23 Mayıs 2019 Perşembe

Kör Baykuş - Sadık Hidayet

Her sayfası afyon kokan , başı sonu belli olmayan, karakterlerin birbirine dönüştüğü, 88 sayfalık oku oku bitmeyen bir kitap Kör Baykuş.

Kalemdanlar yapıp boyayan kahramanımızın ağzından yazılan kitap, kahramanımızın odasındaki bir oyuktan dışarıdaki bir kadınla bir ihtiyarı görmesiyle başlar.Günlerce gördüğü siluetin hayaliyle yanarken, bir gece kadını karşısında bulur. Kadın onun evine girer, yatağına yatar ve sonra ölür. Kahramanımız ölünün resmini yapmayı da ihmal etmez ama gözlerini bir türlü çizemez ancak cansız bedenin bir anlık gözlerini açmasıyla gözleri kağıda geçirebilir. Gözleri resmettikten sonra artık onun bedenine ihtiyacı da kalmamıştır. Bedeni parçalar , bir bavula koyar ve gömer. Uzun süren sayıklama sayfalarından sonra ise kahramanımız karısından bahsetmeye başlar. Karısı yani süt kardeşiyle nasıl evlenmek zorunda kaldığını, ona olan aşkından nasıl yataklara düştüğünü ama karısının bir kez bile ona yüz vermediğini anlatır. Bu arada karısından sürekli "kahpe" diye bahseder. Karısının birçok aşığı olduğunu ve sefil adamlarla onu aldattığına inanır. Ama tabi bu olaylar cinayetten önce mi sonra mı bilinmiyor. Hatta gerçekten bir kadını kesip gömmüş müdür belli değil. Çünkü kitap aslında bir sayıklamalar yumağı. Geçmiş ve gelecek birbirine karışmış şekilde. Kitaptaki tüm anlatılanları bir afyon perdesinin* arkasından izliyoruz.

Odadaki oyuktan gördüğü ihtiyar , insanın içini ürperten kahkahasıyla farklı rollerde karşımıza çıkıyor. Aslına bakarsanız tüm karakterler tek bir kişiden ibaret, sonunda herkes birbirine dönüşüyor. Kitabı için "özenle hesaplanmış, net ve bilinçli etkilerle dolu, her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" der Sadık Hidayet. Kahramanımızın, ihtiyarın boynunda gördüğü şalın, dönüp dolaşıp tüm karakterlerin boynunda peyda olmasını, herkesin tek kişiye dönüşmesini( bu öyle apaçık bir dönüşüm değil tabi, satır aralarından anlaşılan bir durum) düşünürsek , haksız da değil söylediklerinde.

 Kitabın sarmal yapısı yüzünden de biraz başımız dönüyor açıkçası. Üstelik cümleler o kadar olumsuz ki, okurken insanın yüreğine taş gibi oturuyor mübarek. Peki kahramanımızı bu kadar karamsar yapan nedir? Sadece bir aşk acısı mı? Bence kahramanımızın ( aynı zamanda yazarımızın da) ruhu kötümser. Hayır kötü biri değil, sadece dünya nimetlerinin zevkine varamayan, fazlasıyla iç karartıcı. Bunca karanlık bir karakteri yazmak için de az biraz karamsar olmak gerekir diyerek yazar hakkında bilgi edinmek istedim. Bu kitaptan önce Sadık Hidayet'i tanımıyordum. Neyse ki kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevi kitapta anlatılanlara bakıp da Sadık Hidayet'i yanlış anlamayalım diye yazarın biyografisini yazmış. Demiş ki;

"...Romanında bir kadını koyun gibi boğazlatan bir yazarın , kendi özel hayatında çok hayırsever bir insan olduğunu ve değil bir insandan, bir hayvandan bile kan akıtılmasına bakamadığını bilmek, önemli değil midir? Çocukluğunda bir kere bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra artık hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. Bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı; ben gördüm."

Tabi arkadaşı bunları yazarken ne kadar objektif davranmış bilemeyiz. Kitabın içerdiği şiddete bakarak yazar hakkında net bir yargıya varamasak da, Paris'te günlerce hava gazlı bir ev arayıp, bulduktan sonra da gaz musluğunu açıp intihar etmesinden yola çıkarak epey depresif biri olduğunu söyleyebiliriz.

Kitap 1936'da Bombay' da yayımlanmış. Hatta Sadık Hidayet kitabına İran'da yasaklanmıştır ibaresi koydurmuş. Yasaklanacağının bilincindeymiş yani. Sanırım kitap İran'da hala yasak. İran'da yasaklanmasında şu sözler de etkili olmuştur:

"Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından , vatandaşlarını daha rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum."

" ...Çünkü ben Tanrı' yla , Yüce Varlık'la değil, sevdiğim tanıdığım birisiyle konuşmaktan hoşlanıyordum. Çünkü benim çok yükseğimdeydi Tanrı."

 Neyse ki kitap bizde yasaklı değil ve Behçet Necatigil çevirisiyle okuma lüksüne sahibiz. Kitabın başında Behçet Necatigil'in "Türkçede Çağdaş İran Edebiyatı ve Doğumunun 75.Yılında Sadık Hidayet" adlı bir yazısı da mevcut.

Kitap her ne kadar karamsarlık ötesi bir kitap da olsa , tekrar okuyacağım kitaplar listesine ekledim. Sizin de okumanızı (yaşınız müsaitse) tavsiye ederim.

Kitabın sonundaki biyografide Bozorg Alevi, Hayyam'dan örnekler vermiş. Bu vesileyle bir Hayyam rubaisi bırakayım şuraya, zira kendisiyle sıkı bir gönül bağım vardır.

Varlığın sırları saklı senden, benden,
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin , ne ben,
Bizimki perde arkasında dedi-kodu
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.



*Bu kitabın afyonu özendirmesi ve şimdi benim buraya yazmayacağım kitaptaki  bazı "yaklaşımlar" nedeniyle belli bir yaşın altındaki okurlar için sakıncalı buluyorum.



14 Nisan 2019 Pazar

Sevgili Arsız Ölüm - Latife Tekin


      Kitap yorumlamak riskli bir iş.Kimi kitaptan bilgiler veriyor diye ( şimdilerde bunun adına spoiler diyorlar ama ben taraftar değilim bu kelimenin dilimize yerleşmesine) kimi ise olumsuz yönde etkilenmemek için okumak istemiyor kitap tanıtım yazılarını. Bu yüzden mümkün olduğunca , aynı kitabı anlatan diğer yazıların tekrarı olmaması için, önce diğer blogları, o kitapla ilgili yapılan yorumları okurum. Sevgili Arsız Ölüm kitabı için de birçok farklı yoruma denk geldim. İçlerinde çok talihsiz yorumlar da vardı. Bir kitabı beğenip beğenmemek tamamen kişiseldir ve hiçbir kanıta ihtiyaç duymaz ama edebiyatta yer edindiği kesin olan bir esere berbat demek nasıl bir okurun cümlesidir bilemedim.

       Bloglardan birini okurken, “romanın protagonisti kim acaba diye çok düşündüm” şeklinde bir cümleye denk geldim. Neyse ki google var da protagonist neymiş hemen bakıverdim :)
Kahraman demekmiş...
İçim sızladı. Neden dedim, neden yabancı bir kelime kullanmaya gerek duyar ki insan? (Kahraman kelimesinin kökeninin Farsça, karakter kelimesinin kökeninin Fransızca olduğunu bilinçaltıma iterek.)

       Sonra aynı soruyu ben de düşündüm. Bu romanın kahramanı kim? Yaşadığı köye soba, radyo ,tulumba, otobüs gibi daha önce kimsenin görmediği şeyleri getiren Huvat mı?Huvat’ın son gelişinde yanında getirdiği, köydeki kadınlara hiç benzemeyen Atiye mi?
Doğmadan önce Cinci Memet’in bu kız eksik doğmazsa, başına gelmedik kalmayacak dediği Dirmit mi?

       Benim kahramanım, taşla toprakla konuşan, babasının şehirden getirdiği tulumbayla gönül bağı kuran, dışa kapalı yerde doğmuş özgür ruhlu insanların kötü kaderini yaşayan, içindeki ateşle nereyi yakacağını bilemeyen, heves ettiği her şey elinden alınan, en sonunda şiirlerinden de olan Dirmit kız ama kitap Atiye’nin sonuyla son bulduğu için baş kahraman olarak Atiye’yi gösterebiliriz. Huvat Atiye’yi şehirden getirir ama Atiye köye hemen ayak uydurur. Hatta kitapta bu süreç çok hızlı geçilir ve biz Atiye’nin başka bir yerden geldiğini unutur, onu Alacüvek Köyü’nün bir parçası olarak görmeye başlarız. Atiye köyle öyle bütünleşir ki , kitabın ikinci kısmında şehre taşındıkları zaman asıl oraya yabancı kalır.

       Buradan da anlaşılacağı üzere kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım Aktaş ailesinin köydeki yaşantısını, ikinci kısım ise şehre taşındıktan sonraki hallerini anlatıyor. Birinci kısımda hem batıl inançlar hem de masalsı anlatım yoğun bir şekilde göze çarpıyor. Özellikle kullanılan deyimlerin , kelimelerin çeşitililiği, bunları 25 yaşında biri nasıl yazabilir dedirtiyor insana. Kitabın ikinci kısmında yani şehir yaşantısının anlatıldığı kısımda, Atiye ve Huvat’ın diğer çocuklarının yaşamlarına da dahil oluyoruz. Seyit, Halit, Halit’in karısı Zekiye, Nuğber, Mahmut... Her birinin yaşadığı olayları okuyoruz ama derin psikolojik tahliller yapmıyor yazar , okura bırakıyor bu işi.

       Kitabın ikinci kısmını okurken aklıma Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabı geldi. İki kitap arasında anlatılan konu bakımından oldukça benzerlik var. Köyden kente göç sürecinde bireyin uyum çabasını anlatıyor iki yazar da tabi bir farkla. Orhan Pamuk olayları bir gözlemci olarak anlatırken, Latife Tekin içeriden biri olarak aktarıyor yaşananları. Bu yüzden de Latife Tekin’in kitabında yoksulluk elle tutulur hale gelirken Orhan Pamuk’un kitabında havada asılı kalıyor.

       Üstelik Latife Tekin kitabını büyülü gerçekçiliğin büyüsüne sarıp aktarıyor ki benim en sevdiğim türdür. Büyülü gerçekçiliği Sosyal Edebiyat Dergisi ’ndeki Kitap Nasıl Okunur adlı yazımda da anlatmıştım. Borges ve Marquez bu türün piri olsa da bence Latife Tekin’in bu kitabı da azımsanacak gibi değil. Özellikle köy yaşantısında cinlerin , perilerin sıradanlaştırılması ve Atiye’nin Azrail ile olan kavgaları çok etkileyiciydi. Eğer Latife Tekin'in 1983 yılında yazdığı , aslında otobiyografik bir roman olan bu kitabı okumaya karar verdiyseniz , anlatmaya çalıştığımın kat kat fazlasının kitapta yer aldığını ve bir hurafeler kuyusuna düşmek üzere olduğunuzu bilin.
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. İyi okumalar.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Başucumda Müzik- Kürşat Başar


      Bir kitabı birkaç kez okumak bazı insanlara anlamsız gelirken bazı insanlar için çok önemlidir. Kimin fikri daha doğrudur bilemem. Okuduklarımdan öğrendiğim bir şey varsa o da hayatta çoğu zaman mutlak doğrular olmadığıdır. Benim doğruma gelince; bir kitap onlarca kez okunabilir. Kitapları tekrar okuduğum zaman hep, sonunu biliyorsun ama derler. Oysa ben bir kitabı sonunu öğrenmek için okumam. Okurken bana ne hissettirdiği önemlidir ve aradan geçen zaman hislerimi değiştirebilir. Bu kitabı da ilk kez 2013 yılında okumuştum. İlk okuduğumda çok hüzünlenmiştim. Şimdi hüzünlenmek kelimesi yetmiyor hislerimi anlatmaya. O zaman sadece yaşanan aşkın sonuna üzülmüştüm.Şimdiyse zamanın acımasızlığı da burkuyor yüreğimi.

       Yazarın da dediği gibi insan, çocukken zamanın geçip gidebilen, durdurulamayan bir şey olduğunu anlamıyor. Yaş ilerledikçe ne kadar önemli hale geliyor yılların geçiş hızı oysa.

       Ben bu zamanın acımasızlığını , iç sıkıntısını, hayatın sonu olduğu düşüncesinin yürekte bıraktığı ince sızıyı, akıp giden o nehri durdurmaya kimsenin gücünün yetmediği gerçeğini bu kadar derinden bir de Mücella  kitabında hissetmiştim.

       Başucumda Müzik kitabını ilk okuduğum zaman, gerçek bir hayat hikayesi olduğu için bu kadar etkilendiğimi düşünmüştüm. Sonra kitaptaki kişilerin hayatlarını biraz araştırınca anladım ki bu kitap, Fatin Rüştü Zorlu ile Vesamet Kutlu’nun yaşadıklarını birebir anlatmıyor. Kitaptaki adamla kadının yaşadıklarının eşsizliği, Başar’ın aşka yüklediği anlamların bir sonucu. Açıkçası Fatin Rüştü ile Vesamet Kutlu’nun hayatlarını çok inceleyip, kitabın büyüsünü de bozmak istemedim.
Evli bir bakan ile bir diplomat eşinin yaşadıklarını öyle bir anlatıyor ki Başar, insan tüm o tabuları, ahlak anlayışını bir kenara atıp, yaşanan aşka saygı duyuyor. “İdam ettiler, bitti...Daha çok sorma artık.” sözünü okurken sadece , bu aşkta birinci kadın olup olmadığı bile belli olmayan diplomat eşine üzülüyor insan.

       Kadın o kadar çok seviyor ki adamı...Tüm hayatı onu beklemekle, ayda yılda birkaç kez görüşerek, kendine ait bir hayat kurmadan, sadece onunla görüşeceği günler için yaşamakla geçiyor. Kadının nelerden vazgeçtiğini bilmiyor adam. Nasıl bir ikilemin arasında boğulduğunu, kendini bir hayale kaptırıp, evli değilmiş gibi hissetmeye başladığını , aynı evi paylaştığı kocasının haberi bile olmadan, aynı evin içinde bambaşka bir hayat kurduğunu hiç bilmiyor.

     
       Kadın hep, onunla karşılaşmasını bu aşkın yaşanmak zorunda olmasına bağlıyor. İnsan aşıkken ne kadar mantıksız düşünüyor değil mi? Tüm rastlantıların bir sebebi varmış, ileride mutlaka tekrar karşılaşılıp yarım kalanlar yaşanabilirmiş gibi hissediyor insan. Oysa hayat garip rastlantılar yumağı değil her zaman. Kimi tesadüflerin yaşam içerisinde şaşılacak bir anlamı yok. Bir gün bir sokağa sapar, birini görürsünüz. Ben bu yolu seçmeseydim onunla karşılaşamazdım diye avutursunuz kendinizi. Oysa diğer sokağa dönseydiniz, başka biriyle karşılaşacak, aynı cümleleri yine kuracaktınız. Hayatın hepi topu bu işte.

       Kürşat Başar, hem ancak yazıya dökülünce yüce bir duyguya dönüşen yasak bir aşkı hem de arka planda Türkiye’de, dünyada neler olup bittiğini anlatıyor.  Siyaset, sinema ve sanat dünyasında yaşanan gelişmeleri ustaca yerleştiriyor satır aralarına yazar.
      
       Bu kitaptan bana kalan , aşkın yaşandığı zaman değil, yazıldığı zaman daha güzel olduğu ve hayatın önünde sonunda biteceği gerçeği...

       Evet hayat bir gün bitecek. Çocuklarımız büyüyecek, belki hiç kabullenemeyeceğimiz bir anlayışa bürünecek toplum, filmler eski tadı vermeyecek, unutamayız sandığımız kalp ağrılarının sızısı bile kalmayacak. Ellerimiz buruş buruş, yüzümüzde çizgiler, “daha dün bu sokaklarda koşuyordum ben” deyip, pencere önlerinde güneşimizin batacağı günü bekleyeceğiz. Dönmeyen sevgililerin, tutulamayan sözlerin aksine o güneş bir gün mutlaka bizim için de batacak.

       O gün gelene dek, nasıl hissediyorsanız öyle davranın. Ama hep güzel şeyler hissedin. Yaşanan şeylerin pişmanlığı elbet bir gün geçiyor da yaşanamayanların sızısı hep kalıyor. Güneşiniz battığında, yaşayamadığınız için pişman olduğunuz hiçbir şey olmaması dileğiyle...

       Not: Bazı kitaplar için, ben beğendim ama bilmem siz beğenir misiniz, ya da benim hoşuma gitmedi ama siz yine de okuyun derim. Bu kitap içinse mutlaka okuyun diyorum. Başucunuzdan müzik eksilmesin.

24 Şubat 2019 Pazar

İtiraf- İskender Pala


Bu kitabın özüne inebilmek için önce kısaca tanımamız gereken biri var: Molla Lütfi.

15.yüzyılda (Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıd döneminde) yaşamış ve Ali Kuşçu’ nun talebeliğini yapmış olan Molla Lütfi, Fatih’in özel kütüphanesinin başına getirilmiş, böylece birçok değerli esere ulaşarak, farklı bilimleri öğrenmiştir. Birçok eseri bulunan Molla Lütfi, bir eserinde Eski Mısır ve Yunan matematikçilerinin üzerinde çalıştığı Delos problemini* de konu edinmiştir.

Pozitif bilimle ilgilenen, Fatih’le şakalaşacak kadar yakınlık kuran (sonra araları bozulmuştur), dönemin veziri Sinan Paşa’nın dostu, yaşadığı devrin bilginlerini eleştirmekten çekinmeyen Mola Lütfi, 23 Ocak 1495 tarihinde zındıklık ve ilhad suçlamasıyla boynu vurularak idam edilmiştir.

Şimdi gelelim kitaba,

Henüz 9 yaşındayken anne ve babasını bir savaşta kaybeden Ornio’nun Tanrıya ve Büyük Kartal’a(Fatih Sultan Mehmet) karşı giriştiği mücadeleyi, Yavuz Sultan Selim’e anlatmasıyla başlar kitap. Ornio’nun misyonu olandelinecek bir gemi, tamir edilecek bir duvar ve öldürecek bir çocuk varsözünün neredeyse her sayfada tekrarlandığı kitap, Ornio’nun Osmanlı ulemasının arasına sızıp gemide delik açma çabalarını anlatıyor bize. Amacına ulaşmak için bir basamak olarak gördüğü Molla Lütfi’nin talebeliğini yapmaya başlayan Ornio bu amaç uğrunda neler yapmaz ki...

Aşere-i Muhabbese (on habis insan) adlı bir örgüt kurar. Molla Lütfi’nin hırslı ve kibirli fıtratından yararlanıp, alimler arasına nifak sokar. Molla Lütfi’nin vaazlarda söylediği cümleleri cımbızla seçip, yanlış anlaşılmaya yol açacak şekilde tüm halka yayar. Çünkü, dinin alimler arasında değil de halk arasında tartışılmaya başlandığı anda insanların birbirine düşman olduğunu anlar.

İmzasız mektuplarla ulemayı birbirine düşürür. Hatta bu mektup yazma işini abartarak Fransa Kralı’na Cem Sultan için Beyazıd Sultan’dan aldığı fidyeyi arttırmasını yazar.

Molla Lütfi’nin Sinan Paşa’yla sürgüne gönderilmesinin ardından Venedik’e gidip, Bellini’nin yardımcısı olarak döner. Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmasına yardım eder. Fatih’e bu kadar yaklaşmışken de onu zehirlemeye çalışır.

Molla Lütfi’nin söylemediği sözler yüzünden yargılanmaya başlamasıyla da, herhangi bir yolsuzluğun sızamayacağı kadar sağlam olan Osmalı hukuk sistemini bozmak için elinden geleni yapar. Molla lütfi’nin zındıklık suçlamasıyla idam edilmesini ister. Böylece Osmanlı alimlerinin yüreğine zındıklık korkusunun yerleşip, ilim hayatının gelişmesine ve özgür fikirlerin ifade edilmesine mani olmaya çalışır.

Kitabın sonlarına doğru Ornio’nun nasıl yakalandığının uyandırdığı merakı saymazsam , çok sık tekrara düşen, İskender Pala’nın diğer kitaplarıyla kıyaslanamayacak kadar dili hafif ama etkisi az bir kitap var karşımızda. Kitabın vermek istediği mesaj ve günümüzde de hiçbir şeyin değişmediğini açıkça gösterebilmesi çok isabetli olsa da Pala’dan beklediğim seviyede bir kitap değildi. En azından okuduğum , Katre-i Matem, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Karun ve Anarşist, Efsane, Şah ve Sultan kitapları arasında bir sıralama yapacak olursam , İtiraf en sonda yer alır maalesef.

Aslında kitabın tek handikapı onu Pala’nın yazmış olması. Bu kitabı başka biri yazmış olsaydı, biraz tekrara düşmüş ama ne kadar doğru bir konu seçmiş, içinde ne kadar doğru mesajlar var derdim. Ama yazar Pala olunca benim beklentim epey yükseliyor.

Pala’yı okumayı istiyor ama dili çok ağırdır söyleminden ötürü çekiniyorsanız, bu kitap size göre. Emin olun oldukça rahat okuyacaksınız.




Delos Problemi: Problemin tarihçesi ile ilgili farklı hikayeler mevcut ama benim en çok hoşuma giden şu :
Vebayla mücadele eden Delos halkı, Apollon rahibine müracaat eder ve salgının geçmesi için sunak taşını iki katına çıkarmaları gerektiği cevabını alırlar. Mimarlarla bu iş çözülemeyince, Platon’dan yardım isterler. Bu arada aslında Apollon rahibinin amacı, Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerinin söylemektir. Neyse sonuçta Platon orta orantı ile sorunun çözüleceğini ifade eder. Molla Lütfi bu hikayeye dayanarak bir eser yazar. Küpün 2 kat yapılmasının , yanına başka bir küp ilave etmek demek olmadığını, küpü 8 defa büyütmek demek olduğunu açıklar.

31 Ocak 2019 Perşembe

Su- Toprak- Hava- Buket Uzuner

        Buket Uzuner'in 2012 yılında başladığı Tabiat Dörtlemesinin ilk kitabı Su’ydu. 2015 yılında Toprak, 2018’de ise Hava kitabı çıktı. 4.kitap olan Ateş’i yazmak için hazırlıklara başlayan Uzuner bu kez Mardin’den seslenecek bize.

       Gazeteci Defne Kaman'ın kaybolmasıyla başlayan Su kitabında, Defne Kaman'ı , anneannesi Umay Bayülgen’i , dünyanın en güzel esmeri Tasvir’e imkansız bir aşkla bağlanan Komiser Ümit’i, dükkanından neredeyse hiç çıkmayan Sahaf Semahat’i tanıyoruz. Üç kitapta da Defne’nin annesi ve kız kardeşi var ama hep arka plandalar. Çünkü Defne, annesi tarafından kabullenilememiş, annesinin kafasında oluşturduğu evlat kavramından oldukça uzak, aykırı, uyumsuz bir kız.Diğer iki kitapta olduğu gibi Su kitabının da özünü Şamanizm oluşturuyor.

       Türklerin İslamiyeti kabul etmeden önceki inanç sistemi olduğu söylenen, farklı coğrafyalarda , farklı şekillerde ortaya çıkan Şamanizm konusunda aslında ortak bir fikir birliğine varılmamıştır. Bir kesim, şamanlığın büyücülük olduğunu, Türklerin inanç sistemiyle hiç alakası olmadığını söylemektedir. Lakin ben Uzuner’in anlattığı şamanlığı oldukça sevdim. Bir kere kadın egemen bir inanç sistemi. :)Kam olabilmek için kadın olmak gerekiyor ve bir erkek kam olmak isterse kadın giysileriyle tören yapıyor. Tabi bunlar kitaptaki şamanlığın kuralları.

       İşte Defne’nin anneannesi de bir “kam”dır.70’ine yaklaştığı halde dinç, beyaz saçları iki yandan örgülü, püsküllü kıyafetleriyle bizim 70'lik nine anlayışımızın çok ötesinde, özü sözü bir, eli hikmetli, dili kıymetli, her an bir mucize yaratabilecek kapasitede bir eczacıdır Umay nine.Doğumunda, yaz sıcağında evlerinin bahçesindeki defne ağacına yıldırım düşmesiyle başlayan olayların hepsi, Defne’nin Umay Nineden sonra kam olacağını gösterir. Ve Umay Bayülgen, torununu özel olarak yetiştirir.

       Bir gazeteci olarak kadın cinayetleri, HES’ler, çocuk gelinler, sendikasız işçiler, Türkiye’de türleri tehlikede olan canlıların korunması üzerine yazılar yazan Defne, bir yaz günü bindiği Barış Manço vapurundan bir daha inmez. Denizin ortasında adeta yok olmuştur.

       Başı dertte olan Defne, kurtulabilmek için Komiser Ümit’e fantastik bir yolla-burada gerçeklik kavramından uzaklaşıyoruz artık- şifreler gönderir. Komiser Ümit ve Hava kitabında kendisiyle ilgili detaylı bilgi edineceğimiz Sahaf Semahat bu şifrelerin Kutadgu Bilig’den dizeler olduğunu anlarlar. (Böylece Yusuf Has Hacip’in yazdığı eser sadece sınavlarda çıkan birer soru olmaktan kurtulur bence. Çünkü eminim bu kitabı her okuyan ya bu eserde neler de varmış diye bir araştırma içine girecektir.)

       Tüm bu olayların arasına Türkiye’deki sorunları serpiştirmeyi de unutmamış Uzuner. Alevi-sünni çatışmasını, kadının toplumdaki değerini, küresel ısınmanın bizi nasıl etkilediğini, kaynaklarımıza sahip çıkmazsak neler olacağını da satır aralarına eklemiş.Hem gerçekçi hem fantastik özellikler taşıyan Su kitabı, Defne’nin bulunmasıyla sona eriyor ama kitabın sonunda Toprak kitabının nerede geçeceğinin işaretini de veriyor yazar.

Toprak kitabına gelince bu kez olaylar Çorum’da geçiyor. Defne’nin yine kaybolmasıyla başlayan kitapta, 1.kitaptan farklı olarak, Rehber Kemal ve oğlu Karaca, vali, emniyet müdürü, Defne’nin babası Akın Kaman,Profesör Güneş Aytan da katılıyor kadroya.
Rehber Kemal ve oğlu Karaca’nın olduğu bölümlerde , Kemal’in geçmişini, hayata bakışını,baba-oğul çatışmasını izliyoruz.
Defne Çorum’da yıllar önce kendisini bırakıp giden babasıyla yüzleşiyor ve hayatının en büyük sınavını veriyor.Bir yandan üzülen Defne, öbür yandan yıllar sonra içindeki periyi uyandıran bir adama rastladığı için mutluluktan uçuyor.
Su ile Toprak kitabını karşılaştıracak olursak; Toprak kitabı daha didaktik bir kitap olmuş. Neyse ki yazarın anlatıcılıktaki başarısı bu didaktikliğin kitabı olumsuz etkilemesine izin vermemiş. Ama kitap öğreticilikte tavan yapmış durumda. Neler öğretmiyor ki kitap bize:Virginia Woolf’den Sylvia Plath'a , slow food hareketinden,Erlik Han’a, Çorum Müzesi’nin özelliklerinden, dark.webe kadar birçok konuda bilgilendiriyor bizi karakterler. Sadece öğretmiyor Uzuner aynı zamanda,yıllardır inandığımız şeyleri de sorgulatıyor.
Türklerin neden Arap alfabesini terk ettiğinden ziyade, niçin kendi alfabelerini bırakıp da Arap alfabesine geçmek durumunda kaldıklarına, Gutenberg ile Müteferrika arasındaki 289 yılda neleri kaçırmış olabileceğimize dikkat çekiyor.

Gelelim Hava kitabına; diğer iki kitaptan farklı olarak Defne kitabın başında kaybolmuyor. Bu kez hakkında açılan nükleer santraller ve iklim değişikliği davası için Kayser’ye gidiyor Defne ve ailesi.
Kitabın başında Defne’nin gördüğü rüyada yer alan, Jan Dark, Sokrates, Pir Sultan Abdal, Galilei’nin ortak noktası, hepsinin kendilerine dayatılan şeylere baş kaldırmalarıdır. Tabi Galilei idamdan kurtulmak için inkar etmiş ama kendi dilinde yine de dönüyor diyerek, aslında fikirlerinden vazgeçmediğini göstermiştir. İşte Hava kitabı da, kendi fikirlerinden ne olursa olsun vazgeçmeme üzerine kurulmuş. Olaylar Kayseri’de geçince, adı sonradan değiştirilerek Selçuklu Uygarlığı Müzesi olan Gevher Nesibe Şifahanesi ve Anadolu’ daki İlk Tıp Okulu’ nu da tanımış oluyoruz.

Su kitabında esas kahramanları, Toprak’ta Kemal ve Karaca’yı tanımıştık. Hava kitabında ise sahaf Semahat’in geçmişi ortaya çıkıyor. Semahat’in geçmişinde ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri olan bir aile dramı yatıyor. Su kitabında asıl adı Sema diye geçen Semahat’in , Hava kitabında gerçek adının Bahar diye anılmasını ben hoş gördüm. Bilmem siz bu hataya takılır mısınız? Ayrıca yine Hava kitabında ufak bir mantık hatası da yakaladım ama ben söylemeyeyim siz bulun onu.

       Neyse lafı daha fazla uzatmayayım. Tüm kitapları bir araya getirince anlıyoruz ki;
-İklim değişikliği Dünya’nın ve tabi Türkiye’nin ivedilikle incelemesi ve artık geçerli önlemler alması gereken bir durumdur.
-Türkiye’de aile içi tacizler zannetiğimizden daha çok can yakmaktadır.
-Enerji, buharlı makinelerin icadından sonra devletler için en büyük güç meselesi haline gelmiştir. Yani enerjiye sahip olan iktidara da sahip olur.
- Üç kitapta da bir hayvan kılığına giren yani “don değiştiren” Defne, her can değerlidir sözünü kalbimize kazımaya çalışıyor.

Hava kitabının en sevdiğim kısmıyla da yazıma bir son vereyim artık.

Bak evladım, söylediğin gibi soyunda güzel insanlar olduğu besbelli, ama önemli olan soyumuz kadar kim olduğumuz yani nasıl bir insan olduğumuzdur. Sonuçta bu dünyadan geçip giderken geride sadece şu kalır: Toprağa bir ağaç mı diktin, yoksa oradan ağaç mı söktün? Hak mı yedin, hak mı dağıttın? Gönül mü kurdun, gönüller mi yıktın? Hayat bu kadar sade ve basittir oğlum.”


29 Aralık 2018 Cumartesi

Sönmüş Yıldızlar - Reşat Nuri Güntekin


       21 kısa hikayeden oluşan “Sönmüş Yıldızlar” kitabını bitirdiğimde aklıma ilk gelen Yeşilçam filmleri oldu. Siz sever misiniz bilmem ama bizim evde Yeşilçam filmleri oldukça revaçta. Cuma ve cumartesi geceleri izlediğimiz filmlerden biri mutlaka Türk filmi olur. Kızımızı da alıştırdık. 7 yaşında ama Zeki Müren’in Kırık Plak filmini sevecek, sürekli Mavi Boncuk şarkısını dinlemek isteyecek kadar Türk filmi hayranı artık. :)
İzlediğimiz filmlerin çoğunda arka plandaki İstanbul’un sakin haline, evlerin arasındaki arazilerin genişliğine bakıp, zamanın şehirleri nasıl etkilediğine tanık oluruz. Yanlış anlaşılmalar sonucu ayrılan aşıklara üzülür, kavuştuklarında onlarla birlikte  mutlu oluruz. Yeşilçam bizi aşkların temiz, saf olduğu zamanlara götürür her defasında.
İşte Reşat Nuri de bende aynı etkiyi yaratıyor. Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Kızılcık Dalları...Hepsinde huzur buldum.Tabi en çok Çalıkuşu beni etkilemiştir ama bu hikayeler de sanki küçük birer Çalıkuşu etkisi yarattı.

       Kitabın ilk 6 hikayesi mektup şeklinde, (En sevdiğim türdür mektup. Çünkü yazar tamamen başka bir kişiliğe bürünür ve tüm duygularını açar bize.)10’u tiyatro, oyun tarzında yazılmış.
Tüm hikayelerin ortak noktası kadın erkek ilişkilerini konu edinmiş olması. Gözyaşları, evlilik kararları, hayal kırıklıkları ile dolu bu hikayeleri siz de benim kadar beğenerek okursunuz umarım. Hikayelerin hepsiyle ilgili tek tek bilgi vermek yerine, en beğendiğim iki tanesini sizinle paylaşayım. Bakalım sizin beğenileriniz benimkiyle aynı olacak mı?

Nisan Güneşi

       Sanırım beni en çok etkileyen hikaye buydu. Tüm hikayelerin genelinde bir karamsarlık, kasvetli bir hava var aslında ama bu hikayenin karamsarlığı bittikten sonra başlıyor benim için. Hikayeyi bitirdikten sonra da hala kahramanları kafamda yaşattığım için de diğer hikayelerden bir adım öne çıktı kalbimde. Kudret Bey ile Feridun Bey’in 30 sene öncesine dayanan hikayesinde öyle bir gönül kırgınlığı var ki, düşünün kitap yazılalı neredeyse 100 yıl olmuş ben hala Feridun Bey’e üzülüyorum.

       Kudret Bey’in Feridun Bey’e söylediği küçük bir yalan, Feridun Bey’in bir ömür mutsuz olmasına, tüm hayatını yalnız geçirmesine neden olur. Üstelik gerçekleri hiçbir zaman öğrenemez. Kudret Bey ise söylediği yalanın açtığı yaraları fark etmeden geçirir yıllarını. Öğrendiğinde ise artık yapacak bir şey kalmamıştır. Düşünsenize birine bir yalan söylüyorsunuz, ufacık, zararsız zannettiğiniz. Sizin yalanınız, karşınızdakinin en acı gerçeğine dönüyor birden. Bir ömrü, gerçek zannettiği bir yalan uğruna heba ediyor. Ve yazarımız da söylenen sözlerin telafisi olmayan yaralar açabileceğini, çok beğendiğim o naif diliyle kalbimize kazıyor.

Sevda ve Mantık

       Gençliğini kitaplara vakfetmiş olan Feridun, kendisiyle evlendirmek istedikleri kızla mutlu olup olamayacaklarını anlamak için, genç kıza sorular sorarak, onun “mizaç ve temayülatı” hakkında tetkik yapmak ister. Saniha’ nın vereceği cevaplara göre evlenip evlenmeyeceklerini açıklayacaktır. Saniha’ya evlendikten sonra nasıl yaşamak istediğini, eşinin servetinin ne derece olmasını düşündüğünü, eşinin hangi meslekten olmasını istediğini sorar. Aldığı cevaplarla anlar ki, Saniha’nın hayallerindeki eş adayının kendisi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ama Saniha’nın son sözü her şeyi değiştirir. Saniha der ki;

       “Birbirine iki süt damlası gibi benzeyen iki genç kız tasavvur ediniz... Bunlardan birisi sizi servetiniz, şöhretiniz, vadedeceğiniz parlak hayat, çehreniz, zekanız için istiyor, öteki sizi bu bahsettiğiniz meziyetlere malik insanların hepsine tercih ediyor... Siz, bu ikinciyi tercihte tereddüt edecek kadar kalpsiz ve az zeki misiniz?”

       Sizce Saniha haklı mı? Tüm hayallerinizin tam aksinde biriyle bir ömür geçirmek, sevdanın bir nişanesi midir? Yoksa bir ömür çekilecek mutsuzluğun akılsızca atılmış ilk adımları mı?
Sevda ve mantık iki ayrı kefeye koyulursa hangisi ağır çeker? Hem var mıdır bunu ölçecek kadar hassas bir terazi? Ya da hayallerindeki insana sevdalanamayan bahtsızların , sevdalandıklarını hayal etmekten başka çareleri yok mudur? Veyahut sevda var mıdır ki biz onu bir de mantıkla karşılaştırabilelim. Kalbinizi paramparça edenlere duyduğunuz şeyse sevda, varsın olmasın. Kapatalım kalbimizi. Kilit vuralım.Almayalım kimseyi içeriye. Olur da nereden geldiği belli olmayan bir ok gibi saplandıysa, o çıkıp gitmeden önce siz zorla sökün, kalbinizi parçalamak pahasına çıkarın o oku. İzinin acısı bir ömür yeter zaten.

       Neyse ben daha fazla dibe sürüklenmeden başka bir hayata yelken açayım. Bu kez yolculuğumda Buket Uzuner eşlik edecek bana. Tabiat dörtlemesinin üçüncü kitabı Hava ile karşınızda olacağım. İyi okumalar.


6 Kasım 2018 Salı

Kontrat - Ş.Serda KAYMAN


       Sanırım bu kitabı yorumlamadan önce itiraf etmem gereken bir şey var. Çok uzun zaman önce, fantastik-korku kitapları okuyan bir arkadaşımın elindeki kitaba bakıp burun kıvırmıştım. Çok şey bildiğimi, çok okuduğumu hatta en iyi kitapları , en iyi yazarları okuduğumu düşündüğüm bir dönemdi. Ah gençlik işte.:) Sonra, zaman geçtikçe, okuduğum her kitap benliğimdeki bir açığı kapattıkça, o eksiklik duygusunun hiç azalmadığını, okudukça arttığını , öğrenecek daha çok şey olduğunu, insanın hayata dair kesin çizgileri olmasının, görebilmeyi nasıl etkiledğini farketmeye başladım. Farklı türdeki kitaplara ön yargıyla yaklaşmamak gerektiğini anladım ama fantastik- korku-gerilim kitaplarını okumak için de özel bir çaba sarfetmedim. Okuduğum ilk korku-gerilim kitabı Stephen King’in “Çılgınlığın Ötesi”ydi. Fantastik türde ise Yüzüklerin Efendisi ve Taht Oyunları’nı okudum. Bu konuda bizim yazarlarımıza hiç şans tanımadım açıkçası. Çünkü Türk Edebiyatı’nda bu tarzın hakkının verilmediği algısını bir türlü aşamadım. Ve bu algıya sahip olan tek kişi de değilim sanırım.

       1920’lerde edebiyatımıza girmiş olan korku türü 2000’lere kadar neredeyse hiç ilgi görmemiş. Türk masallarına, mitolojisine baktığımzda aslında korku türünde ilk sıralarda yer almamız gerekirken, biz bu birikimimizi yazıda değil sözel dilde kullanmışız. Hepimizin zihninde tüylerini diken diken eden cin-peri hikayeleri var ama bu bir türlü batının gotik edebiyatına evrilememiş. Son zamanlarda ise gençlerin ilgisi bu türü canlandıracak nitelikte. Son dönem korku-gerilim-fantastik türde yazılan kitapların aralarında elbette çok acemice yazılmış, bir taklitten ibaret kalmış olanlar vardır. Ama bu türü sağlam bir gotik edebiyata dönüştürecek kitaplar da çıkıyordur muhakkak. Sanırım burada en çok iş, eleştirmenlere, araştırmacılara ve farklı yazarlara şan verebilen okurlara düşüyor. İyi yazılmış her tür kitap iyi edebiyattır düsturunu benimsersek, birkaç yıl sonra “Yerli Gotik Edebiyatı” şaha kalkacaktır.

       Şimdi biz gelelim Kontrat kitabına;

       Halasının ölümünden sonra, onun anısını onurlandırmak için bir haftalığına halasının evine yerleşen Pelin’in, ailesinin altı nesildir sürdürdüğü, o arazide yaşayan yedi kadim varlığın rızasının alınmasıyla gerçekleşen anlaşmayı kabul etmesiyle başlıyor olaylar. Her varlığın ( ya da yaratığın mı demeli) rızasını almak için onların isteklerini yerine getirmeye çalışan Pelin, bizi başımıza gelse oracıkta düşüp bayılacağımız olayların içine sürüklüyor. Kimi yerde karanlık bir ormanda, kimi yerde bir göletin dibinde, suyun altında birbirinden ilginç, kıvrak bir zekanın ürünü olan yaratıklarla mücadele ediyor. Yazar, keşke birkaç yerde daha kullansaymış dediğim ,bu kadim varlıklar için özel bir dil de yaratmış. Olaylar sadece Pelin’in yaşadıklarıyla da sınırlı değil. Pelin’in komşusu Safiye’nin ağzından, o arazideki diğer ailelerin hangi şartları kabul ederek anlaşmaya dahil olduklarını, neler yaşadıklarını da öğreniyoruz. Bazı ailelerin “bir şeye sahip olmak için, sahip olduğu başka bir şeyden vazgeçme” temeline dayanan anlaşmasını okurken, vazgeçtikleri şeyler için kimi yerde dehşete düştüm kimi yerde üzüldüm. Kitapta en çok, bitkilerden ömür uzatan içecekler yapan, insanların göremediklerini gören Safiye ile, Pelin’e yaratıklarla mücadelesinde yardım eden ceviz ağacı karakterini sevdim.

       Kitabın temeli eski Türk efsanelerine dayanıyor olsa da, hikayedeki yaratıkların daha “bizden” olmalarını bekledim açıkçası. Çünkü emek vererek yazan ( ki benim bir kitabı beğenmemdeki ilk kriterdir) ve zekice kurgu oluşturabilen bir yazarın kaleminden, ayakları ters dönmüş, birçok insanın adını anmaktan korkup üç harfliler dediği, incir ağacının altında düğün yapan cinleri, yeni doğum yapmış kadınlara musallat olan albastıları, karabasanları okumak istiyorum. Bu konuda sahip olduğumuz geniş kültürü kullanmak gerektiğine inanıyorum. Belki bir sonraki kitabında kendi kültürümüzün korku öğelerini daha çok kullanır da, benim gibi Türk Edebiyatı sevdalılarının da fantastik edebiyat okumasına vesile olmuş olur.

       Kitabı okumak isteyenlerin hevesini kaçırmamak için fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Kitabı gerçekten beğenerek okudum fakat hoşuma gitmeyen iki şey vardı: Birincisi Pelin-Selin isimleri. Belki ben hala katı kurallarını tam olarak aşamayan biri olduğum için beni olmusuz etkilemiştir belki siz buna hiç takılmayacaksınızdır. Bu kitap öyle her önüne gelenin watpatta yazdığı bir fantastik kitap denemelerinden biri değil. Elimizde gerçek bir korku kitabı var.O yüzden karakter isimleri içime sinmedi. İkincisi ise Selin karakterinin bir iki yerde “gidicem, kalıcam” demesiydi ki onun karakterindeki insan muhakkak böyle konuşur ama yazı dilinde olmaması gerektiğine inanıyorum. Ah işte ön yargılar, çizgiler öyle kolay değişmiyor.

       Tabi şimdi bu benim açımdan olumsuz olan birçok okurun hiç takılmayacağı iki örneğe bakıp başta yazdıklarımı es geçmeyin. Kitabın diliyle ilgili yanlış bir algıya kapılmayın diye kitaptan kısa birkaç alıntı* yaparak yazımı noktalıyorum ve yazarın yeni kitabını heyecanla bekliyorum.

       
Sigun ve Gökkurt’un soyundan gelenler insan görüntüsündeydi, ama normal bir insandan çok daha cesur, çok daha güçlü ve çok daha zekiydi. Dünyayı fethedecek kadar ütün bir soydu.Dilediklerinde gerçek formları olan altın bir geyik veya gümüş bir kurt suretine bürünebilirlerdi. İlk nesiller kendilerine eş olarak normal insanları seçtiler. Böylece o özel kan zamanla seyreldi. Sahip oldukları özellikler de onunla birlikte azaldı, ama derler ki içlerinden bazıları eş olarak yasaklanmış olmasına karşın birbirlerini seçtiler ve saf kanı sürdürmeye devam ettiler. Bu saf kanlar, soyun diğer kolundan gizlenmek ve kendi hükümdarlıklarını kurmak için Anadolu’ya ve buradan da Avrupa ve Afrika’ya doğru göç ettiler. Binlerce yıldır da Anadolu’da ve diğer göç alanlarında yaşayan milletlerin efsanelerine konu oldular, hatta pek çok eski dinde tanrı olarak tapınıldılar. “
" Orman, göz gözü görmeyecek kadar karanlıktı. Ayağını bastığı yeri nasıl göreceğini düşünürken önünde uçuşan güve kelebeğinin kanatları sarı bir ışık ile parıldadı. Kanatlarını her çırpışında sanki etrafındaki havayı yakıyormuş gibi ışıktan bir iz bırakarak yolu aydınlattı. Diğer güve kelebekleri de aynı şeyi yaptılar ve ışık saçmaya başladılar. Böylece, dört bir tarafını saran ışığın içinde, öndeki güve kelebeğinin rehberliğinde ormanın derinliklerine doğru inmeye başladı."


* Alıntıları bilerek en heyecanlı yerlerden yapmadım ki okurlara ip ucu niteliğinde olmasın. Sadece yazarın dilinin akıcılığını görün istedim.