26 Şubat 2024 Pazartesi

Ankara, Mon Amour! - Şükran Yiğit

 

Ankara’ya bundan tam 22 yıl önce ilk kez gittiğimde beni gri bir şehir karşıladı. Hafif bir yağmur da yağıyordu. Eskişehir’den bir grup arkadaş trene atlayıp gitmiştik. Hayatımın en güzel yolculuklarından biriydi belki de. Ama tüm o neşemize rağmen Ankara’yı sevemedim. O yolculuktan 3 yıl sonra bu kez mesleğine başlamış ve üye olduğu sendikanın yaptıklarını henüz yargılamaya başlamamış, tüm düşünceleri kendi düşüncesi kadar art niyetsiz zanneden bir genç olarak gittiğimde de sevmedim Ankara’yı. Aylardan ekimdi ve inanılmaz soğuktu.

Tabii bir şehri sevmemek o şehirde geçen hikâyeleri sevmemeyi gerektirmiyor. Zaten öyle ön yargılarım da yok.  Ama yazarın bir önceki kitabı Burası Radyo Şarampol’ü Antalya’da geçtiği için ayrı sevmiştim. Daha doğrusu kitabı sevme nedenimi olayların geçtiği şehre bağlamıştım. Hatta karakterle kendimi özdeşleştirmiştim. Ne hikmetse bu kitabındaki karakteri de benimsedim. Demek ki olayın hikmeti yazarda. İki kitabında da geçmiş yılların Türkiyesinin anlatım tarzı insanı içine çekiyor. Çocukların gözünden dünyayı anlatmayı çok iyi biliyor yazar. Okurken siz de karakterle birlikte kah yedi kah on beş yaşına bürünebiliyorsunuz.  Ayrıca bence yazarın en büyük başarısı geçmiş yılları anlatırken toplum hafızasını iyi kullanmak.

“60’lı yılların sonları, Ankara… Süreyya’ya yapılan haksızlığın milletçe hepimizi elemden eleme gark edip, mahallemizin kadınlarının neredeyse toplu hezeyanlara kapılmasına, erkeklerin ise her gün sabah yedibuçuk ajansında Nasır’ın neler yaptığını dinleyip dinleyip yıllardır hasretini çektiğimiz liderin nihayet bulunduğuna inanmalarına beş var ya da beş geçiyor…”

“… Adyojolikandi ve İndira Gandi arasında hiçbir bağlantının olmadığının söylenmesinden duyduğum hayal kırıklığını bile düşünemez olmuşum…”

“Mahallede gazoz kapağı savaşları günde üç partiye çıkmış, köşedeki İtimat Bakkaliyesi’ne iki renkli misketler gelmiş…”

Sanırım bu cümleler yazarın bizi henüz çocukların sokaklarda doyasıya oynadığı zamanın tam ortasına tepeden bıraktığının ipuçları…

Peki ne anlatıyor kitap? İki küçük kızın arkadaşlığıyla başlayan kitapta imkânsız bir aşk beliriveriyor kapımızda. Suna, Emel, Gülay ve Ömer’in etrafında dönen hikâye hiç beklemediğimiz bir şekilde sona eriyor. Ama ben anlatılan aşktan ziyade Suna’nın ağzından anlatılan ilk bölümleri, hayatı bir çocuğun gözünden izlemeyi daha çok sevdim. Zaten sonraki her bölümü başka bir karakterden okuyoruz. Asıl konuşması gereken karakterin ne düşündüğünü, neden kendine böyle bir son hazırladığını ise hiç bilemeyeceğiz. Biraz yarım kalmış, sonları hızlı geçmiş bir hikâye gibi düşünülse de hayatın ta kendisi bence. Yaşanmak istenen çoğu şey yarım kalmıyor mu bizim için de? Ve hayat çağlayan bir nehir gibi hızla akıp gitmiyor mu ellerimizden?

Türkiye’nin 60’lı yıllarından başlayıp 2000’li yıllara kadar anlatılınca doğal olarak geçiş hızı daha da artıyor. Sonuçta bir dönem romanı değil. 60’lı, 80’li yılların tüm detaylarını, çalkantılarını okumayı beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Ben sıcacık bir dille yazılmış, içinde çokça da hüzün barındıran bir hikâye olarak okudum. Sanırım yazarı benimsediğim için olumsuzlukları görmezden geldim. Yaş aldıkça daha mı hoşgörülü oluyorum yoksa bilemiyorum. 

Siz de sizi sarıp sarmalayan sonra da kalbinizde bir ağrıya yol açacak bir kitap arıyorsanız okuyabilirsiniz.