8 Kasım 2019 Cuma

Hakkımda Bilmediğiniz 11 Şey Mimi


Ne zamandır blogger arkadaşların yaptığı mimleri görüp ben de yapmak istiyordum. Bu mimi Eğitim Pınarı'nın blogunda gördüm. Arkadaşın yazısına buradan ulaşabilirsiniz. Kendisine de teşekkür ediyorum. Ve işte benim cevaplarım: 

1. Kendinde sevmediğin özelliğin nedir?

Sanırım en sevmediğim özelliğim gereksiz şeylere fazla takılı kalmam. Özellikle bir başkasına söylediğim sözlerin yanlış anlaşılabileceği ihtimali hiç yakamı bırakmaz. Birine bir laf mı söyledim tüm gece düşünürüm, aslında öyle demek istemedim ama o beni şöyle mi anladı, kendimi yanlış anlattım galiba… Bu cümleler bazı olaylarda sabaha kadar kafamda döner durur. Çoğu zaman karşımdaki kişi ya beni hiç yanlış anlamamış olur ya da benim kadar düşünmemiş. Sabaha kadar bir hiç yüzünden kendimi meşgul etmem yanıma kâr kalır. Ama bir türlü de bu huyumu değiştiremem. En azından eskiye nazaran daha az alıngan bir insanım, belki bu huyum da ileride ( biraz daha büyüyünce J😊) değişir.

2. En büyük takıntın nedir?

Bariz yapılan dil bilgisi hatalarına tahammülüm yok.  Öyle ki, kitaplarını beğenerek okuduğum bir yazarın bir kitabının ilk sayfasında “şey” bitişik yazıldığı için kitabı bir türlü okuyamadım. Sayfayı açıp açıp geri kapattım. Ben de hatalar yapıyorum belki de gözümden kaçanlar oluyordur yazarken ama elimden geldiğince dikkat ediyorum.  Sırf bu yüzden “whatsapp” da doğru dürüst dedikodu bile yapamam arkadaşlarla. Ben yazdığım cümleyi dil bilgisi açısından inceleyene kadar arkadaşlar konu değiştirmiş olur çoktan. 😊

3. Kimsenin bilmediği bir sırrın var mı?

Sırrı olmayan yoktur herhalde diyerek kaçayım bu sorudan.

4. Hayattaki en büyük başarın nedir?

Kitaplarla dolu bir dünyamın olması ve kitaplara en az benim kadar düşkün bir çocuk yetiştiriyor olmak sanırım en büyük başarım. Umarım kızım kitaplara hiçbir zaman arkasını dönmez.

5. Seni en mutlu eden şey ya da şeyler nedir?

Bu soruyu 8-9 sene önce cevaplamış olsaydım çok farklı şeyler yazardım.  Denizi seyretmek derdim mesela, pencereden yağan yağmuru izlemek, puzzle yapmak, kitap okumak, müzik dinlemek… Şimdi ise kızımın bana sarılıp “seni seviyorum anne” demesi kadar hiçbir şey mutlu edemez beni.


6. En sevdiğin ünlü kim?

Ünlü deyince insanın aklına hemen şarkıcı falan geliyor ama benim için Hasan Ali Toptaş bir numaralı ünlüdür. Gönlümde apayrı bir yeri vardır Hasanım Ali’nin.

7. Şansa inanır mısın? Şans getirdiğini düşündüğün eşyan var mı?

Şansa inanırım ama şans getirdiğini düşündüğüm bir eşyam yok.

8. Hayalindeki meslek ve nedeni?

Hayalimdeki meslek sanırım emeklilik. 😊 Emekli olup sadece okumak ve yazmak istiyorum.

9. Kafan bozukken yaptığın şeyler nelerdir?

“Kafan bozukken” çok genel bir tabir. Yani eğer sinirliysem yalnız kalmak isterim. Eğer mutsuzsam, üzgünsem uyurum. Çok mutsuzsam eğer “Çalıkuşu” kitabını okurum. Belki ilginç gelecek ama ne zaman dibe çöksem Çalıkuşu beni yukarı çeker, mutlu eder hatta hayata döndürür.


10. En sevdiğin film ya da dizi.

Kitap seçimlerimle film seçimlerimin arasında dağlar kadar fark var. Kitap okurken cümleler uzadıkça, betimlemeler arttıkça mest olan, psikolojik tahlilleri, derin incelemeleri ve dramı seven ben film ya da dizi seyretmeye gelince hiç duygusallığa gelemiyorum. Filmlerde bir nebze dayanabilsem de bu tarz dizileri izleyemiyorum. Eskiden böyle değildim ama son yıllarda arttı bu düşüncelerim. Soruya gelirsek kaliteli komediyi ve bilim kurguyu severim. Ha bir de ailecek “Yeşilçam Filmleri”nin hastasıyız. Tosun Paşa, Mavi Boncuk, Neşeli Günler, Hababam Sınıfı, Süt Kardeşler… Yüzlerce kez izleyebilirim.

11. Kendine hangi sorunun sorulmasını isterdin ve cevabın ne olurdu?

En sevdiğin kitap hangisi diye sorulsun isterdim ki Çalıkuşu cevabını verebileyim.

Not: Ne zamandır bloga yazacağım hep unutuyorum. Sosyal Edebiyat Dergisi'nde yazdığım hikayelerden birinin linkini bırakıyorum. Bakalım blogumu takip edenler nasıl bulacak?

Hikaye: İki Saniye


6 Kasım 2019 Çarşamba

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig



Zweig hayranlığı gün geçtikçe artıyor ve artık neredeyse her platformda kitaplarını görebiliyoruz. Bunun bir sebebi Zweig’in başarısıysa diğer bir nedeni kitaplarının “novella” türünde olması. Yani öyküden uzun ama romandan kısa, bir iki günde bitirilebilecek kitaplar. Bu kitabı da diğer novellaları gibi iki günde bitirebilirsiniz.
Kitapta Henriette adında evli ve iki çocuklu bir kadının sadece bir gece gördüğü bir adamla kaçması üzerine, Bayan C.’nin hayatında kimseye bahsetmediği bir sırrı paylaşması anlatılıyor.

Henriette adını okur okumaz aklıma çok sevdiğim, tekrar tekrar okumaktan bıkmadığım “Vadideki Zambak” geldi. O kitapta Henriette sevdiği adama kavuşamamıştı ama Zweig’in kitabındaki Henriette, kocasını ve çocuklarını terk edip birkaç saat gördüğü bir adam için duygularının, ihtiraslarının belki de yanlışlarının peşinden gidiyor.

Hangisi doğruydu peki? Balzac’ın Henriette’si gibi yıllarca bir sevdaya emek verip karşılığında, sevdiğin adamın seni ruhen öldürmesine izin verecek hale gelmek mi ( ki ruhu ölünce bedeni de dayanamıyordu Henriette’nin) yoksa her şeyi göze alıp, mutlu olmadığın bir hayatın prangasıyla yaşamaktansa içindeki ateşin- ki o ateşin seni ısıtacağı mı kül edeceği mi bilinmezken- peşinden gitmek mi?

Bilemiyorum…
Hangisi daha doğru?
Bir ömür yaptığın şeyler için pişman olmak mı?
Bir ömür yapmadığın şeyler için pişman olmak mı?

Neyse kitabın asıl meselesi Henriette değil zaten. Bu olay asıl anlatılacak olana zemin hazırlıyor sadece.  Henriette böyle bir gecede kaçınca orada bulunan herkes bu olayla ilgili yorumlarda bulunuyor. Herkes acımasızca Henriette’yi suçluyor.

Bir kişi hariç.

Olayı Henriette açısından bakmaya çalışan birinin varlığı Bayan C.’ye uzun yıllar önce yaşadığı, kimselere anlatamadığı bir sırrı artık paylaşma cesareti verir. Ve Henriette’ye hak veren adama yani yazara başından geçenleri anlatır.

Kendinden genç, sadece oyun (kumar) oynarken gördüğü bir adama karşı beslediği hissin, merhametin nasıl aşka dönüştüğünü, yaşanılan 24 saatin sonunda her şeyini bırakıp, kumar masasında sadece ellerine bakıp hayran olduğu adamın peşinden nasıl gittiğini anlatır. Onu hayran bırakan ellerinin güzelliği değildir, Zweig burada adamın ellerini öyle bir anlatıyor ki o eller adamdan ayrı canlı iki varlığa dönüşüyor adeta. O anlatımla o ellerden etkilenmemek mümkün değil zaten.

Aslında kitabı bir kadının yaşamından yirmi dört saat olarak değil de bir insanın yaşamından yirmi dört saat olarak incelemeliyiz. Çünkü aynı duyguları bir erkeğin de hissedebileceğini, aynı tepkileri bir erkeğin de verebileceğini düşünüyorum. Yani kısaca bir insan bazen hiç sebepsiz, hayatında daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapabilir. Hatta karşı olduğu, asla onaylamadığı durumların içinde bulabilir kendini. Bunun kadın ya da erkek olmakla bir ilgisi yok bence.

Siz hiç bile bile yanlış yola girmediniz mi mesela? Aklınızın bir köşesinde doğruyu bağıran bir ses varken, yüreğinizin o sıcacık fısıldamalarına kulak vermediniz mi hiç? Geçmişe dönüp baktığınızda nasıl bu hatayı yaptım ben dediğiniz andaki duygularınızı hatırlamaya çalışın. Yaptığınız yanlışlardan yanınıza kâr kalan hiç mi bir şey yok? İyi düşünün mutlaka vardır.

Kitaba dönersek, Henriette’nin sonunu bilmiyorum ama Bayan C.’nin sonu bizi yine baştaki soruya götürüyor.  Değer mi?

Değdi diyebileceğiniz yanlışlarınızın olması dileğiyle.


Not: Şu an “Gör Beni” kitabını okuyorum ama henüz kargoda olan, elime ulaşmasını dört gözle beklediğim başka bir kitabı daha önce yazacağım blogda büyük ihtimalle. Bilin bakalım hangi kitap?



19 Ekim 2019 Cumartesi

Aşkımız Eski Bir Roman - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit ile ilk olarak İstanbul Hatırası kitabıyla tanışmıştım. Beyoğlu ’nun En Güzel Abisi, Beyoğlu Rapsodisi, Kavim, Bab-ı Esrar, Elveda Güzel Vatanım, Kırlangıç Çığlığı derken bir de baktım Başkomser Nevzat’ın hayranı olmuşum. Ahmet Ümit sayesinde polisiye romanları okumaktan zevk aldığımı fark ettim.  Çıkan her kitabını da hemen alıp okumaya çalıştım. Aşkımız Eski Bir Roman kitabı da çıktığından beri idefixteki sepetimde duruyordu. Yakın zamanda kitap fuarı olacağını bildiğim için almayı erteliyordum sadece. Fuar başlayınca hemen gidip aldım. Peki niye fuarı bekledin, daha uygun fiyata mı aldın derseniz, internet fiyatıyla bariz bir fark yok aslında. Sadece bu fuarda yeni bir yayın evinden Stefan Zweig’in birkaç kitabını çok çok uygun fiyata aldım. Henüz başlayamadım, umarım çevirisi beni hayal kırıklığına uğratmaz.

Neyse, Ahmet Ümit’in kitabını da roman zannederek almıştım. Ama kitap 3 hikayeden oluşuyor maalesef. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabının yorumlarını okuyanlar neden maalesef dediğimi anlamıştır zaten. Aslında hikaye okumayı severim, polisiye romanları da seviyorum ama polisiye hikayeler beni tatmin etmiyor. Hani okumasam da olur. Çünkü polisiyeyi ayrıntılar için okuyorum ben. Ayrıntılar arasında katili bulmak, cinayet sebebini tahmin etmek zevk veriyor. Oysa polisiye hikayelerde özellikle kısa hikayelerde daha olayın içine giremeden katil ortaya çıkıyor. Olaya şöyle bir kuş bakışı bakıp çıkıyor insan.

Tabii bu kitap 3 hikayeden oluştuğu için kısa hikayelerden bir nebze daha iyi ama bir romanın yerini tutmuyor.

Kitaptaki ilk hikaye, kitaba ismini de veren "Aşkımız Eski Bir Roman", aralarından en beğendiğim hikaye oldu. Siz nasıl hissediyorsunuz bilmiyorum ama ben okuduğum bir kitapta, daha önce okuduğum bir kitabın adını görünce anlamsız bir şekilde mutlu oluyorum. Bu hikayede de beğendiğim birçok kitap adını görmek hemen hikayeye bağladı beni.

Romanlarla, roman karakterleriyle bir cinayeti bağdaştırmak hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Çalıkuşu’ nun Feridesi, Aşk-ı Memnu’ nun Bihter’i, Anna Karenina, Kürk Mantolu Madonna’ nın Maria Puder’i, Notre Dame’ın Kamburu’ ndaki Esmeralda , Agatha Christie… Sizce cinayeti kim işledi dersiniz? 

Öğrenmek için okumaya değer ama diğer hikayeler için bu kadar iddialı bir yorum yapamayacağım. Sadece son hikayede "Çehov’ un Silahı"* prensibinin sonuna kadar kullanıldığını söyleyebilirim.

Ahmet Ümit’i sevenler zaten okuyacaktır bu kitabı ama yazarı hiç okumamış olanlara öncelikli olarak tavsiye edebileceğim bir kitabı değil. İyi okumalar.



* Çehov der ki; eğer bir bölümde duvarda bir tüfek asılı olduğunu söylüyorsanız, ikinci ya da üçüncü bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa tüfek orada olmamalıdır. Ahmet Ümit de buna uyduğu için ortaya çıkan hiçbir karakter boşuna değil, mutlaka olayla bir ilgisi vardır.

15 Ekim 2019 Salı

Cebelavi Sokağı'nın Çocukları - Necib Mahfuz


Uzun zaman önce, -bana göre uzun zaman çünkü neredeyse 2 ay olmuş- Nobel ödüllü bir yazarın kitabını okuduğumdan bahsetmiştim. Aslında kitabı bitireli de yine uzun zaman oldu J ama yazıya dökmem bir hayli gecikti. Çünkü bu arada bir kitabın editörlüğünü yaptım, hala da yapıyorum. Editörlük işi sandığım gibi değilmiş aslında. Nasıl olsa kitap okumayı seviyorum diye düşünmüştüm ama bir kitabı, editörlüğünü yapmak için okumak çok daha farklıymış. Daha zormuş. Size emanet bırakılan çok değerli bir eşyayı ufak dokunuşlarla temizlemeniz gerektiğini düşünün. Hani eşya sizin olsa o kadar dikkatli olamazsınız. Ama inanılmaz zevk aldığımı söyleyebilirim.  İşte bu işle ilgilenince bitirdiğim kitabın yorumunu yazmayı da ertelemek zorunda kaldım. Nihayet bugün yazabildim;

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

Necib Mahfuz’un okuduğum ilk kitabı bu ama son olmayacak sanırım. Bir yazarı ilk kez okuyunca da önce hakkında araştırma yaparım. O yüzden önce yazarı kısaca tanıtayım:

1911 yılında Kahire’de doğan Necib Mahfuz, 1934 yılında Kahire Üniversitesi’nde felsefe eğitimini tamamladı. 1938’de hikâyelerinden oluşan bir derleme yayınlandı. 1959’da yayınladığı Cebelavi Sokağı’nın Çocukları kitabı El Ezher Üniversite’si tarafından yasaklandı. Hatta bir din adamının Necib Mahfuz ile ilgili söylediklerinden dolayı suikast girişimine de uğradı.  (İlk ve tek baskısı 1967’de Lübnan’da yayınlanan kitabın Türkiye macerası da sıkıntılı çünkü Türkçe’ye de yazıldıktan 50 yıl sonra çevrilmiş. ) Necib Mahfuz 40 küsur roman, kısa öykü, film senaryosu ve birkaç tiyatro oyunu yazdı. 1960’lı yıllarda kitaplarında dini irdelemeye başlayınca, kitapları daha felsefi ağırlık kazanmış. Kitabı okurken yazarın bu yönüne özellikle dikkat etmek gerek.

Elimdeki kitap tamamen dine yapılan göndermelerden ibaret.  Aslında kitap insanlığın varoluş serüvenini anlatıyor.

Cebelavi, Mukattam Çölü’nün kıyısında muhteşem bir konakta çocukları İdris, Edhem, Rıdvan ve Abbas’la birlikte yaşamaktadır. Cebelavi mülklerini yönetmesi için büyük oğlu İdris yerine Edhem’i seçince kıyamet kopar. İdris, babasına karşı geldiği için konaktan kovulur. Daha sonra Edhem’i kandırarak Cebelavi’nin yasakladığı bir kitaba ulaşmaya çalışmasını sağlar ve Edhem de karısıyla birlikte konaktan kovulur.

Burada Adem ile Havva’nın şeytan tarafından kandırılıp yasak meyveyi yemesi ve cennetten kovulması olayına gönderme yapılmış. Bu durumda;

Cebelavi= Tanrı
Edhem= Adem
Umayma ( Edhem’in karısı)= Havva
İdris = Şeytan

Sürekli konağa( yani ruhlar alemine) dönmeyi arzulayan Edhem oğullarıyla birlikte konağa yakın bir sokakta yaşamaya başlar. Böylece Cebelavi Sokağı oluşmuş olur. Cebelavi bir gün Edhem’in oğullarından Hümam’ı konağa çağırınca diğer oğlu Kadri kıskanıp kardeşini öldürür. Böylece ilk cinayet işlenmiş olur. ( Habil ile Kabil olayı)

Yıllar geçer, artık kimse Cebelavi’yi görmez, hiç konağından çıkmaz çünkü. Yaşananlar şairlerin ağzından, nesiller boyu aktarılmaya devam eder. Cebelavi’nin mülkünü yönetenler sokak çeteleriyle işbirliği yapınca sokak artık yaşanmaz bir yer haline gelir. Bu durumda da bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulur. Ve sırasıyla;

Halkı kurtarmak için Cebel ( Hz.Musa ), onun kurduğu düzen bozulunca Rıfat ( Hz.İsa )ve sonra Kasım (Hz. Muhammet ) gelir. Her defasında kurulan düzen bozulur çünkü toplumların unutmak gibi bir hastalığı vardır. Kitapta sokağa gelen son kişi Arif’i ise hiçbir peygamberle eşleştiremiyoruz. Adından ve yaptıklarından dolayı bilim ile ilişkilendirebiliriz. Çünkü Arif bir sihir yoluyla kötülüklerin üstesinden gelmeye çalışır. Buradaki sihir aslında bilimsel deneyleri çağrıştırıyor.
Sanırım kitabın en çok tepki alan bölümü de Arif’in bulunduğu bölüm olmuştur. Çünkü Arif istemeden Cebalavi’yi öldürür. Arif de kalıcı bir kurtuluş sağlayamaz ama arkasında insanların sarılacağı bir umut bırakır.

Benim böyle kısaca anlattığım kitabı sadece dinler tarihiyle de eşleştirmek doğru olmaz. Necib Mahfuz kendi ülkesinin sorunlarını metaforlarla, alegorik bir anlatımla dile getirmiştir aslında. Tabi her karakterin simgelediği dini ögeler yüzünden kitaba hala olumsuz yaklaşanlar vardır. Özellikle yazarın Tanrı ile eşleştirdiği Cebelavi’yi sorgulaması çok tepki çekmiştir. Sorgulamaktan çekinenler bu kitabı hiç okumasınlar ama müthiş bir edebi eserden de mahrum kaldıklarını bilsinler.
Kitabın umut dolu son sözleriyle bu yazıya da nokta koyayım. Sırada Ahmet Ümit’in son kitabı “Aşkımız Eski Bir Roman” var. Bu kez arayı çok açmayacağım. İyi okumalar.

Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da.’


Not: Son olarak şunu da yazmak zorundayım. Bu kitabı daha rahat okuyabilmek ve yapılan göndermeleri anlayabilmek  için peygamberler tarihini bilmek gerekiyor. 

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.


23 Ağustos 2019 Cuma

Gözyaşı Şişeleri

Her gittiğim müzede en çok ilgimi çeken şey gözyaşı şişeleri olur. Bu resimdeki şişeler Hierapolis Arkeoloji Müzesi’nden.

Bu şişeler hakkında birden çok rivayet var:

Kimilerine göre; birbirinden ayrı düşen sevgililer, evlatlarından uzak kalan anneler, onlar için döktükleri gözyaşlarını bu şişelere koyarlarmış. Kavuştukları zaman da onlara hediye ederlermiş. Bir mücevher kadar değerliymiş gözyaşı şişeleri.

Kimilerine göre ise, sevdiklerini kaybedenler, ölenin değerini göstermek için gözyaşlarını bu şişelere akıtıp mezara koyarlarmış. Bir süre sonra ölü canlandığında ne kadar önemsendiğini anlayıp sevinirmiş.

Bu şişelerin sembolik olduğunu, içinde gözyaşları olmadığını söyleyen de var. Sebebi ne olursa olsun, çok narin bir eşya gözyaşı şişeleri.

Peki şimdi neden yok bu şişeler?

Gözyaşlarımız minicik bir şişeye akıtılacak kadar çok olmadığı için mi? Belki de sadece gerçek gözyaşları lazımdır bu şişeler için.

Şimdiyse öyle çok yalandan üzülüyoruz ki…
Bugün çocuğunun gözü önünde öldürülen bir anneye üzüldük. O kadar çok üzüldük ki, olay yaşanırken video çekmeyi unutmadık. Hemen telefona sarılıp bol hashtagli paylaşımlar yaptık.

Bugün bitti…
Yarın başka bir şeye daha üzülürüz, gözlerimizde bir damla yaş olmadan.

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra dedim ki, yahu böyle yazdın kalemucu ama gerçekten üzülen , gözyaşı döken insanlar hiç mi yok, herkesin mi üzüntüsü sahte? Elbette vardır ama ben gerçeğiyle sahtesini ayrıt edemiyorum artık, sevginin de acının da.  

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini


Uzun zaman kitap bloglarını, sosyal medyadaki kitap grup sayfalarını meşgul etmiş, hakkında birçok şey yazılmış, neredeyse söylenecek bir şey kalmamış bir kitap Uçurtma Avcısı. Ben de bu kitabı yıllar önce okumuştum aslında. İlk okuduğumda da özellikle son sayfalarında gözyaşlarımı tutamamıştım. Ama bu kez satır aralarındaki Amerika propagandası daha bir gözüme battı. 8 milyondan fazla okunmasında ve hem 2006 hem 2007 de Penguin/ Orange Readers’s Group Ödülü’nü almasında bu propagandanın etkisi ne kadar acaba?

Neyse ben yine de uslu bir okur(!) olup, edebiyatın kirli yüzüne değinmeden kitabı kısaca tanıtayım.
1975 yılında Afganistan’da başlayan hikayede biri peştun biri hazara olan iki çocuğun yaşamı anlatılırken, Afganistan’ın uzun yıllar süren çalkantılı tarihi de aktarılıyor.

Varlıklı bir ailenin oğlu Emir ile onların hizmetine bakan Ali’nin oğlu Hasan… Başlangıçta tek ortak yazgılarının annesiz büyümek olduklarını düşündüğümüz iki arkadaşın sonu yürek parçalayan, iç içe geçen kaderleri okuyanı teslim alan bir akıcılıkla yazılmış.

Bir ayıyla bile güreştiği söylenen babasının aksine, sadece kitaplarla ilgilenen, öyküler yazan bir çocuktur Emir. Emir’in tek isteği babasının gözüne girmektir. Hasan ise Emir’e sonsuz bir sadakat duygusuyla bağlıdır.  

12 yaşına kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaşın kaderleri, uçurtma yarışına katıldıkları gün, Emir’in, Hasan’ın başına gelen felakete seyirci kalmasıyla alt üst olur. Yazarın da dediği gibi bazen bir günde olanlar tüm yaşamın belirleyicisi olur. Bu olaydan sonra kitapta zaman biraz hızlı akar, ülkenin siyaseti allak bullak olur ve 1980 ‘lere geliriz. Emir ve babası Amerika’ya giderler.

Bu bölümden sonra Emir ve babasının Amerika’daki yaşamı anlatılır ama bence burada biraz yazar Amerika’ya iltimas geçmiş. Bir Afgan’ın Amerika’da yaşayabileceği muhtemel sorunlara değinmemiş. Daha çok özgürlükler ülkesi olarak anlatmış Amerika’yı. 

Emir , orada Afgan bir kızla evlenir. Geçmişini bilinç altına iterek sıradan bir hayat yaşamaya çalışır.
Ta ki babasının yakın dostu Rahim Han’dan bir mektup alana kadar. Kader, Emir’in yönünü tekrar Afganistan’a çevirir. Yıllar önceki ihanetinin kefaretini ödemek zorundadır. Afganistan’a gider ve Hasan’la nasıl bir ortak yazgıları olduğunu acı bir şekilde öğrenir. Özellikle bu son kısımlarda gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Kitabın oldukça etkileyici bir sonu var. Özellikle Hasan’ın oğlunun intihar sahnesi beni çok sarstı.

Şimdi gelelim yazarın diğer kitabı Bin Muhteşem Güneş’e.

Adını Saib-i Tebrizi’nin,
Bu kentin ne çatısının aydınlatan aylarını sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi” dizelerinden alan kitap Uçurtma Avcısı gibi Afganistan’ın aynı dönemini anlatıyor. Bu kez kitapta iki kadın kahraman var. Maalesef olaylar kadın ekseninde yazılınca, yaşananlar daha trajik oluyor. 1960’larda başlayan kitapta, evlilik dışı bir çocuk olan ve annesiyle küçük bir kulübede yaşayan Meryem’i tanıyoruz önce. Meryem’in kendinden yaşça büyük Raşit ile evlendirilip Herat’tan Deh-Mazang’a taşınmasıyla, Leyla ile hayatları kesişiyor.

Bu kitapta Afganistan’ın siyasi tarihine daha çok değinilmiş. Zahir Şah’ın devrilmesi, Davud Han’ın öldürülmesi, ülkenin adının Afganistan Demokratik Cumhuriyeti olarak değişmesi ama demokratikliğin maalesef sözde kalması, Sovyetler'in Afganistan’a girişi, Sovyetler'in çekilmesi ama ülkedeki iç savaşın devam etmesi…

Ülkelerin tarihini böyle liste halinde sıralayınca yaşananlar yeterince anlaşılmıyor. İşte bu yüzden edebiyat şart. En büyük arzusu okumak olan Leyla’nın atılan bir bombayla annesiz, babasız , geleceksiz kaldığını, ders kitaplarının başında olması gerekirken, kendinden yaşça büyük, üstelik evli bir adamın ikinci karısı olmak zorunda kaldığını, atılan bomba yüzünden arkadaşlarının parçalanan uzuvlarına şahit olduğunu, sevdiği adama kavuşmanın hayalini bile kurmaya gücünün yetmediğini, gün gelip giydiği burka yüzünden onu tanıyanların olmamasına sevinecek hale düştüğünü, sevmediği bir adamdan doğuracağı çocuğu nasıl bağrına basabileceği duygusuyla mücadelesini, Meryem'in hayal bile kurmadığı küçük dünyasını, bir kadının ruhunun nasıl öldürüleceğini, kısacası savaşın ve sözde demokratik ve sözde dini  idarelerin hayatları nasıl cehenneme çevirdiğini anlamamız için olayları roman kahramanlarının başından geçiyor gibi okumak şart ama bu kahramanların hayali olmadıklarını aklımızın bir köşesine yazarak okumalıyız. Çünkü Afganistan’da Leylalar, Meryemler gerçek.

Ben bu iki kitabı da beğenerek okudum eğer kısa bir kıyaslama yapacak olursak;

Uçurtma Avcısı’nın sonları daha duygu yüklü ve okuru kendine bağlıyor.
Bin Muhteşem Güneş her satırıyla savaşa lanet okutuyor. 
Uçurtma Avcısı’nın bir kısmı Amerika’da geçtiği için savaşın izlerini bir nebze daha az hissediyoruz.
Bin Muhteşem Güneş’te ise tüm olaylar savaşın içinde geçiyor. Yaşanan kıyımlara daha çok tanık oluyoruz. Kadınların hayatını zorlaştıran yönetimin daha çok farkında oluyoruz.

İki kitabın ortak noktalarından biri ise yetimhane müdür Zaman. Önce Bin Muhteşem Güneş’i okursanız, Uçurtma Avcısı’nı okurken, Emir’in Hasan’ın oğlunu aradığı yetimhanede her an Leyla ile Meryem karşınıza çıkacak, bir köşede Tarık, Leyla'yı izleyecek gibi gelebilir size de. Bu ayrıntıyı da beğendim açıkçası.

Şimdi  ise elimde Nobel ödüllü bir  yazarın kitabı var. Bakalım ödülü hak etmiş mi? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.