19 Ekim 2019 Cumartesi

Aşkımız Eski Bir Roman - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit ile ilk olarak İstanbul Hatırası kitabıyla tanışmıştım. Beyoğlu ’nun En Güzel Abisi, Beyoğlu Rapsodisi, Kavim, Bab-ı Esrar, Elveda Güzel Vatanım, Kırlangıç Çığlığı derken bir de baktım Başkomser Nevzat’ın hayranı olmuşum. Ahmet Ümit sayesinde polisiye romanları okumaktan zevk aldığımı fark ettim.  Çıkan her kitabını da hemen alıp okumaya çalıştım. Aşkımız Eski Bir Roman kitabı da çıktığından beri idefixteki sepetimde duruyordu. Yakın zamanda kitap fuarı olacağını bildiğim için almayı erteliyordum sadece. Fuar başlayınca hemen gidip aldım. Peki niye fuarı bekledin, daha uygun fiyata mı aldın derseniz, internet fiyatıyla bariz bir fark yok aslında. Sadece bu fuarda yeni bir yayın evinden Stefan Zweig’in birkaç kitabını çok çok uygun fiyata aldım. Henüz başlayamadım, umarım çevirisi beni hayal kırıklığına uğratmaz.

Neyse, Ahmet Ümit’in kitabını da roman zannederek almıştım. Ama kitap 3 hikayeden oluşuyor maalesef. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabının yorumlarını okuyanlar neden maalesef dediğimi anlamıştır zaten. Aslında hikaye okumayı severim, polisiye romanları da seviyorum ama polisiye hikayeler beni tatmin etmiyor. Hani okumasam da olur. Çünkü polisiyeyi ayrıntılar için okuyorum ben. Ayrıntılar arasında katili bulmak, cinayet sebebini tahmin etmek zevk veriyor. Oysa polisiye hikayelerde özellikle kısa hikayelerde daha olayın içine giremeden katil ortaya çıkıyor. Olaya şöyle bir kuş bakışı bakıp çıkıyor insan.

Tabii bu kitap 3 hikayeden oluştuğu için kısa hikayelerden bir nebze daha iyi ama bir romanın yerini tutmuyor.

Kitaptaki ilk hikaye, kitaba ismini de veren "Aşkımız Eski Bir Roman", aralarından en beğendiğim hikaye oldu. Siz nasıl hissediyorsunuz bilmiyorum ama ben okuduğum bir kitapta, daha önce okuduğum bir kitabın adını görünce anlamsız bir şekilde mutlu oluyorum. Bu hikayede de beğendiğim birçok kitap adını görmek hemen hikayeye bağladı beni.

Romanlarla, roman karakterleriyle bir cinayeti bağdaştırmak hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Çalıkuşu’ nun Feridesi, Aşk-ı Memnu’ nun Bihter’i, Anna Karenina, Kürk Mantolu Madonna’ nın Maria Puder’i, Notre Dame’ın Kamburu’ ndaki Esmeralda , Agatha Christie… Sizce cinayeti kim işledi dersiniz? 

Öğrenmek için okumaya değer ama diğer hikayeler için bu kadar iddialı bir yorum yapamayacağım. Sadece son hikayede "Çehov’ un Silahı"* prensibinin sonuna kadar kullanıldığını söyleyebilirim.

Ahmet Ümit’i sevenler zaten okuyacaktır bu kitabı ama yazarı hiç okumamış olanlara öncelikli olarak tavsiye edebileceğim bir kitabı değil. İyi okumalar.



* Çehov der ki; eğer bir bölümde duvarda bir tüfek asılı olduğunu söylüyorsanız, ikinci ya da üçüncü bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa tüfek orada olmamalıdır. Ahmet Ümit de buna uyduğu için ortaya çıkan hiçbir karakter boşuna değil, mutlaka olayla bir ilgisi vardır.

15 Ekim 2019 Salı

Cebelavi Sokağı'nın Çocukları - Necib Mahfuz


Uzun zaman önce, -bana göre uzun zaman çünkü neredeyse 2 ay olmuş- Nobel ödüllü bir yazarın kitabını okuduğumdan bahsetmiştim. Aslında kitabı bitireli de yine uzun zaman oldu J ama yazıya dökmem bir hayli gecikti. Çünkü bu arada bir kitabın editörlüğünü yaptım, hala da yapıyorum. Editörlük işi sandığım gibi değilmiş aslında. Nasıl olsa kitap okumayı seviyorum diye düşünmüştüm ama bir kitabı, editörlüğünü yapmak için okumak çok daha farklıymış. Daha zormuş. Size emanet bırakılan çok değerli bir eşyayı ufak dokunuşlarla temizlemeniz gerektiğini düşünün. Hani eşya sizin olsa o kadar dikkatli olamazsınız. Ama inanılmaz zevk aldığımı söyleyebilirim.  İşte bu işle ilgilenince bitirdiğim kitabın yorumunu yazmayı da ertelemek zorunda kaldım. Nihayet bugün yazabildim;

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

Necib Mahfuz’un okuduğum ilk kitabı bu ama son olmayacak sanırım. Bir yazarı ilk kez okuyunca da önce hakkında araştırma yaparım. O yüzden önce yazarı kısaca tanıtayım:

1911 yılında Kahire’de doğan Necib Mahfuz, 1934 yılında Kahire Üniversitesi’nde felsefe eğitimini tamamladı. 1938’de hikâyelerinden oluşan bir derleme yayınlandı. 1959’da yayınladığı Cebelavi Sokağı’nın Çocukları kitabı El Ezher Üniversite’si tarafından yasaklandı. Hatta bir din adamının Necib Mahfuz ile ilgili söylediklerinden dolayı suikast girişimine de uğradı.  (İlk ve tek baskısı 1967’de Lübnan’da yayınlanan kitabın Türkiye macerası da sıkıntılı çünkü Türkçe’ye de yazıldıktan 50 yıl sonra çevrilmiş. ) Necib Mahfuz 40 küsur roman, kısa öykü, film senaryosu ve birkaç tiyatro oyunu yazdı. 1960’lı yıllarda kitaplarında dini irdelemeye başlayınca, kitapları daha felsefi ağırlık kazanmış. Kitabı okurken yazarın bu yönüne özellikle dikkat etmek gerek.

Elimdeki kitap tamamen dine yapılan göndermelerden ibaret.  Aslında kitap insanlığın varoluş serüvenini anlatıyor.

Cebelavi, Mukattam Çölü’nün kıyısında muhteşem bir konakta çocukları İdris, Edhem, Rıdvan ve Abbas’la birlikte yaşamaktadır. Cebelavi mülklerini yönetmesi için büyük oğlu İdris yerine Edhem’i seçince kıyamet kopar. İdris, babasına karşı geldiği için konaktan kovulur. Daha sonra Edhem’i kandırarak Cebelavi’nin yasakladığı bir kitaba ulaşmaya çalışmasını sağlar ve Edhem de karısıyla birlikte konaktan kovulur.

Burada Adem ile Havva’nın şeytan tarafından kandırılıp yasak meyveyi yemesi ve cennetten kovulması olayına gönderme yapılmış. Bu durumda;

Cebelavi= Tanrı
Edhem= Adem
Umayma ( Edhem’in karısı)= Havva
İdris = Şeytan

Sürekli konağa( yani ruhlar alemine) dönmeyi arzulayan Edhem oğullarıyla birlikte konağa yakın bir sokakta yaşamaya başlar. Böylece Cebelavi Sokağı oluşmuş olur. Cebelavi bir gün Edhem’in oğullarından Hümam’ı konağa çağırınca diğer oğlu Kadri kıskanıp kardeşini öldürür. Böylece ilk cinayet işlenmiş olur. ( Habil ile Kabil olayı)

Yıllar geçer, artık kimse Cebelavi’yi görmez, hiç konağından çıkmaz çünkü. Yaşananlar şairlerin ağzından, nesiller boyu aktarılmaya devam eder. Cebelavi’nin mülkünü yönetenler sokak çeteleriyle işbirliği yapınca sokak artık yaşanmaz bir yer haline gelir. Bu durumda da bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulur. Ve sırasıyla;

Halkı kurtarmak için Cebel ( Hz.Musa ), onun kurduğu düzen bozulunca Rıfat ( Hz.İsa )ve sonra Kasım (Hz. Muhammet ) gelir. Her defasında kurulan düzen bozulur çünkü toplumların unutmak gibi bir hastalığı vardır. Kitapta sokağa gelen son kişi Arif’i ise hiçbir peygamberle eşleştiremiyoruz. Adından ve yaptıklarından dolayı bilim ile ilişkilendirebiliriz. Çünkü Arif bir sihir yoluyla kötülüklerin üstesinden gelmeye çalışır. Buradaki sihir aslında bilimsel deneyleri çağrıştırıyor.
Sanırım kitabın en çok tepki alan bölümü de Arif’in bulunduğu bölüm olmuştur. Çünkü Arif istemeden Cebalavi’yi öldürür. Arif de kalıcı bir kurtuluş sağlayamaz ama arkasında insanların sarılacağı bir umut bırakır.

Benim böyle kısaca anlattığım kitabı sadece dinler tarihiyle de eşleştirmek doğru olmaz. Necib Mahfuz kendi ülkesinin sorunlarını metaforlarla, alegorik bir anlatımla dile getirmiştir aslında. Tabi her karakterin simgelediği dini ögeler yüzünden kitaba hala olumsuz yaklaşanlar vardır. Özellikle yazarın Tanrı ile eşleştirdiği Cebelavi’yi sorgulaması çok tepki çekmiştir. Sorgulamaktan çekinenler bu kitabı hiç okumasınlar ama müthiş bir edebi eserden de mahrum kaldıklarını bilsinler.
Kitabın umut dolu son sözleriyle bu yazıya da nokta koyayım. Sırada Ahmet Ümit’in son kitabı “Aşkımız Eski Bir Roman” var. Bu kez arayı çok açmayacağım. İyi okumalar.

Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da.’


Not: Son olarak şunu da yazmak zorundayım. Bu kitabı daha rahat okuyabilmek ve yapılan göndermeleri anlayabilmek  için peygamberler tarihini bilmek gerekiyor. 

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.


23 Ağustos 2019 Cuma

Gözyaşı Şişeleri

Her gittiğim müzede en çok ilgimi çeken şey gözyaşı şişeleri olur. Bu resimdeki şişeler Hierapolis Arkeoloji Müzesi’nden.

Bu şişeler hakkında birden çok rivayet var:

Kimilerine göre; birbirinden ayrı düşen sevgililer, evlatlarından uzak kalan anneler, onlar için döktükleri gözyaşlarını bu şişelere koyarlarmış. Kavuştukları zaman da onlara hediye ederlermiş. Bir mücevher kadar değerliymiş gözyaşı şişeleri.

Kimilerine göre ise, sevdiklerini kaybedenler, ölenin değerini göstermek için gözyaşlarını bu şişelere akıtıp mezara koyarlarmış. Bir süre sonra ölü canlandığında ne kadar önemsendiğini anlayıp sevinirmiş.

Bu şişelerin sembolik olduğunu, içinde gözyaşları olmadığını söyleyen de var. Sebebi ne olursa olsun, çok narin bir eşya gözyaşı şişeleri.

Peki şimdi neden yok bu şişeler?

Gözyaşlarımız minicik bir şişeye akıtılacak kadar çok olmadığı için mi? Belki de sadece gerçek gözyaşları lazımdır bu şişeler için.

Şimdiyse öyle çok yalandan üzülüyoruz ki…
Bugün çocuğunun gözü önünde öldürülen bir anneye üzüldük. O kadar çok üzüldük ki, olay yaşanırken video çekmeyi unutmadık. Hemen telefona sarılıp bol hashtagli paylaşımlar yaptık.

Bugün bitti…
Yarın başka bir şeye daha üzülürüz, gözlerimizde bir damla yaş olmadan.

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra dedim ki, yahu böyle yazdın kalemucu ama gerçekten üzülen , gözyaşı döken insanlar hiç mi yok, herkesin mi üzüntüsü sahte? Elbette vardır ama ben gerçeğiyle sahtesini ayrıt edemiyorum artık, sevginin de acının da.  

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini


Uzun zaman kitap bloglarını, sosyal medyadaki kitap grup sayfalarını meşgul etmiş, hakkında birçok şey yazılmış, neredeyse söylenecek bir şey kalmamış bir kitap Uçurtma Avcısı. Ben de bu kitabı yıllar önce okumuştum aslında. İlk okuduğumda da özellikle son sayfalarında gözyaşlarımı tutamamıştım. Ama bu kez satır aralarındaki Amerika propagandası daha bir gözüme battı. 8 milyondan fazla okunmasında ve hem 2006 hem 2007 de Penguin/ Orange Readers’s Group Ödülü’nü almasında bu propagandanın etkisi ne kadar acaba?

Neyse ben yine de uslu bir okur(!) olup, edebiyatın kirli yüzüne değinmeden kitabı kısaca tanıtayım.
1975 yılında Afganistan’da başlayan hikayede biri peştun biri hazara olan iki çocuğun yaşamı anlatılırken, Afganistan’ın uzun yıllar süren çalkantılı tarihi de aktarılıyor.

Varlıklı bir ailenin oğlu Emir ile onların hizmetine bakan Ali’nin oğlu Hasan… Başlangıçta tek ortak yazgılarının annesiz büyümek olduklarını düşündüğümüz iki arkadaşın sonu yürek parçalayan, iç içe geçen kaderleri okuyanı teslim alan bir akıcılıkla yazılmış.

Bir ayıyla bile güreştiği söylenen babasının aksine, sadece kitaplarla ilgilenen, öyküler yazan bir çocuktur Emir. Emir’in tek isteği babasının gözüne girmektir. Hasan ise Emir’e sonsuz bir sadakat duygusuyla bağlıdır.  

12 yaşına kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaşın kaderleri, uçurtma yarışına katıldıkları gün, Emir’in, Hasan’ın başına gelen felakete seyirci kalmasıyla alt üst olur. Yazarın da dediği gibi bazen bir günde olanlar tüm yaşamın belirleyicisi olur. Bu olaydan sonra kitapta zaman biraz hızlı akar, ülkenin siyaseti allak bullak olur ve 1980 ‘lere geliriz. Emir ve babası Amerika’ya giderler.

Bu bölümden sonra Emir ve babasının Amerika’daki yaşamı anlatılır ama bence burada biraz yazar Amerika’ya iltimas geçmiş. Bir Afgan’ın Amerika’da yaşayabileceği muhtemel sorunlara değinmemiş. Daha çok özgürlükler ülkesi olarak anlatmış Amerika’yı. 

Emir , orada Afgan bir kızla evlenir. Geçmişini bilinç altına iterek sıradan bir hayat yaşamaya çalışır.
Ta ki babasının yakın dostu Rahim Han’dan bir mektup alana kadar. Kader, Emir’in yönünü tekrar Afganistan’a çevirir. Yıllar önceki ihanetinin kefaretini ödemek zorundadır. Afganistan’a gider ve Hasan’la nasıl bir ortak yazgıları olduğunu acı bir şekilde öğrenir. Özellikle bu son kısımlarda gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Kitabın oldukça etkileyici bir sonu var. Özellikle Hasan’ın oğlunun intihar sahnesi beni çok sarstı.

Şimdi gelelim yazarın diğer kitabı Bin Muhteşem Güneş’e.

Adını Saib-i Tebrizi’nin,
Bu kentin ne çatısının aydınlatan aylarını sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi” dizelerinden alan kitap Uçurtma Avcısı gibi Afganistan’ın aynı dönemini anlatıyor. Bu kez kitapta iki kadın kahraman var. Maalesef olaylar kadın ekseninde yazılınca, yaşananlar daha trajik oluyor. 1960’larda başlayan kitapta, evlilik dışı bir çocuk olan ve annesiyle küçük bir kulübede yaşayan Meryem’i tanıyoruz önce. Meryem’in kendinden yaşça büyük Raşit ile evlendirilip Herat’tan Deh-Mazang’a taşınmasıyla, Leyla ile hayatları kesişiyor.

Bu kitapta Afganistan’ın siyasi tarihine daha çok değinilmiş. Zahir Şah’ın devrilmesi, Davud Han’ın öldürülmesi, ülkenin adının Afganistan Demokratik Cumhuriyeti olarak değişmesi ama demokratikliğin maalesef sözde kalması, Sovyetler'in Afganistan’a girişi, Sovyetler'in çekilmesi ama ülkedeki iç savaşın devam etmesi…

Ülkelerin tarihini böyle liste halinde sıralayınca yaşananlar yeterince anlaşılmıyor. İşte bu yüzden edebiyat şart. En büyük arzusu okumak olan Leyla’nın atılan bir bombayla annesiz, babasız , geleceksiz kaldığını, ders kitaplarının başında olması gerekirken, kendinden yaşça büyük, üstelik evli bir adamın ikinci karısı olmak zorunda kaldığını, atılan bomba yüzünden arkadaşlarının parçalanan uzuvlarına şahit olduğunu, sevdiği adama kavuşmanın hayalini bile kurmaya gücünün yetmediğini, gün gelip giydiği burka yüzünden onu tanıyanların olmamasına sevinecek hale düştüğünü, sevmediği bir adamdan doğuracağı çocuğu nasıl bağrına basabileceği duygusuyla mücadelesini, Meryem'in hayal bile kurmadığı küçük dünyasını, bir kadının ruhunun nasıl öldürüleceğini, kısacası savaşın ve sözde demokratik ve sözde dini  idarelerin hayatları nasıl cehenneme çevirdiğini anlamamız için olayları roman kahramanlarının başından geçiyor gibi okumak şart ama bu kahramanların hayali olmadıklarını aklımızın bir köşesine yazarak okumalıyız. Çünkü Afganistan’da Leylalar, Meryemler gerçek.

Ben bu iki kitabı da beğenerek okudum eğer kısa bir kıyaslama yapacak olursak;

Uçurtma Avcısı’nın sonları daha duygu yüklü ve okuru kendine bağlıyor.
Bin Muhteşem Güneş her satırıyla savaşa lanet okutuyor. 
Uçurtma Avcısı’nın bir kısmı Amerika’da geçtiği için savaşın izlerini bir nebze daha az hissediyoruz.
Bin Muhteşem Güneş’te ise tüm olaylar savaşın içinde geçiyor. Yaşanan kıyımlara daha çok tanık oluyoruz. Kadınların hayatını zorlaştıran yönetimin daha çok farkında oluyoruz.

İki kitabın ortak noktalarından biri ise yetimhane müdür Zaman. Önce Bin Muhteşem Güneş’i okursanız, Uçurtma Avcısı’nı okurken, Emir’in Hasan’ın oğlunu aradığı yetimhanede her an Leyla ile Meryem karşınıza çıkacak, bir köşede Tarık, Leyla'yı izleyecek gibi gelebilir size de. Bu ayrıntıyı da beğendim açıkçası.

Şimdi  ise elimde Nobel ödüllü bir  yazarın kitabı var. Bakalım ödülü hak etmiş mi? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.



8 Ağustos 2019 Perşembe

Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar


Halide Edib Adıvar’ın 1936’da yazdığı 80 sayfalık kısa bir roman olan Yolpalas Cinayeti, Şişli’de Yolpalas Malikanesi’nde geçer. Halide Edib’in pek bilinmeyen bu kitabında katil baştan bellidir. Yazar sıradan bir polisiye roman yazmamış, polisiye kitaplarının cazibesi olan katili bulma oyununu baştan reddetmiş, okurun yüzünü bambaşka bir yöne çevirmiştir.

Evet katil bellidir ama kitabın asıl sorusu; bu cinayetin neden işlendiğidir. “Serveti altı rakamdan fazla sayıyla gösterilen” Saltabaşların evinde gerçekleşen cinayet tüm halkın da ilgisini çekmiştir.
Saltabaşların oğullarının dadısı Nadire nam-ı diğer Akkız, şoför Mükerrem’i öldürür , bayan Salatabaş’ı da yaralar. Neden öldürdüğü sorusuna verdiği cevapla, aklının yerinde olmadığına mı, yoksa numara yaptığına mı hükmetmek gerekir Nadire’nin?

Akkız’ın avukatlığını ise Murat Saltabaş’ın yeğeni Rıfkı yapar. İstanbul’un yüksek sosyetesinde başlayan roman, bir aşk hikayesi gibi görünür. O dönem İstanbul’unun kalbur üstü insanlarını anlatır öncelikle yazar. Fakir bir aileden gelen Sacide’nin aniden hayal bile edemeyeceği zenginliğe kavuşmasıyla yaşadığı değişimi, zengin-fakir çatışmasını, yeterli olgunluğa erişmemiş insanların, çabalamadan elde ettiği zenginlikle nasıl bir kişilik değişimi yaşadığını anlatır Halide Edip.
Sacide’nin kavuştuğu zenginliği herkese gösterme merakının ön plana çıkarıldığı kitapta, cinayetin sebebini  mahkemeyi izleyen herkes de bu minvalde düşünür. Oysa şık giyimli kadınların içinden geçip bambaşka bir yola çıkarır bizi yazar.

Yazarın asıl hedefi katilin masumiyetini kanıtlamaktır. Akkız bir cinayet işlemiştir ama cinayetin sebebi onu masum mertebesine sokmaya yetecek midir? Dayısının karısını yaralayan, şoförünü de öldüren bir katili savunan Rıfkı’nın sayesinde öğreniriz tüm gerçekleri. Ayrıca yazar hem toplumsal hem bireysel sorunları da önümüze serer.

Velhasılıkelam, yazıldığı yıla bakıldığında, yenilikçi bir yaklaşımla yazılmış, “öncü” niteliği taşıyan bir kitap var ortada.

Can Yayınları’ndan  okuduğum 2008 baskısında, sadeleştirme yapmak yerine kullanılan kelimeler için dipnot kullanılmasıyla da benden tam not alan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.

Polisiye türünü, edebiyatta nereye koyacağını bilemeyen okurlar özellikle okumalı. Unutmayalım iyi polisiye iyi edebiyattır. Ayrıca, kitabın sonundaki Selim İleri’nin son sözünü okumayı da ihmal etmeyin. Bir sonraki kitapta buluşmak üzere, kitapla kalın.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Şeytan Ayrıntıda Gizlidir - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit’in 2002 yılında yazdığı, içinde 18 hikaye barındıran bir kitap Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabı. Ortalama 10’ar sayfadan oluşan öykülerin hepsi polisiye türünde.

Para için yeğenini öldüren, ikizinin yerine geçip cinayet işleyen, annesini muayene eden doktorun hayatına son veren; normal bir hayat sürerken bir cinnet anında katil olanlar, hayatı hep bu minvalde sürmüş olanlar, uyuşturucu kaçakçıları, taksici katilleri, görevini kötüye kullanan polis memurları, mafya… Her türden ve her sebepten cinayet var öykülerde.

Benim en çok ilgimi çeken ise, Çin İşkencesi adlı hikaye oldu:
Şarkıcıların, futbolcuların, iş adamlarının yani ünlü kişilerin, siyasi liderlerden daha etkili olduğuna inanan, yurt dışında okumuş üç gencin yaptığı bir deneyi anlatıyor Çin İşkencesi. Bu üç genç ünlüleri kaçırıp onları özel bir eğitime tabi tutmak isterler. Bunun için de Şeco adlı bir şarkıcıyı kaçırıp, ona, “Sosyal Laboratuvar” larında eğitim verirler.

Liderlik duygusunun gelişmesi için Wagner dinletirler, Tarkovski’nin Ayna filmini izletirler. Schopenhauer felsefesini öğretirler, Kant okuturlar. Böylece öğrendiklerini geniş halk kitlelerine yaymasını amaçlarlar. Tüm bu bilgi işkencelerinin sonu da kötü biter ama  okumak isteyenlere ipucu olmaması için cinayeti ise es geçiyorum .

Hikayelerin her biri keyifli olsa da, kısa olmaları, sonuca çabuk ulaşılması, bir de arka arkaya hep cinayet, hep olumsuz bir konunun işlenmesi nedeniyle, başlarda aldığım zevk 8.,9. hikayeden sonra düşmeye başladı.

Polisiye romanlarının çok okunmasının en büyük sebebi, katili bulmak için fikir yürütmemiz, katil hiç beklemediğimiz biri çıktığında şaşırmamız, katili doğru tahmin edince de kendimizle gurur duymamızdır. Yani en azından ben polisiye romanlarını katili tahmin etmeyi sevdiğim için okuyorum. Ama Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabında katillerin 2 sayfada belli olması haliyle kitabı sıkıcı hale getiriyor. Tabi yanlış da anlaşılmasın, buradaki her hikayeden bir roman çıkar o ayrı.

Ahmet Ümit’in neredeyse tüm kitaplarını okumuş biri olarak, bu hikayelerde de yer alan Başkomiser Nevzat’ı gayet iyi tanıyorum. Nevzat’ın karısı ve kızı da bir cinayete kurban gitmiştir. Başka kimsesi yoktur. Ama kitaptaki Aşk Ölüme Benzer hikayesinde :

“… Bu delikanlıya bakarken, ilk kez bir zanlının “suçsuz” olabileceğini düşünüyorum; üstelik evinde ele geçirdiğimiz kanıtlara, hatta cinayetleri işlediğini itiraf etmesine karşın. Niye böyle düşündüğümü bilmiyorum; aynı yaşlarda bir oğlum olduğu için mi ?...” diyor Başkomiser Nevzat. Biliyorum Ahmet Ümit' in sıkı takipçileri var.Onlar söylesin. Acaba ben mi yanlış biliyorum ya da  ilerleyen yıllarda yazar Başkomiser Nevzat’a daha acılı bir hayat hikayesi mi yazmak istedi? Her neyse bu ayrıntıyı bir kenara bırakarak son sözümü paylaşayım.

Eğer Ahmet Ümit’i daha önce okumadıysanız bu kitaptan başlamayın. Önce romanlarını okuyun, onların zevkini yaşayın, sonra yazardan biraz sıkılmayı göze aldığınızda bu kitabı okursunuz. Ya da bir yandan kumsalda güneşleneyim bir yandan alem kültürlü birey görsün, elimde bir kitabım olsun ,instagramda da havalı durur ama çok da kafamı yormasın kitap derseniz , hiç vakit kaybetmeyin. İyi okumalar herkese.