biri değil. Elimizde gerçek bir korku kitabı var.O yüzden karakter isimleri içime sinmedi. İkincisi ise Selin karakterinin bir iki yerde “gidicem, kalıcam” demesiydi ki onun karakterindeki insan muhakkak böyle konuşur ama yazı dilinde olmaması gerektiğine inanıyorum. Ah işte ön yargılar, çizgiler öyle kolay değişmiyor.

       Tabi şimdi bu benim açımdan olumsuz olan birçok okurun hiç takılmayacağı iki örneğe bakıp başta yazdıklarımı es geçmeyin. Kitabın diliyle ilgili yanlış bir algıya kapılmayın diye kitaptan kısa birkaç alıntı* yaparak yazımı noktalıyorum ve yazarın yeni kitabını heyecanla bekliyorum.

       
Sigun ve Gökkurt’un soyundan gelenler insan görüntüsündeydi, ama normal bir insandan çok daha cesur, çok daha güçlü ve çok daha zekiydi. Dünyayı fethedecek kadar ütün bir soydu.Dilediklerinde gerçek formları olan altın bir geyik veya gümüş bir kurt suretine bürünebilirlerdi. İlk nesiller kendilerine eş olarak normal insanları seçtiler. Böylece o özel kan zamanla seyreldi. Sahip oldukları özellikler de onunla birlikte azaldı, ama derler ki içlerinden bazıları eş olarak yasaklanmış olmasına karşın birbirlerini seçtiler ve saf kanı sürdürmeye devam ettiler. Bu saf kanlar, soyun diğer kolundan gizlenmek ve kendi hükümdarlıklarını kurmak için Anadolu’ya ve buradan da Avrupa ve Afrika’ya doğru göç ettiler. Binlerce yıldır da Anadolu’da ve diğer göç alanlarında yaşayan milletlerin efsanelerine konu oldular, hatta pek çok eski dinde tanrı olarak tapınıldılar. “
" Orman, göz gözü görmeyecek kadar karanlıktı. Ayağını bastığı yeri nasıl göreceğini düşünürken önünde uçuşan güve kelebeğinin kanatları sarı bir ışık ile parıldadı. Kanatlarını her çırpışında sanki etrafındaki havayı yakıyormuş gibi ışıktan bir iz bırakarak yolu aydınlattı. Diğer güve kelebekleri de aynı şeyi yaptılar ve ışık saçmaya başladılar. Böylece, dört bir tarafını saran ışığın içinde, öndeki güve kelebeğinin rehberliğinde ormanın derinliklerine doğru inmeye başladı."


* Alıntıları bilerek en heyecanlı yerlerden yapmadım ki okurlara ip ucu niteliğinde olmasın. Sadece yazarın dilinin akıcılığını görün istedim.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Suskunlar - İhsan Oktay Anar



Adı Suskunlar olan bir romanın belkemiğinin musiki olması ancak İhsan Oktay Anar’a yakışır bir ironi. Karşımızda yine, birkaç cümleyle özetlenemeyecek, ne kadar anlatılsa da, detay verilse de lezzetinden hiçbir şey kaybetmeyecek bir kitap var. Daha önce Amat kitabının yorumunu yaparken, bu kitabı yazmak için denizde doğmalı insan demiştim. Suskunlar’ı yazabilmek için de adeta musiki ustası olmuş yazar. Her kitabında birbirinden bu kadar farklı konuda nasıl uzmanlaşabiliyor hayret ediyorum. Bu yüzden kitabın yazım sürecini düşündükçe, yazara olan saygım katbekat artıyor. Verdiği emeğe hayran oluyorum.

Kitabımızdaki olaylar, Hızır Paşa’nın mehteranında közsen- en büyük davulu çalan kişi - olarak çalışan Kalın Musa’nın torunları Davut ve Eflatun’un çevresinde dönse de, arka plandaki kişi ve olay sayısı oldukça fazla. Yine yan yollara ayrılan olaylar dönüp dolaşıp aynı sokağa çıkıyor.

Sevdiği kıza musallat olan Asım’ın hayaletinin sırrını, bir kağıda yazılan saz semaisindeki kusuru bularak çözmeye çalışan Davut,  Venedik Balyosu’nun kızına karasevdaya tutulan Hızır Paşa’nın yeğenini neşelendirmek niyetiyle gittiği evde, kasvetli bir hava çalarak genç adamın ölümüne sebep olup zindana atılan Kalın Musa’nın oğlu Veysel Bey, musikiyle ilgili nefret vaazları veren on iki parmaklı çembalo ustası cüce vaiz, sürekli kaçtığı için odasına kapatılan, kulaklarında daima çınlayan bir gel çağrısının sahibini bulmak için tüm İstanbul’u dolaşıp bir mevlevihaneye yerleşen Eflatun, kusur benim imzamdır diyerek, her üflediği eserde bilerek bir hata yapan Neyzen İbrahim Dede Efendi, Adem Aleyhisselam’ın cennetten kovulmasına neden olan “Yasak Meyve” nin tadını elde etmek isteyen aşçı yamağı, Yedikule kahininin kapısına gelen, göklerdeki büyük bir hakikati gördükleri için aynı anda kör olan yedi büyük kahin, nasıl hekimlik yaptığını okurken, kitabı kendinizden uzakta tutmak isteyeceğiniz, vücudundaki kir yüzünden kanı zehirlenip ölecek olan Rafael ve yazmadığım daha birçok kişi ve olaylar…

Bol karakterli ve olay örgüsü karmaşık bu kitabı açık bir zihinle, sürekli tetikte kalarak ve her sayfada sözlük kullanarak okumak gerekiyor. İhsan Oktay’ın en iyi yaptığı ve beni mest eden şeylerden biri olan kutsal metinlere, mitolojiye, tarihe, tasavvufa yapılan göndermeler bu kitapta da bolca mevcut. Bunlardan bazıları şöyle:
-                          Ağzından yılan başı çıkan, ateşi cuma günleri artan, nabzı on bir saat ve altı dakikada ( yazar 666 sayısını vurguluyor) atan Tağut, şeytan rolünde karşımızda.
-                          Yegah, Dugah, Segah, Çargah, Pençgah, Şeşgah ve Heftgah makamlarını kullanarak Tevrat’taki yaratılış hikayesi anlatılmış.
-                          Neyzen Batın Hazretleri’nin oğlu Zahir’in şehre gelip Yahya adlı bir tellak tarafından yıkanması, şakirtlerine bir akşam yemeğinde içinizden biri beni ihbar edecek demesi, Kalın Musa’yı sadece dokunarak iyileştirmesi,Yakuta tarafından ihanete uğraması,linç edilerek, bir tomruğa bağlanıp öldürülmesi, bize Hz.İsa’yı hatırlatıyor ki bu durumda Muhteşem Neyzen Batın Hazretleri de Tanrı oluyor.
-                          İbrahim Dede’nin mektubunda bahsettiği Muhteşem Neyzen’in üflediği hayat nefesi de Tanrı’nın insanlara üflediği ruhu işaret ediyor.
-                          İstanbul’un en büyük yedi kahinini öldürmek isteyen çete elemanlarının başı Kabil ve yeğenlerinin arasında geçen olaylar ve diyaloglar ise ilk cinayeti ve cinayetlerin devamının nasıl geldiğini gösteriyor.

Bunların dışındakileri de okuyup bulmak size kalmış. Bolca musiki terime hazırlıklı olarak ve yazarın dediği gibi aslında gerçeği anlatmanın tek yolunun susmak olduğunu anlamak için kesinlikle okunmalı. 

11 Ekim 2018 Perşembe

Kızım Olmadan Asla - Betty Mahmudi


       Aslında bu kitabın yorumunu bundan neredeyse bir yıl önce yapmıştım.Ama araya hep başka kitaplar, başka yazılar girdi. Ve ben bu yazıyı unuttum. Çünkü yazmak için önce mutlaka kalem, kağıt kullanırım. Bir yazıya bilgisayarda başlamam mümkün değil. Zihnimdeki düşüncelerin kaleme doğru aktığını ve kalemimin hareketleriyle harflere dönüştüğünü hissetmek ayrı bir zevk veriyor. Ayrıca, beğenmediğim bir kelimenin üzerini çizip, bazı cümleleri defalarca yazmaktan sadistçe bir zevk alıyorum. Yazdıklarımı en son, tamam artık oldu dedikten sonra bilgisayara geçiriyorum. İşte bu arada bazı yazılar ajandalarımın arasında bilgisayara aktarılamadan kalıyor. Geçen hafta defterlerimi gözden geçirirken bu yazıyla birlikte bir çok yarım bırakılmış hikayenin de sayfaların arasında beni beklediğini fark ettim. Birinde tekerlekli sandalyede kapıda bırakmışım kahramanı, ötekinde elinde kağıtlarla kalakalmış salonda bir kadın… Babaannesinin geçmişinde, kendi izlerini süren de var, hep aynı saatte yoldan geçen adama bağlı yaşayan da. Bu hikayeler ne zaman tamamlanır bilemiyorum. Şimdilik “Kızım Olmadan Asla” kitabının yorumunu bilgisayara aktarıyorum.

      " Kızım Olmadan Asla" bir belgesel roman.  3 Ağustos 1984 günü, 2 haftalık bir tatil için İranlı kocasının vatanına gelen Betty’nin, 18 ay süren Amerika’ya dönme mücadelesini soluksuz okudum diyebilirim. Ama Betty’nin yaşadıklarını anlayabilmek için önce o dönem İran’da neler olduğuna bir bakmak gerekiyor.

       1979’da İran İslam Devrimi sonrası ABD-İran ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. 1980 yılında rehine krizi sonrası İran'a uzun süre uygulanacak olan ambargolar başlar.1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı sırasında ABD, İran'a silah gönderilmemesi konusunda 20 kadar ülkeyle görüşme yapar. Reagan döneminde ise bazı ABD’li diplomatların İran’a gizlice silah sattıkları (Irangate Olayı) ortaya çıkar. Betty, İran'a devrimden 5 yıl sonra yani 1984’te öyle bir zamanda gitmiştir ki, İranlılar ondan, o İranlılardan nefret ediyordur.

       Betty İran'a ayak basar basmaz bir kültür şoku yaşar. Çünkü örtünmek zorundadır. İran’da şimdi bile her ne kadar zamanla gevşese de bu kural geçerli. Bir de 34 yıl öncesini düşünün. Çevrede gezen polisler, pasdarlar, bir saç teli görünen, çorabı biraz aşağı inen kadınları uyarmakla,  rusari giymeyen kadınları tutuklamakla görevlidirler. İşin tuhafı da kadın pasdarların bu işi gönüllü yapmalarıdır.

       Amerika’da yaşayan Betty, İranlı Mudi ile onun artık bir Amerikalı gibi yaşadığını gördüğü için evlenmiş ama bir insanın kökeninin, damarlarındaki kan gibi vazgeçilmez olduğunu hesaba katmamıştır. Betty ve kızı Mehtap'ın 2 haftalık bir tatil olarak düşündükleri bu ziyaret, kurtulmak için 18 ay çabalamaları gereken bir kabusa döner. Mudi’nin gün geçtikçe kaba, sinirli bir insana dönmesiyle İran’da çok zor günler yaşayan Betty’nin kızı için verdiği mücadele takdire şayan. Peki Betty, bu kaçış mücadelesini anlatırken İranlılarla ilgili ne kadar objektif.

       Betty’nin gözünden bakarsak İranlılar temizliğin ne olduğunu bilmiyorlar.
Yılların yağı pisliği duvara yapışmıştı. Mermerin üzerinde yemek artıklarından, yağ lekeleri ve şeker kırıntılarına kadar her türlü pislik var, kirli ayak kokuyordu peynir…” tarzında cümleler yer alıyor sürekli. Burunlarını çadorlarına süren kadınlar, tek dertleri öğle yemeğinden sonra  uyumak ve ibadet saatlerini kaçırmamak olan erkekler, disiplin nedir bilmeyen çocuklar… Kısacası Betty’nin gözünde İranlılar pislik içinde ve kültürsüzler. Amerikan vatandaşı birinin yazdığı ve o dönem Amerika’nın İran’a karşı tutumunu düşününce yazarın objektifliğinden kuşku duyduğum yerler oldu açıkçası. Belki de çok farklı bir kültürle karşılaşmanın şoku içinde ve zorla tutulduğu için her şey ona daha da kötü görünmüştür. Tüm bu düşüncelerime rağmen kızını bırakıp gitmek istemeyen ve kızı için her türlü tehlikeyi göze alan Betty’nin hikayesini okurken, hep hadi bu kez kurtulsalar bari demekten alamadım kendimi. Bir de siz okuyun bakalım ne düşüneceksiniz?

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Amat - İhsan Oktay Anar


Ayyaş Ohannes’e günahlarından arınmak için 247 akçe veren deli marangoz Nuh’un, bir gemici mezarlığındaki 247 meşeyi kullanarak, Diyavol için yaptığı 247 kişilik mürettebatı olan kalyonun adı Amat.

Habil’in kardeşi Kabil’i öldürdüğü gün olduğu için uğursuz sayılan Salı günü yola çıkan Amat’ın kaptanı Diyavol – İsim tanıdık geldi değil mi?- ikinci kaptan olarak ya Kırbaç Süleyman’ı ya da Ali Reis’i seçecektir. Bu mücadeleyi, mürettebata sözünü geçiren,asla yapmayacakları şeyleri yaptırabilen kişi kazanacaktır.

Kaptan köşkünde, imal tarihi olarak 15-20 yıl sonrasını gösteren bir keman fark eden Süleyman’ın en büyük tutkusu ölümsüzlüktür. Bu tutkusu yüzünden kaptan köşkündeki ölümsüzlük üzerine yazılan kitapları bırakıp ayrılamaz gemiden ve ikinci kaptanlık mücadelesine başlar. Eğer gemicilikle ilgili terimlerin yoğunluğunu sindirebilirseniz, neden yola çıktığı tam olarak bilinmeyen bu kalyonun aslında döngüsel bir yaradılış efsanesi olduğunu anlayabilirsiniz. Mürettebatın siyah flamalı bir kalyon tarafından batırılan iki kalyon için sefere çıktığını zannettiği Amat’ın direğine siyah flama çekilmek zorunda kalınışı ve iki kalyonu batırması kitabın daimi bir kısır döngüyü anlattığı hissini veriyor.

Diyavol’un, ben size kanlı elleriniz kadar yakınım diyerek tüm mürettebatın işledikleri cinayetleri tek tek ortaya dökmesi, gemideki en rahatsız yer olan cehennemin sair, sakar, cahim, hutema,leza ve haviye katları, kalyonun baş tarafındaki fazla tahtalardan bir kadın figürü yapılması, Amat’ın borazancısının adının İsrafil olması dini göndermelerden bazıları sadece. Kaptanın Süleyman’a, kamarasındaki bir kitap hariç tüm kitaplarını okuyabileceğini, ama o kitaba asla dokunmaması gerektiğini söylemesi de yasak elmayı çağrıştırıyor. Ayrıca Ali Reis’in Süleyman’ın kaptanlığını kendinden aşağı birinin emirlerini dinlemek istemediği için kabul etmeyişi ve Süleyman’ın gerçek yüzünü göstermek için seferin sonuna kadar süre isteyişi de dine yapılan bir atıf olarak karşımıza çıkıyor.

Nuh ustanın falına baktığı herkesin zarının 2-2-2-1 gelmesi, şiddetli bir fırtına yüzünden tam batmak üzereyken Kırbaç Süleyman’ın rüzgara hükmetmesi, mürettebatın aç gözlülüğü yüzünden başka bir kalyondan bulaşan veba, yasak kitabı okuduğu için vebalılar arasına hapsedilen Süleyman’ın, ölülerin alınlarındaki Amat yazısını görmesi, ölülerin arasındaki İsrafil’in bir anda gözlerini açıp boruyu üflemesi de kitabın olağanüstü ayrıntılarından bazıları.

Romandaki kişiler de birbirinden renkli.Amat sözcüğünü ölenlerin alınlarına yazarak onları diriltip kendine daima itaat edecek bir ordu oluşturmak isteyen , mürettebatı savaşırken kamarasında keman çalıp, eğlence düzenleyen, gerçek mi hayal mi olduğu belli olmayan kaptan Diyavol, sırtında, ilk öldürdüğü adamın kemiklerini koyduğu bir çuval taşıyan Fitilli Daniyal, ölümsüzlük kelimesini duyduğunda bile nabız sayısı artan Süleyman, baktığı fallarla karşısındakinin günahlarını ortaya döken deli marangoz Nuh Usta, olayların çoğunu aralarındaki konuşmalardan öğrendiğimiz Kul Rıza ve Göbelez Baba…

Kitapla ilgili çok fazla ayrıntı verdiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ne kadar anlatsam da kitabın büyüsü öyle kolay kolay bozulacak gibi değil. Hele İhsan Oktay’ı daha önce okumuş ve dilini sevmişseniz, kaçırmamanız gereken bir kitap var karşınızda. Puslu Kıtalar Atlası’nı sevenler eminim bu kitabı da çok sevecekler. Kitabı okumak isteyenlere ufak bir tavsiye; sakın ilk sayfalarda pes etmeyin ve üstünkörü okuma yapmayın, yoksa kitabın müthiş sonundan mahrum edersiniz kendinizi.

21 Ağustos 2018 Salı

Tespih Taneleri - Ayşegül Demir Alhan

   Birkaç ay önce yeni bir yol açıldı önümde. Kitaplarla dolu hayatım bir anda kitapsever bir grupla çevrildi ve bir internet dergisinin içinde buluverdim kendimi. Her ayın 5'inde yeni hikayeler, yeni makaleler, yeni kitaplarla okunmak üzere bekliyoruz. Dergimizin bayram özel sayısı için de küçük bir hikaye kaleme aldım.Umarım beğenirsiniz. Dergi adresimiz www.sosyaledebiyat.com

                          Tespih Taneleri
       Gözümü her kapatışımda bir yaprak daha düşüyor saçlarıma.Uzandığım toprak yavaş yavaş içine çekiyor beni, özlemle.Düşen yaprakları avuçluyorum.Parçalanıp un ufak oluyorlar.Ellerimi biraz daha uzatıyorum.Parmaklarıma değen mermerin soğukluğu yakıyor kalbimin yaralarını. Aklımda tek bir düşünce. Bir saatin tik takları gibi, hep aynı tonda, hiç ara vermeden. Tik tak, tik tak, tik tak… Unut onu, unut onu, unut onu.

       Anlatmaya nereden başlamalıyım acaba? Belki de en başına gitmeli olayların. Peki ilk anın, ilk an olduğunu bilmek mümkün mü? İnsan, kaderine yön veren o dönemeçleri, dönerken fark edebilir mi ? Bazen yıllar sonra, en çok da pişman olduğun zaman, geriye dönüp hayatındaki olayları bir tespih gibi sıraya dizince anlıyorsun, hangi tanenin sırayı bozduğunu, gidişatı değiştirdiğini, sana hükmettiğini. Ama yaşarken o kadar yerli yerinde duruyor ki taneler.

       Kaç yıl önceydi? 10 mu, 20 mi ? Hatırlaması zor. Bazı yıllar iki sene sürdü mesela.Bazı günler bir hafta, bazı haftalar bir ay, geceler ise sonsuz. Sesini duymadığım her anı nasıl ölçmeli peki? Hesap yapmak yerine, kabaca bir ömür diyelim en iyisi.

       Nasıl da usulca girmiştin hayatıma. Sonra da sanki yerin hep orası gibi , gelip gönlümün baş köşesine oturmuştun. Biliyordum, eğer seni çıkarabilseydim oradan, tutunduğun tüm damarları da söküp götürecektin.Bir virüs gibi sardın sonra tüm hücrelerimi. Artık gidemezdin zaten. Bir olmuştuk. Ruhlarımız el ele tutuşmuştu bir kere. Öyle bir rüzgara teslim ettik ki kendimizi, dünyanın tüm kurallarını hiçe saydık. Aşk engel mi tanırdı? Ne ismimiz ne cismimiz önemliydi. Bedenlerimizin hükmünden sıyrılmayı başarmıştık. Öyle özgürdük ki, hep yükseğe çıktık, hep daha yükseğe…

       Çok konuştuk seninle. Anlatacak çok şeyimiz vardı. Yolda giderken bacaklarıma dolanan kediyi görmemiştin mesela, onu anlattım sana.Sana gelişlerimde, başımın üstünden geçen kuşların rengini, esen rüzgarın sesini, mendil satan çocuğun gözlerini, el ele tutuşmuş yaşlı çiftin sıcaklığını, içtiğim çayın tadını, aldığım her nefesi…

       Çok gülmüştük seninle. Düşürdüğümüz sinema biletine, dudağının kenarındaki dondurmaya, üzerimizde oynaşan gün ışığına, uçuşan perdelere, simit attığımız martılara, gözlerinde kaybolmuşken aniden çalan vapur düdüğüne…

       Çok da hayret etmiştik. “Biz” olmadan önce zamanın nasıl var olduğuna, ellerimizin birbirine dokunmadığı günler soğuktan nasıl ölmediğimize, ayrı bedenlerde gezen sözde aşıklara, sevgimizin dünyadaki tüm savaşları nasıl durduramadığına ve o soğuk kış günlerinde bedenlerimizin birbirine yaklaştığı her adımda çıkan alevlerin bizi nasıl kül etmediğine…

       Çocukluğa dönmek gibiydi seni sevmek. Yanında zamanı unutuyordum, acıkmıyordum, düşüyordum, yaralanıyordum ama oyuna devam ediyordum. Hep görmek istiyordum seni. Baktığım her yerde sen ol istiyordum.Bazen başını eğiyordun usulca, ayaklarına kapanmak istiyordum gözlerini görebilmek için. Daha fazla mutlu olamam dediğim her anda daha fazla mutlu ediyordun beni. Hep yükseğe çıkıyorduk, hep daha yükseğe. Bu yüzden , elimde parçalanan yapraklara döndüm düştüğümde.Ben düştüm ve sen bulutların üstünde kaldın.

       Bazen diyorum ki, yıllar önce, seni ilk kez göreceğim o sokağa sapmasaydım, hayatıma hükmeden o tespih tanesini anlayabilseydim eğer, şimdi dokunmaya kıyamadığım bu toprağın üstündeki mi sensin, altındaki mi benim fark edecek miydi sanki?

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Ortalıklarda Pek Görünmeyen Bir Yazar: İhsan Oktay Anar

Bu kez bir değişiklik yaparak, beğenerek okuduğum bir yazarı kısaca sizlere tanıtmak istedim. İşte Kalemucu'nun gözünden İhsan Oktay Anar:


         İstanbul’a sadece üç kere gidip, İstanbul’u sokak sokak anlatabilen bir yazar var karşımızda. Bu konuda; “ 17. yüzyıl İstanbul’unu yazıyorum, ben dahil şu an yaşayan hiç kimse o İstanbul’u görmedi.” açıklamasını yapan yazara, televizyonlarda, sosyal medyada rastlamak pek mümkün değil. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki öğretim üyeliği görevinden 2011’de emekli olan yazarımız, İzmir’de yaşıyor. Kitaplarındaki bütün o üstü kapalı göndermeler, altı dolu dolu cümleler, felsefe birikiminin bir ürünü olsa gerek.

       Son zamanlarda, geleneksel romandan az buçuk farklı yazan herkese de postmodernist damgası vuruluyor diyebilirsiniz ama İhsan Oktay Anar, net bir şekilde postmodern romancı. Peki neden? Çünkü, postmodern romanın anahtar tekniği olan üstkurmacayı sadece hikaye içinde hikaye anlatmak için değil, “varlık” meselesini vurgulamak için kullanıyor. Her şeyin bir kurgudan ibaret olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor eserlerinde.Ayrıca başka yazarlara, eserlere ya da metinlere ironik göndermeler yaparak, metinlerarasılık tekniğini de önümüze seriyor.

        Romanlarını postmodern akıma dahil etmemiz gerektiği kesin ama tür açısından tam olarak ne tarihi ne de fantastik roman sınıfına dahil edebiliyoruz. İhsan Oktay, okurlarına masallar anlatıyor aslında. Dokusunda tarih, felsefe,fizik,matematik,müzik,coğrafya,resim,
teoloji gibi birçok disiplini içeren masallar hem de. Bu masalları da, mitler,efsaneler, menkıbeler, kıssalar ve kutsal metinlerle süslüyor.Kullandığı ağdalı cümleler, Arapça, Farsça kökenli kelimeler yüzünden ise eleştiriliyor. Oysa onun gerçek okurları biliyor ki, kurguladığı dünyaya ait olan dil neyse onu kullanıyor İhsan Oktay Anar. Henüz yazarla tanışmayanlar, romanlarını yayımlanma tarihine göre okuyabilirler. Yazarın yedi romanı var. Bunlar:
Puslu Kıtalar Atlası (1995)
Kitab-ül Hiyel (1996)
Efrasiyab’ın Hikayeleri ( 1998)
Amat (2005)
Suskunlar (2007)
Yedinci Gün (2012)
Galiz Kahraman (2014)

Ayrıca yazarın 1989 yılında Mor Köpük Dergisi’nin Oyun Özel Sayısı için yazdığı “ Rabnuma” adlı üç sayfalık pek bilinmeyen bir hikayesi var. Bir de yazdıktan sonra yayımlatmaktan vazgeçtiği, Bağdat’ta düello yapmaya hazırlanan iki kılıç ustasının anlatıldığı “Tamu” adlı eseri var ki, fikrini değiştirip bizlerle buluşturacağına dair ümidimi hiç yitirmedim.
İhsan Oktay Anar’ı bu bilgiler ışığında okursanız, onu anlamanız da kolaylaşacaktır. Özellikle bir İhsan Oktay kitabına başladığınızda ilk sayfalarda hikayeye dahil olabilmek için sabredin ve kendinizi gizemli bir dünyaya tanık olmaktan mahrum etmeyin. 

29 Haziran 2018 Cuma

Ruhumda İz Bırakan Kitaplar


        Ruhumda iz bırakan yazarlar – kitaplar listesi yayımlayacağımı söylemiştim. Bu tarz listeler; “Aaa bu kitap nasıl yer almış? “ ya da “ Şu kitabı nasıl koymamışlar?” dedirtir insana. Benim listemi de okuduğunuzda muhakkak benzer şeyler geçecek içinizden. Yani bu listeler tamamen kişisel ama burada yer alan kitapların muhakkak okunması gerektiğine inanıyorum.Blogda daha önce yorumladığım kitapları tekrar listeye almadım.Kitaplarla ilgili internette kolaylıkla bulunacak bilgilere de yer vermek istemedim. Kitapları listelerken , derecelendirme yapmadım. Bu arada listede adları yok ama bir numaralı yazarım Hasan Ali Toptaş, iki numarada da İhsan Oktay Anar var.
Buyrun benim listem:

  1. Üç İstanbul- Mithat Cemal Kuntay
II. Abdulhamit Dönemi, İttihat- Terakki ve İstanbul’un işgal yıllarını bir de bu kitaptan okumalısınız. O yılları daha iyi analiz eden ve bunu romanlaştırabilmiş başka bir kitap daha yok. Bu kadar başarılı bir kitap yazan M. Cemal Kuntay’ın başka roman yazmaması ne büyük kayıp.

  1. Koku- Patrick Süskind
18. yüzyıl Fransası’nda, kokulara karşı alışılmışın dışında bir duyarlılığı olan Jean-Baptiste Grenouille’nin istediği kokuları elde etmek için işlediği cinayetleri anlatan sarsıcı bir kitap.

  1. Kırk Yedi’liler – Füruzan
1947 doğumluları yani 1968 yılının gençlik hareketlerini , 12 Mart dönemini anlatan, 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü sonuna kadar hak eden bu kitap, üniversitenin ilk yılında elime geçen ve 68 kuşağının gönlümde yer etmesini sağlayan başarılı bir eser.

  1. Yeni Hayat – Orhan Pamuk
“ Bir gün bir roman okudum ve hayatım değişti.”  Cümlesiyle başlayan Orhan Pamuk’un en beğendiğim kitabı. Sıkça otobüs yolculuğu yaptığım üniversite yıllarında okuduğum için kahramanıyla kendimi fazlaca özdeşleştirmiş olabilirim o dönem.

  1. Vadideki Zambak – Honore de Balzac
Mutsuz bir evliliği olan Henriette ile ondan çok daha genç olan Felix’in imkansız aşkı… Ah Felix , her okuyuşumda nasıl kızdım sana bir bilsen! (3 ya da 4 kez okumuş olabilirim. 5. yi de okurum.)

  1. Yüzüklerin Efendisi – J.R.R. Tolkien
Liseyi yeni bitirmiştim. Okuduğum ilk fantastik kitaptı. Bu kitabı okumamış olsaydım, sanırım Taht Oyunları gibi bir seriden de mahrum kalacaktım.Fantastik kitapları da sevebileceğimi öğretti bana Tolkien.

  1. Katre- i Matem – İskender Pala
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve en başarılı bulduğum eseri.

  1. 80 Günde Devri Alem – Jules Verne
Çocukluğumda okuduğum ve belleğimden hiç silinmeyen bu kitabı listeye almazsam olmazdı.

  1. Katledilen Piramit Mısır Yargıcı Üçlemesi – Christian Jacq

Aynı yazarın Ramses serisini de beğenmiştim ama bu üçleme Mısır mitolojisinden hoşlananların mutlaka etkileneceği bir eser.

  1. Suç ve Ceza – Dostoyevski
Rus Edebiyatı’na bu kitapla ve çok erken bir yaşta giriş yaptım. Adalet duygusunu geliştiren bir eser. Bir sıralama yapacak olsam sanırım Türk Edebiyatı’ndan hemen sonra Rus Edebiyatı yer alır.  

  1. Sefiller- Victor Hugo
 Fransız Edebiyatı’nın en önemli eseri. Elimde toplamda yaklaşık 1500 sayfa ve iki ciltten oluşan bir Sefiller kitabı var. Öyle 200 sayfalık Sefiller kitabına kanmayın. İş Bankası Kültür Yayınları’nı tavsiye ederim.

  1. İsyan Günlerinde Aşk – Ahmet Altan
Tabi bunu okumak için önce Kılıç Yarası Gibi kitabını okumanız gerekiyor.

  1. Yüksek Topuklar – Murathan Mungan
İyi ki 30 yaşından önce okumuşum dediğim, 30’undan sonra bana aynı tadı vermeyeceğine inandığım ama okuduğum dönemde beni etkilemiş olan bir eser.

  1. Simyacı – Paulo Coelho
1998 ya da 1999 da okumuştum. Şimdi aynı tadı alır mıyım bilemiyorum ama Santiago’nun yolculuğunu çok sevmiştim.

  1. Nar Ağacı- Nazan Bekiroğlu

  1. La Sonsuzluk Hecesi – Nazan Bekiroğlu

Çoğumuzun aklına geliyordur, acaba Hz.Adem ile Hz.Havva şu koskoca dünyada nasıl hayata tutundular, neler yaşadılar diye. İşte bunun cevabını şiirsel bir anlatımla veriyor yazar La kitabında.

  1. Fedailerin Kalesi Alamut- Vladimir Bartol
Hasan Sabbah’ın zekasına hayran kalmıştım ama yine de gönlüm Ömer Hayyam’ı seçmişti.

  1. Tanrıların Arabaları – Erich Von Daniken
Kafamı karıştıran bir kitaptı, acaba gerçekten koca evrende yalnız değil miyiz diye çok sorgulamıştım okuduğum dönem. Piramitlerle ilgili bölümden sonra Mısır mitolojisine merak saldım. Hangi kitabın bizi nereye götüreceği belli olmuyor cidden.

  1. Rüzgar Gibi Geçti – Margaret Mitchell
Kitabı o kadar beğenmiştim ki bende bıraktığı tadı değiştirmesin diye filmini izlemedim, izlemeyeceğim de.

  1. Başucumda Müzik – Kürşat Başar
Gerçek ve acı bir hikaye… Kürşat Başar aynı başarıyı yakalayabileceği bir kitap daha yazsa keşke.

  1. Madam Bovary – Gustave Flaubert
Yazarının önüne geçmiş ilk çağdaş realist roman. Emma’yı tanımak için okunmalı.

  1. Eylül – Mehmet Rauf 
  2. Yaban – Yakup Kadri Karaosmanoğlu

  1. Seranad – Zülfü Livaneli
Aslında Zülfü Livaneli’nin en beğendiğim kitabı Engereğin Gözü’dür. Ama daha önce hakkında yorum yazdığım için tekrar listeye almadım. Livaneli kitapları arasında ikinci sıradakini listeye eklemek istedim.



Not: Bu yazıyı çok daha önce yazmıştım ama bilgisayara geçirmeye bir türlü fırsatım olmadı. Daha doğrusu öyle tatlı bir telaş içindeyim ki, bloguma sıra gelmedi. Henüz çok yeni olan ve internet üzerinden yayımlanacak bir Edebiyat dergisinde yazmaya başladım. En kısa sürede linkini de vereceğim. Uzun soluklu bir dergi olacağına inanıyorum.Blogumun yeri ayrı tabi ki, kitap yorumlamayı da bırakmayacağım. 


11 Haziran 2018 Pazartesi

Elia ile Yolculuk - Livaneli


Bu bir vefa borcu muydu? Yoksa Livaneli, ben ne yazarsam yazayım okuyanlar var diye mi düşünüyor? Ya da yazmanın her zaman ulvi bir sebebi olmak zorunda mı? Belki de sadece anıları belleğinde yitip gideceğine, yazının büyüsüyle sonsuza dek kalsın istemiştir.

Yazılma sebebi her ne olursa olsun, içinde barındırdığı onca isim ve anıya rağmen, Livaneli kitaplarındaki elinizden bırakamama hissi bu kitapta da yakalıyor sizi.Bu kitabı benim için okunur kılan tek şey de zaten yazarının Livaneli olmasıydı.

Çünkü Elia Kazan’a karşı özel bir ilgim yok. Ben sinemadan ziyade kitapların dünyasını tercih ediyorum. Aslında Elia Kazan’ın da kitapları varmış ama okumadım. Karısı Frances Kazan’ın Halide kitabını okuyup yorumlamıştım. Hatta Elia Kazan’ı,  Frances Kazan’ın kitabındaki önsözle tanıdım. Yani sinemaya olan ilgim bu kadar. Üç Oscar almış ünlü sinema yönetmeni Elia Kazan’ın hiçbir filmini izlemedim. Ama bu kitap sayesinde hakkında çok şey öğrendim.

McCharty döneminde arkadaşlarının isimlerini vermesi yüzünden  bir ömür işbirlikçi damgasıyla yaşadığını, İstanbul doğumlu olup 4 yaşındayken ailesiyle Amerika’ya yerleştiğini, Kayseri’den gelen kökeni nedeniyle kendini hep Anadolulu hissettiğini biliyorum artık. Kitapta Elia ile yaşadıkları dışında hapishane anılarına da yer vermiş Livaneli. İçim burkularak, ülkemde o yılların hiç yaşanmamış olmasını dileyerek okudum o anıları.

Kitapta yer alan tarihi ve müzikle ilgili bilgiler ise ufak çaplı araştırmaya itti beni. Ki bir kitabın beni bilgilendirmesi, hanesine yazacağım artılara bir yenisini ekler hem de en büyüğünden. Ama arka kapak tanıtım yazısındaki kadar büyülü bir yolculuk değildi bu.

            Bu kitapta beni en çok düşündüren Elia’nın yıllarca işbirlikçi yaftasına nasıl katlandığı oldu. Verdiği isimler zaten bilinen isimler olmasına ve kimsenin Elia yüzünden zarar görmemesine rağmen – bunları Livaneli söylüyor, taraflı mı bilemiyorum- yaptığı hiç unutulmamış. O dönem verdiği ifade, yeteneğinin önüne geçmiş.Sinema tarihine Marlon Brando ve James Dean’ı kazandırmış olması bile affettirmemiş yaptğını.Yaşam boyu Oscar ödülünü protestolar içinde almış. Nasıl dayanmış acaba? Umursamazlık mı, metanet mi? Belki de doğru olduğuna inandığı şeyi yapanların iç huzuru. Ezcümle biz Anadolulular ne deriz? Yiğidi öldür hakkını yeme.

Elia iyi bir yönetmen, Livaneli iyi bir yazar. Ama Livaneli’nin de dediği gibi yazar bazen iyi kitap yazar, bazen kötü. Elia Kazan’a özel bir hayranlığınız varsa ya da Livaneli’nin tüm kitaplarını okumak istiyorum diyorsanız okunabilir bir kitap.

Sinemayla çok haşır neşir olmayan ben, kitaplarla müziği bağdaştırıyorum. Bu kitapla ilgili yorum yazarken de hep aynı şarkıyı dinledim. Ben mi şarkıyı seçtim, yoksa o mu kitabı seçti bilemiyorum. Farsça bir şarkı. Zaten ne zaman Livaneli okusam Farsça bir ezginin büyüsüne kapılmış buluyorum kendimi. Ne güzel bir şey değil mi müzik? Sözlerini anlamasanız da yüreğinizden vurabiliyor sizi. Üstelik bu şarkının sözleri de vurdu beni.


Seslen bana, sesin geceyi kelebeklerle süslüyor. 
Bak bana, bakışın bana yuva oluyor. 
Ey aydınlık! sabahı 
gülümse bu upuzun gecenin ardından. 
Senin gülüşünün her mucizesi beni kendime bigane yapıyor. 
Ey huzurun mavisi! Benim kurumuş çölüme yağmur ol. 
Seher vakti, bahçem ağaçlarım sana yuva yapacak. 
Ey peyderpey mutluluğum! Yemyeşil ovalarıma yağmur ol. 
Beni mest-u harab eyle, 
senin harabın beni viran ediyor. 
Sen kıvılcım ol bütün siirimi ateşe ver, yak. 
Ben, kadim bir aşkı efsaneye dönüştüren bir ses, bir nevayım. 
Perişan ol, o fırtınalı gecelerden de daha perişan. 
Meltem, benim viran şehrimden saçlarına tarak yapacak.
Gülümse, senin gülüşün mucizelere gebe.
Pallet Müzik Grubu - Sedayam kon


4 Haziran 2018 Pazartesi

Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar

Ne zaman edebi değeri yüksek bir kitap okusam hak ettiğini ortaya koyamamaktan korkuyorum. Bu yüzden de yazım süreci uzadıkça uzuyor. Üzerine bir de yeni bir kitaba başlayamamanın telaşı ekleniyor. Kelimelerim iyice birbirine giriyor. Bazen de bir kitabı nasıl değerlendirmem gerektiği konusunda kararsız kalıyorum. Bir kitabı değerlendirirken, yazarın diğer kitaplarıyla mı kıyaslamalı yoksa o türde yazılmış başka eserlerle mi? Ya da tamamen her şeyi bir kenara bırakıp eseri kendi içinde mi değerlendirmek gerekiyor? Bu sonuncusunun en doğrusu olduğunu düşünsem de çoğu zaman diğer yollara başvuruyorum. Bu kitabı da Puslu Kıtalar Atlası ile kıyasladım. Puslu Kıtalar Atlası’nı çok beğenmiştim hatırlarsanız. 

Galiz Kahraman ise konu bakımından şaşırttı beni. Sanırım daha eski zamanlara ait bir hikâye bekliyordum. Oysa İhsan Oktay bu kez günümüze yakın olmayı seçmiş. Bu yüzden de dili daha sade ve anlaşılır hale gelmiş. Ama ben, onun o  ağırlığı bin okka çeken cümlelerini okumak isterdim açıkçası.

Kitapta, Leonardo’ nun daire içinde çizdiği insan bedenini, kendi bedenine benzemiyor diye beğenmeyen başkahramanımız İdris Amil Hazretleri’ nin başından geçen olaylar silsilesi anlatılıyor. Üstelik dili iyi kullanan bir yazarın sıradanlıkları nasıl fevkalade hale getirebileceğinin de kanıtı bu kitap.

            Galiz kahramanımız İdris Amil’in başına neler gelmiyor ki…
İkinci bir Kopernik inkılabı sayılan doğumuyla başlayan hikaye, kahramanımızın Ümmü Gülsüm Kıraathanesi’nde* Avama Açık Sanatkar Müellif Kursu’na gitmesi, artis olmaya karar verip, kendini kadın rolünde İris Amir olarak bulması, Anadolu Külhanbeyi Remiz’in ikiz kız kardeşi Remziye’yle mecburen evlenmesi, aynı zamanda hırsızlık yapmaya çalıştığı evin kızı Dilara’yla evlenmeye zorlanışı, Dilara’nın kız kardeşi Mualla’ya aşık oluşu, yanında beyin dalgalarını kontrol eden koca bir radyoyla dolaşmak zorunda olan dayısının da Mualla’ya aşık olduğunu öğrendiğinde yaptıkları, köfteciliğe el atışı ( burada verilen tariften sonra uzun zaman dışarıda köfte yiyemeye bilirsiniz), yazar olmaya heveslenişiyle devam edip, trajikomik bir sonla bitiyor.

            Yazar bu olayları anlatırken, kelimelerini adeta hiciv çuvalından seçmiş. Hatta diyebilirim ki yazarımız tüm kelimelerin ucuna birer iğne takıp İstanbul’un yokuşlarından aşağı bırakmış. Koşa koşa, her önüne gelene bata bata gidiyor kelimeler. Kitabın bölümlere ayrılmamış olması da kelimelere hız kazandırmış. Duraksamıyorlar bile. Yokuş aşağı koşan bu alaycı kelimeler çok da haksız değil. Özellikle İdris Amil’in gittiği müellif kursuyla, edebiyat çevrelerine, kahramanımızın kitap yayımlama hevesiyle, intihal yapan yazarlara, akademisyenlere, haklı ama ağır eleştirilerde bulunmuş İhsan Oktay. İdris Amil’in çalıntı karakterlerden oluşan eserlerine verdiği isimleri görünce bir an çok satan kitaplar geçti gözümün önünden. Eleştirirken de tam on ikiden vurmuş dedim yazarımız.

 İşte kitabın özü de bu hırsızlık, bu çirkinlik. Zaten Galiz”, kaba , çirkin anlamına geliyor. Sadece bu konuda da değil, sıradan görünen hayatımızın içindeki tüm çirkinlikleri su üstüne çıkarmış yazar. İnsanların ne kadar alçalabileceğini ortaya koymuş. Zaaflarımıza ayna tutmuş. Ama Efgan Bakar karakteriyle de umutsuz olmamak gerektiği konusunda ışık yakmış. Ben de en çok Efgan Bakara’yı sevdim zaten. İdris Amil’i galiz bir kahraman olarak sevemesem de nefret de etmedim açıkçası. Okuyanlar da nefret etmeyecek, belki kendinden bir parça bulacaktır. Sahi istediklerimizi elde etmek için biz ne kadar ileri gidebiliriz. Bizler de birer Galiz Kahraman adayı değil miyiz?

            Kitap hakkında daha söylenecek çok söz var aslında. Kapak resmini İhsan Oktay’ın çizmiş olmasını çok sevdim mesela. Kapaktaki “Mevcude’nin Dayanılmaz Hoppalığı” yazısı ile Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabına yapılan atıf, mülkiyet nazariyesi, Fakirlik Sınırındaki Kapitalistler İçin Menü, Fakirlik Sınırındaki İtler İçin Menü: Bu Millete Taş Versen Yer!, kısmı, hele kitabın ilk sayfasındaki “rOBot oLmadİğnı KanıdLA” cümlesi…

            Google’ ın bu güvenlik uygulamasında, sadece robot olmadığını kanıtla yazısına tıklamanız gerekiyor biliyorsunuz.  Burada önemli olan tık’ın kendisi değil, tıklama sırasındaki insan davranışıymış. Günümüzde onca karmaşık şeyi yapabilen bilgisayarlar bizim basitçe yaptığımız bu tıklama sırasındaki önceden kestirilemeyen hareketlerimizi ve tıklama süremizi taklit edemiyorlarmış.

            Yani ne yapacağı kestirilemeyen varlıklarız, zirveye de çıkabiliyoruz, en dibe de batabiliyoruz, sıradan görünen bir karmaşıklığın içinde yüzmekteyiz.

            Kitabı okuyacak olanlara küçük bir tavsiye: Daha önce İhsan Oktay okumadıysanız bu kitapla başlamayın. Her ne kadar dili diğer kitaplarından daha hafif olsa da önce diğer eserlerini okuyun, bu adam ne yazsa okunur kıvamına gelin, sonra zaten kendinize engel olamayacaksınız.


            Bu arada yakın zamanda “ Ruhumda İz Bırakan Yazarlar/ Kitaplar Listesi” yayımlayacağım. Bu tarz yapılan her liste muhakkak eksik olacaktır ama ilerleyen yıllarda dönüp bakmak adına yapacağım. Bakalım sevecek misiniz?



* Kıraathanenin sahibi sürekli Ümmü Gülsüm' ü dinlediği için mekanın ismi de öyle anılıyor. Bütün zamanların en güzel sesli şarkıcısı olarak anılan Mısırlı şarkıcıyı dinlemediyseniz bir deneyin derim.Özellikle Enta Omri şarkısını beğenirim ben.

28 Nisan 2018 Cumartesi

Kramponlu Ceset - Celil Oker


        Türk Edebiyatında polisiye roman denilince aklıma ilk olarak Ahmet Ümit geliyor. Bu önceliği de sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Oysa polisiye romanın edebiyatımıza girişi 19. yüzyıla dayanıyor. İlk telif polisiye roman Ahmet Mithat Efendi’nin  Esrar-ı Cinayat adlı eseri olmuş. Mithat Efendi’nin bu kitabını okumadım ama Peyami Safa’nın Cingöz Recai tiplemesini hatırlıyorum. Arsen Lupin’in bir kopyası olan Cingöz Recai’yi ilk Türk polisiye kahramanı olarak sayabiliriz.

        Bunun dışında bazı yazarlar takma isimler kullanarak polisiye roman yazmışlar. Hatta Necip Fazıl ve Nazım Hikmet bile bu türü denemiş ama yeterli ilgiyi görmemişler. Ayrıca Halide Edip Adıvar’ın Yolpalas Cinayeti, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesik Baş romanı, Kemal Tahir’in Mike Hammer öyküleri,Aziz Nesin’in Düğümlü Mendil’i  de polisiye türüne örnektir.

        Günümüze gelirsek, dediğim gibi bu konuda bir numaralı isim Ahmet Ümit.Celil Oker’e gelince, adını ilk kez Nazlı Eray*’ın da konuk olduğu bir programda duydum. Her ne kadar polisiye en sevdiğim tür olmasa da izlediğim programın da etkisiyle Oker’i denemek istedim.

        1999 ylında yazdığı Kramponlu Ceset ile başladım Oker’i okumaya ama aslında bundan önce Çıplak Ceset adlı kitabı varmış. Birbiriyle bağlantılı ama ayrı ayrı okunabilecek 5 kitap yayımlamış Oker: Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Bin Lotluk Ceset, Rol çalan Ceset, Son Ceset.

        Celil Oker bu 5 kitabında da özel dedektif Remzi Ünal’ı kullanmış.Alkol yüzünden işinden çıkarılmış eski bir pilot olan Remzi Ünal ile ilgili detaylı ve objektif bilgi verebilmek için Oker’in birkaç kitabını daha okumalıyım. Okuduğum tek kitabıyla şunu söyleyebilirim ki, genellikle pizza yiyen, kola içen, bilgisayarda uçuş simülasyonu oynayan, aikido meraklısı bu özel dedektif beni pek sarmadı. Yine de acele karar vermek istemiyorum. Kitabın konusu yüzünden de böyle düşünüyor olabilirim.

        Kitapta birbirine rakip iki tekstil firması ve bu firmaların sahip oldukları futbol takımları var. Karasu tekstil firmasının sahibi İlhan Karasu, takımı Karasu Güneş Spor ile rakip firma Barbyhouse’un takımı Merkez İdmanyurdu maçında şike olacağı haberini alır ve bu işi çözmesi için dedektif Remzi Ünal’ı tutar. Şike haberiyle başlayan olaylar bir cinayetin işlenmesiyle karmaşık bir hal alır.

        Belki benim futbola karşı olan tutumumdan, belki yazarın okuduğum ilk kitabı olması sebebiyle, belki de iyi bir polisiye romandan sonra okuduğum için çok adapte olamadım kitaba. Ne çok kötü ne çok iyi diyebildim bitirince. Amalarla doldu düşüncelerim. Dedektif rolü ilginç ama yeterince oturmamış, dili ağır değil ama okuru sürüklemiyor,türü polisiye ama yeterli aksiyon yok.
Başta da dediğim gibi objektif olabilmek için yazarın birkaç kitabını daha okumalıyım ama şu aralar polisiye okuyabileceğimi sanmıyorum. Belki daha sonra. Şimdi elimde iliklerime kadar hissederek okuyabileceğime inandığım bir kitap var. Size iyi okumalar.




* Nazlı Eray fantastik edebiyatın kraliçesi olarak biliniyor. Fantastik kitapları sevenlere duyurulur. 

27 Mart 2018 Salı

Kırlangıç Çığlığı - Ahmet Ümit


                                                                         
            Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil, kızı organ yetmezliğinden öldüğü halde organ kaçakçılığından servet yapmış bir doktor, kendi çocuklarının organlarını satıp yaşamaya çalışan Suriyeli mülteciler… Hepsini bir romanda harmanlamış Ahmet Ümit.

            Konu çocuk taciziyle ilgili olunca önce biraz önyargılı yaklaştım kitaba. Son zamanlarda yaşananlar yüzünden mi bu konuyu seçti, nasıl olsa dikkat çeker diye mi düşündü yazar dedim. Ama okurken fikrim değişti. Bu kitap sadece bir polisiye değil, aynı zamanda toplumun bu konudaki tepkisini doğru yönlendirebilecek bir kitap olmuş.

            Öncelikle şunu söyleyeyim; Baş komiser Nevzat,yardımcısı Ali ve güzel kriminologumuz Zeynep yine karşımızda. Baş komiser Nevzat bu kitapla birlikte iyice ete kemiğe büründü benim için. Ahmet Ümit edebiyatımızda sık rastlanmayan bir şeyi çok iyi başarıyor. Bir karakteri birden fazla kitapta kullanmak öyle kolay değildir. Yazılan her kitapta, öncekilerle çelişmemelidir o karakter. Yazar, eğer kendi yarattığı kahramanı iyi tanımazsa, karakter kitaba uymaz, iğreti kalır. Ama Baş komiser Nevzat ve ekibi tüm kitaplarda tam bir uyum içindeler.

            Bu sıkı ekibimiz bu kez çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katilin peşindeler. Seri katil ülkemizde sık rastlanmayan bir kavram olduğu için daha da ilgi çekici olmuş kitap. Körebe, yani katil, kendine has ritüellerle 2012 yılında 12 kişiyi öldürmüş, inzivaya çekilmiş, 5 yıl sonra ise tekrar ortaya çıkmıştır. Ama son işlenen cinayetleri gerçekten Körebe mi işlemiştir? Yoksa başka bir katil daha mı vardır?

             Yazarımız katil kim acaba diye okuru heyecan içinde bırakırken, aynı zamanda çocuk tacizcileriyle ilgili de çok doğru tespitler yapmış. Çocuk tacizcilerini öldüren bir katil ile ilgili ne hissetmeliyiz? Öldürülenler hak etmiş mi demeliyiz? Yoksa onların da bir zamanlar çocuk olduğunu ve büyük ihtimalle çocukken tacize uğradıklarını mı düşünmeliyiz? Bu sorulara da cevap arıyor kitap. Ayrıca çocuk taciziyle ilgili her haberden sonra, bunları meydanda sallandırmalıyız şeklinde yaptığımız yorumların ne kadar basit ve sorunu çözmeyen bir yaklaşım olduğunu, kötüyü yok etmenin kötülüğü yok etmediğini, tacizcilere anlayış göstermekle onları anlamaya çalışmanın farklı şeyler olduğunu, tacizciyi ortadan kaldırmakla bu işin son bulmayacağını, suçluyla mücadele etmenin kolay olduğunu, asıl zor olanın ve yapmamız gerekenin suçla mücadele olduğunu çok güzel anlatmış yazarımız.

            Ahmet Ümit’in kitapları arasında en beğendiğim bu kitap oldu. Cesurca yazılmış ve toplumsal bir sorunun kökenine inmeye çalışan çözüm odaklı bir roman olmuş. Ama kitapta yer almayan, çocuk tacizi kadar önemli olan, belki de çoğumuzun farkında olmadan yaptığı,aslında düpedüz istismar sayılan davranışları da düşünmeliyiz.

            Önce kendimizi bir sorgulayalım. Çocuklarımızı, özellikle kız çocuklarımızı adeta küçük bir kadın gibi giydirip, sosyal medyada sergiliyor muyuz ya da sergileyenleri beğeni yağmuruna tutuyor muyuz? Küçücük bedenlerin, korku, şaşkınlık veya izleyenlerde merak uyandırabilecek hallerini videolara çekip izlenme sayımızı arttırmaya çalışıyor muyuz? Çocuğumuzun her anını sosyal medya aracılığıyla yayınlayarak, onları bir araç olarak kullanıyor muyuz? Eğer bunları yapıyorsak, biz de istismarcı olmuyor muyuz?

            İstismar sadece çocuk bedenini zevk aracı olarak görmekle olmuyor. Tacizcilerin psikolojisini ne kadar çabalasam da anlayamıyorum zaten ama “normal” ebeveynlerin farkında olarak ya da olmadan yaptıkları bu davranışların nasıl istismar olarak görülmediğini hiç anlayamıyorum. Biz yetişkinler şunu iyice anlamalıyız ki, dünyaya getirdiğimiz çocuklar bizim oyuncaklarımız değil, onlar sağlıklı yetişirse sağlıklı bir toplum olmamızı sağlayacak olan bireylerdir.

            Neyse ben konuyu biraz dağıttım sanırım, kitaba geri dönecek olursak, Ahmet Ümit seri katilin peşinde koşarken muhalif söylemlerden de kaçınmamış. “Alçaklıkların en rezili siyasi alçaklıktır.Buna bir de mezhep ve dini karıştırırsan, bildiğin şerefsizlik çıkar ortaya… İşte şu anda onu yaşıyoruz.Üstelik bunun bedelini, bütün millet ediyor… Bari zavallı Suriyelilere yardım edebilsek.Onu da yapamıyoruz.Sus , sus, daha fazla konuşturma beni..”
“Kendisinden olmayanlara yaşam hakkı tanımayan idarelerde  önce polis teşkilatı kirlenirdi.” Sözleriyle mevcut idareye dokundurmalar, Suriye politikasına göndermelerde bulunmuş.

            Ayrıca sizde de oluyor mu bilmiyorum ama Ahmet Ümit’i okurken İstanbul için üzülüyorum. Satır aralarında görünen İstanbul resmi içimi acıtıyor. Çirkin binalar, çarpık yapılaşma, insanın zamanını ellerinin arasından çalan o yoğun trafik… Her yaz İstanbul’a gidip orada kaldığım süre zarfında bile bu kadar fark etmiyorum bir şehrin gittikçe yok oluşunu.

            Ha bir de kitabın adının neden Kırlangıç Çığlığı olduğu meselesi var. Bunun cevabını da okumak isteyenler bulsun. Ayrıca ben katili doğru tahmin ettim.Üstelik o karakter ilk göründüğü anda. Bakalım sizin tahmininiz de doğru çıkacak mı? İyi okumalar.

           


17 Mart 2018 Cumartesi

Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig


        Bizi kötülük yapmaktan alıkoyan şey nedir? Ya da her insanı kötülük yapmaya itecek bir neden var mıdır acaba? Belki de içimizde bir eşik var ve biz o eşiği geçtiğimiz anda kötülük yapmaya başlıyoruz. Vicdanımız, ahlaki değerlerimiz, inançlarımız  belki de toplumun etkisi bizi o eşiğin önünde durduruyor. Peki ya bir gün tüm değerlerimizi alt üst edecek bir olay yaşarsak. Basit, sıradan ama bize eşik atlatacak bir olay…

        Olağanüstü Bir Gece’de bu eşiği geçen bir adamın hikayesi var. Adını bilmediğimiz* ama nefes alışverişini bile hissettiğimiz seçkin burjuva kahramanımız, gelecek kaygısı olmadan, rahat bir yaşam sürdürmektedir. Yaşadığı sıradan, heyecansız hayat yüzünden tüm duygularını yitirdiğini düşünür. Hayattan bir beklentisi de yoktur çünkü hayat ona her şeyi sunmuştur zaten.

        Kendimi kahramanımızın yerine koyunca ( ki Zweig’in anlatım tarzında aksi mümkün değil, okurken olayın kahramanına dönüşüyor insan) içimi bir hüzün kapladı. Onun başına gelen belki de en kötüsü dedim. Amaçsız, beklentisiz, yürekten sevinmeden, kahrolmayı bilmeden, sahte sevinçler, yüzeysel üzüntülerle geçen bir ömür. Ölümle eşdeğer.

        Bu cansızlığını fark eden adamın ( ona ne mutlu ki fark ediyor, belki de çoğumuz öyle alışmışız ki oynadığımız hayat oyununa, ruhumuz ölü ama haberimiz yok) tesadüfi olarak gittiği at yarışında yaşadığı küçük bir olay,  ruhundaki taşları yerinden oynatır. Bu olayla içindeki o eşiği atlar.

        Tüm ahlaki değerlerini bir yana iterek suç işler. Üstelik bundan hiç pişmanlık duymaz. Aksine hayata döndüğünü, artık hissetmeye başladığını düşünür. İşlediği suç onu daha da derine sürükler ve kendi değerlerine hiç uymayan, o dönemin en alt tabakası sayılan insanların arasında  geceye devam eder. Gecenin sonunda ise tüm yaşadıkları, gözündeki bir perdeyi kaldırır adeta. Hayata tamamen farklı bakmaya başlar. Daha doğrusu artık görmeye başlar. Kötülüğün içindeki iyiliği, çirkinin içindeki güzeli…

        Kahramanımızın bir gece de hepi topu 6-7 saatte yaşadıkları onu bambaşka bir insan yapar. Yüzeye çıkabilmek için önce en derine batması gerekmiştir. Artık çevresindeki insanları gerçekten önemsemeye ve anlamaya başlar.

        Zweig’in okuduğum  novellalarının ( romanla öykü arası anlatı tarzı) içinde en çok bu kitabını beğendim. Kitabın kapak resminin puzzle olarak yaptığım bir resim olması da ayrıca mutlu etti beni nedense. Böyle küçük bir şeyden mutlu olunca da tamam dedim, ben gerçekten yaşıyorum. Ruhumun canlılığını yitirmeye hiç niyeti yok. ☺  Siz de şöyle bir içinize bakın bakalım ruhunuz yaşıyor mu?

        Kitabın en can alıcı cümlesiyle  bu yazıyı da noktalayıp, ne zamandır çıkmasını beklediğim Kırlangıç Çığlığı’na başlayacağım.

        “Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

        Tüm insanları anlayabilmemiz dileğiyle, iyi okumalar.



*Hikayenin içinde kahramanın ismi kullanılmadığı için adını bilmiyoruz dedim ama kitabın başında Zweig,  1914 yılında Rava- Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmada şehit düşen Baron Fredrich M.Von R.nin yazı masasında bulunan ve  bunları hikayeleştirmesi için kendisine yollanan notlardan yararlandığını açıklamaktadır.

10 Mart 2018 Cumartesi

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü Livaneli


        Livaneli, yazmaya başladıktan 29 yıl sonra tamamlayabildim dediği bu kitabında çok farklı bir teknik kullanmış.  İlk sayfalarda bu teknik çok hoşuma gitse de zamanla kitabın içine girmemi zorlaştırdı. Bu yüzden çok sürükleyici bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim.

            Akılda kalıcı, okuru tam on ikiden vuracak bir cümleyle başlayan kitabın ilk bölümünde anlatıcı 3.tekil şahıs.  2. bölüme geçtiğimizde ise birden romanın baş kahramanı anlatmaya başlıyor olayları. Bu durum her bölümde de tekrar ediyor.

            Romanın baş kahramanı Sami Baran, hayat hikayesini kitap haline getirmek isteyen yazar arkadaşına tek bir şart koşar. Romanı okuyup, uygun görmediği yerleri değiştirmek ister. Böylece her bölümden sonra olayları bir de Sami Baran’ın ağzından dinleriz. İki koldan yürüyen bu roman bir süre sonra bütünlük sorunu yaşamaya başlıyor. Düşünsenize bir kitaba kendinizi tam kaptırmışken romanın baş kahramanı çıkıp, aslında olaylar öyle değil de böyleydi diyor. Bu da bir sonraki bölümde yazarın anlattıklarına şüpheyle yaklaşmanıza, işin aslını daha çok merak etmenize, yazarın anlattığı yerleri çabucak geçip Sami Baran’ı dinlemeye itiyor sizi. Bu teknik hem yazarın anlattıklarını önemsizleştirmiş hem de karakter tahlillerinin ikinci plana itilmesine sebep olmuş.

            Teknik kısmı bırakıp konuya gelecek olursak;
            Politik mülteci olarak İsveç’te yaşayan Sami Baran, Türkiye’de 12 Mart darbesinde kendisini sorgulayan, işkence eden devlet bakanıyla aynı hastanede karşılaşır. Böylece kendisi gibi iltica eden arkadaşlarıyla hastanede yatmakta olan bakanı öldürme planları yaparlar. Her ne kadar kitabı çok benimseyemeden okusam da intikam mı bağışlamak mı ikilemini çok başarılı anlattığını söylemeliyim.

            Ayrıca İsveç’te yaşayan mültecilerin durumunu, darbenin, politikayla hiç ilgisi olmayan birinin bile hayatını nasıl alt üst edebildiğini, anadilin önemini çok iyi kavratan bir kitap.

            Bu kitapta benim en çok hoşuma giden şey ise,  politikayla ilgili düşüncelerimin birebir olarak romanın kişilerinden birinin ağzından duymak oldu.

            Sami gibi İsveç’e iltica etmiş olan Bülent diyor ki;
“Sonla Futbol Stadyumu’nda İsveç’in AIK takımıyla Galatasaray’ın maçında tribünleri dolduran binlerce Türk, bir anda bayrağı yırttılar söylentisi üzerine İsveçlilere saldırıp onları dövmeye başladılar. Stadyum savaş alanına döndü. Oysa sonra hiçbir bayrağın yırtılmadığı ortaya çıktı.Aynı kalabalık başka bir gücün etkisinde çok farklı davranabilirdi. Sorun siyasi çelişkilerden değil, iki tarafın da kendilerine benzemeyen insanları yok etme tutkusundan kaynaklanıyordu. Bölünmüş dünyada sağduyulu kalmaya çalışan ve herhangi bir takıma girmeyen adama duyulan kuşku, sonunda o insanın çarmıha gerilmesiyle sonuçlanıyordu.”

            Ben de çarmıha gerilme pahasına diyorum ki, illa bir gruba ait olmak gerekmiyor bu hayatta. Hatta diyebilirim ki kendinizi bir gruba ait hissediyorsanız dünyaya objektif bakmanız mümkün değil. Hele ki bu grup siyasi bir oluşumsa farkında olmadan etrafınıza bir duvar örmüşsünüz demektir. Dahil olduğu grubu sonuna kadar savunanlardansanız ise maalesef vahim durumdasınız. Sizin için yapılacak bir şey yok artık.

             Kitaba dönersek;
            Yazar ve Sami’nin sırayla anlattığı olayların sonunda ne oldu dersiniz? Kitabın kalbi olan intikam ve bağışlama arasındaki seçim nasıl sonuçlandı acaba? Kitabı okuyunca eminim bunu beklemiyordum diyeceksiniz. Seçimlerinizin hep bağışlamaktan yana olması dileğiyle.İyi okumalar.  
  

17 Şubat 2018 Cumartesi

Abum Rabum - İskender Pala

Abum Rabum- Yüce Baba- yani üç büyük dinin atası Hz.İbrahim. Bu roman Hz.İbrahim’in ayak izlerini takip eden bir polisiye.

Üç büyük din de Hz. İbrahim’i peygamberlerin atası olarak kabul etmektedir. Yani üç büyük dinin kesişim noktası diyebiliriz. Ayrıca Yahudiler Hz.İbrahim’in torunu(Hz.İshak’ın oğlu) Yakub’un soyundan geldikleri için, Hz.İbrahim’in Yahudi olduğuna inanıyorlar. Hıristiyanlar da onun Hıristiyan olduğunu düşünüyorlar. Biz Müslümanlar ise Kur’an’da yazıldığı üzere onun Hanif inancında (tek bir yaratıcıya inanan) dosdoğru bir Müslüman olduğuna inanmaktayız. Hz.İbrahim deyince benim aklıma üç önemli olay geliyor:
           
Oğlunu Allah’a kurban etmeyi kabul edişi (Hz.İbrahim’in hangi oğlunu kurban etmek istediği de dinler arasında ayrı bir tartışma konusu), Nemrut tarafından ateşe atılıp yanmayışı ve Kabe’yi inşa etmesi. Peki İskender Pala neden Hz. İbrahim’ i seçmiş?
           
Kitap için polisiye dedim ama asıl yazılma amacı Dünya’nın kanayan ve uzun süre de kanamaya devam edecek olan yarası Ortadoğu’nun nasıl iyileşebileceğini göstermek. Pala, Hz.İbrahim’in öğütlerine uyulan bir dünyada terörün, savaşların da olmayacağına inandığı için Hz.İbrahim’i seçmiş. En azından benim kitaptan anladığım bu.

Tüm insanların, temiz kalplilik, doğruluk, sabır, dilini korumak, hoşgörü, merhamet, pak zihin ve haddi aşmamak erdemlerine sahip olduğunu düşünsenize.Ortadoğu böyle kan gölüne döner miydi?

Kommagene Kralı Antiochos’un mimarı Sin-Ammar, kralının mezarını inşa ederken bu sekiz erdemi şifre olarak kullanır. Böylece bu şifreyi çözen kişi büyük bir hazinenin de sahibi olacaktır. İşte olaylar Sin-Ammar’ın şifresini çözmeye çalışan Japon Sümerolog Keiko’nun öldürülmesiyle başlıyor.

Şifrenin yazıldığı tabletin peşinde kimler yok ki: Mossad, CIA,MIT, Grup Kardeşlik…Şifreyi kimin çözeceği merak uyandırıcı olsa da kitabın tek odak noktası değil. Gizli örgütler, ezoterik din adamları, CIA içindeki yapılanmalar, dünyayı yönetmeye çalışanlar, dini bilgiler ,arkeolojik bilgiler, doğu- batı çatışması şifreyi gölgede bırakmış diyebilirim.

Karun ve Anarşist kitabında batının kültür politikasını ele alan Pala, bu kez de batının tarihi nasıl yanlış yönlendirdiğine dikkat çekmiş.Sümerlerin demokrasiyi eski Yunanlılardan çok önce uyguladığı, site devleti kurduklarını, stratejiyi teori haline getirenlerin de aslında Babilliler olduğunu, sanayi devriminden sonra batının geçmişte yapılan her güzel şeyi kendi atalarına bağladığını açıklamış.

Kısacası Pala diyor ki; biz çok zengin bir kültürün mirasçılarıyız. Güneşin doğudan yükseldiğini unutmamalıyız. Batının tarih katliamına dur demeliyiz. Ortadoğu artık uyanmalı çünkü Ortadoğu’daki her savaş, atılan her bomba bir kültürü yok ediyor. Yok edilmeyen eserleri de zamanı geldiğinde sergilemek üzere evine götürüyor batı.

Bu açıdan bakınca kesinlikle okunması gereken bir kitap. Ama sadece polisiye romanı olarak görürseniz, bazı hatalar fark edebilirsiniz. Selim’in kitabın başında okuduğu hikayede Sin-Ammar’ın şifreleri mezarda nasıl kullandığının açıkça yazması, Zara’nın morgdan çıkınca cep telefonuna nasıl ulaştığının atlanması gibi.

            Kitapta benim bahsetmediğim daha  bir çok konuda akademik düzeyde bilgi verilmiş. Zaten roman boyunca karşı karşıya gelen tüm karakterler ya tarihi ya dini bir sohbete dalıyor. Ayrıca şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Müslümanların Dan Brown'u olarak anılmaya başlayan Pala'nın bu kitabında Başlangıç kitabından daha çok şifre ve tarihi eser göreceksiniz.İyi okumalar.


          
Not:  İskender Pala’yı daima severek okurum ama her sene bir kitap çıkarmaya başladığından beri temkinli yaklaşıyordum.Meğer Pala hızlı yazmıyor, çok çalışıyormuş.Yılda 250 gün, günde 10 saat ofisinde çalışarak yazıyormuş kitaplarını. Bu çalışma süresi çok ciddi bir rakam. Takdir etmek gerek. Bu arada ünlü yapım şirketi Netflix, Abum Rabum’un 5 bölümlük dizisini yapacakmış. Merakla bekliyorum.  

27 Ocak 2018 Cumartesi

Başlangıç - Dan BROWN

     En son Cehennem’in kapılarını İstanbul’da aralarken bıraktığımız klostrofobik sembol-bilimci Robert Langdon, Mickey Mouse saatiyle bu kez İspanya’da karşımıza çıkıyor. Ve belki de dünyada en çok sorulan, cevabı tartışmalara hatta savaşlara yol açan bir konuyu irdeliyor:
     Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
    “Tanrı’dan geldik, Tanrı’ya mı dönüyoruz; primatlardan geldik, soyumuz mu tükeniyor?”

     Bir bilgisayar dahisi olan fütürist Edmond Krisch, bu soruların cevaplarını bulduğunu, önce üç büyük dinin en yetkin kişilerine söyler. Sonra da tüm dünyaya etkileyici bir sunumla izletmek ister. Robert Langdon’un eski bir öğrencisi olan Krisch,  R.Langdon’a da sunumu izlemeye gelmesi için bir davetiye gönderir ve böylece olaylar başlar. 

    Dan Brown’un diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da faili meçhul bir cinayet, çözülmesi gereken sırlar,gezilecek müzeler, görülmesi gereken tarihi eseler ve tüm kitap boyunca ona eşlik edecek güzel ve çekici bir kadın var. Diğer kitaplarından farklı olarak bu kitapta kadın karakter biraz geri planda kalmış.  Aslına bakarsanız Langdon’un kendisi de geri planda kalmış. Çünkü kitapta bir sembol-bilim uzmanının çözmesi gereken aman aman kafa kurcalayıcı bir şifre de yoktu açıkçası. Peki R.Langdon’un kitapta ne işi vardı o zaman?  Satış politikası mı acaba?

    Dan Brown’un sıkı bir hayranı değilim ama şimdiye kadar okuduğum kitaplarından büyük keyif aldım. Özellikle Melekler ve Şeytanlar ile Cehennem kitaplarını bir solukta okumuştum. Da Vinci Şifresi ‘ni söylememe gerek yok sanırım. Zira hala Da Vinci Şifresi yazarı olarak biliniyor Brown. 

    Bu kitabında ise biraz hayal kırıklığı yaşadım. Kitabın neredeyse her bölümünün başında wikipediden alınmışçasına bir açıklamayla, bir müze ya da bir tarihi eserle ilgili bilgi verilerek kitabın bütünlüğünün bozulması ve kitabın sonlarına doğru açıklanan nereye gidiyoruz sorusunun cevabı hayal kırıklığımı arttırdı. Malumun ilanı için lafı bu kadar dolandırmaya gerek yoktu. Kitabın tanıtım sürecini de ekleyince hayal kırıklığım had safhaya ulaştı diyebilirim. Başlangıç kitabı yayımlanalı epey zaman oldu. Yayım öncesi, romana dair hiçbir ayrıntının dışarı sızmaması için, çevirmenler neresi olduğu açıklanmayan bir şehirde, üzerilerinde hiçbir teknolojik alet olmadan, bir odada haftalarca çalıştılar. Kitapla ilgili etkileyici bir tanıtım filmi de yayımlandı. Reklamı bu kadar ses getiren bir kitabın, yazarın diğer kitaplarının birkaç seviye gerisinde kalması üzücü maalesef.

    Peki okunmaya değmez mi? Değer tabi ki.

    İspanya’ daki önemli yapı ve eserleri şöyle bir kuş bakışı izlemek için, benim kitapta en sevdiğim karakter olan Krisch’in bilgisayarı Winston’u tanımak için, yapay zekanın gelebileceği nokta tedirgin edici olsa da bir bilgisayarı roman kişisi olarak görmek için okunur.


    Ayrıca kitabı henüz okumamış olanlar; teknolojik terimlere, fizik kanunlarına, yoğun bilimsel içeriğe ve bir de araya sıkıştırılan bir iki reklama hazırlıklı olun. Darwin, Miller-Urley deneyi ( ilksel çorba), entropi, tekniyum, D-Dalga, E-Dalga, tweening gibi terimlerle; Shakespeare, John Steinbeck, William Blake gibi isimlerin ve bir çok modern sanat eserinin harmanlandığı, yazarın diğer kitaplarına nazaran orta karar bir kitap sizi bekliyor. İyi okumalar.

 Kitapta geçen bazı mekan ve eserler:


Barcelona Supercomputing Center ( süper bilgisayar merkezi)
Jenny Holzer- Installation for Bilbao (Bu eseri de görünce kesinlikle anladım ki modern sanat bana göre değil.Ben klasik dönem mimarisi ve gotik eserleri seviyorum)

Holokost Hayat Ağacı Anıtı (Dohany Caddesi Sinagogu )

(Montserrat Manastırı)


( Louise Bourgeois'in dev örümcek heykeli- Maman )

(Guggenheim  Müzesi )


(Fujiko Namaya'nın Sis Heykeli )
Torqued Spiral ( Bükümlü Spiral)


(Avrupa'nın en büyük sinagogu- Dohany Sinagogu)
Yves Klein'in The Swimming Pool adlı eseri