13 Haziran 2019 Perşembe

Kitab-ül Hiyel - İhsan Oktay Anar



Bir önceki yazımda insanlık olarak bir arpa boyu yol alabildik mi demiştim ama teknolojik açıdan bakarsak, doğru kullanıldığında hayatımızı kolaylaştıran, kişisel gelişimimize katkı sağlayan internet çağındayız. Mesela karşımıza bir kelime çıkıyor, hemen google bize yardım ediyor. Kelimenin kökeni nedir, hangi anlamlara gelmektedir, örnek cümleler ile birlikte bize istemediğimiz kadar bilgi sunuyor internet alemi. Tembelleşiyor muyuz yoksa, diye sorup bir kısır döngüye girmeden, ben de bu çağın nimetlerinden faydalanıp “hiyel” kelimesinin benim bildiğim anlamı dışındakileri internetten araştırdım.

Ben, hiyeli El-Cezeri ’nin Kitab-ül Hiyel adlı eserinden biliyordum. Yani makine bilgisi, mekanik teknolojisi anlamını. Oysa bir de hilenin çoğulu oluyormuş. Sahtekarlıklar, aldatmacalar anlamına geliyormuş. İhsan Oktay bu iki anlamı da kullanarak kitaba bu ismi vermiştir diye tahmin ediyorum. Zira kendisinin oldukça ironik bir tarzı var. 

İronik yazarımızın kitabını incelemeye geçmeden önce de kimdir bu El –Cezeri bilmekte fayda var.

 1153 yılında Cizre’de doğan, ismini yaşadığı şehirden alan Cezeri, sibernetiğin babası olarak kabul ediliyor. Artuklu Sarayı’nda başmühendis olarak görev yapan Cezeri’ nin kaleme aldığı Kitab-ül Hiyel adlı eserinde birçok makine yer alır. Zamanın harikası lakaplı Cezeri, bilgisayarın temelini atmış bir bilgin ve  robotlar, saatler, su makineleri, şifreli kilitler, şifreli kasalar, otomatik çocuk oyuncakları gibi 60 makinenin mucididir.

Cezeri ’nin kitabındaki makinelerin çalıştığını göstermek için kurulmuş bir sergi de var: Cezeri ’nin Olağanüstü Makineleri Sergisi. Hatta Fatih Altaylı bununla ilgili bir program yaparak Cezeri ’den haberdar olmayan birçok kişinin dikkatini de çekmeyi başarmıştır.

Şimdi biz gelelim İhsan Oktay’ın Kİtab-ül Hiyel’ine:

Kitabın tam adı Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri.
3 bölümden oluşuyor.                                        

1.Bölüm:

Genç bir delikanlı iken “kılınç” dövme sanatına heves edip, demirciler çarşısında çırak olarak işe başlayan Yafes Çelebi’nin yaptığı tuhaf silahla başlıyor maceramız. Hasmına kendini savunma imkânı bırakmayan bu silah yüzünden mesleğinden olan ama daha önce yapılmamış, akıllara durgunluk veren tasarılara devam eden Yafes, mesleğinden men edildikten sonra meyhanelerde geçirir vaktinin çoğunu. Bu sırada El-Cezeri’nin kitabına da sahip olur.
Yafes Çelebi, tasarladığı makineleri padişaha sunmak ister. Bunun için de ihtira beratı yani bir nevi patent alması gerekmektedir. İhtira beratına onay verecek kişi de yabancı değil, diğer kitaplardan da tanıdığımız Uzun İhsan Efendi’dir. (Uzun İhsan Efendi’nin her kitapta karşımıza çıkması hoşuma gidiyor açıkçası, hikâyelerdeki mekân, zaman ne olursa olsun, gözlerimi kapatınca Uzun İhsan Efendi, İhsan Oktay Anar olarak canlanıyor zihnimde. Yazarın, yarattığı hikâyelere Uzun İhsan Efendi olarak dâhil olduğunu düşünmek keyif verici. )


Büyük İskender’in iktidar taşını vaktiyle bulduğu ve kaybettiği yerde ( ki bu cümle sık sık tekrarlanıyor) ihtira beratını nasıl alacağını düşünene Yafes, Uzun İhsan Efendi’nin hiç büyümeyecek hep çocuk kalacak olan, demiri bir hamurmuş gibi eğip bükebilen oğlu Davut’u kaçırır. Bu yolla da istediğini elde edemeyen Yafes, bir denizaltı yaparak, saltanat kayığının karşısında denizden çıkıp  padişahı etkilemeye karar verir.  Yaptığı tahtelbahirin içinde sıkışınca iktidar hırsına ne kadar yenik düştüğünü anlayan Yafes’in yerini kölesi Calud alır.









2.Bölüm

Kitabın birinci kısmının sonlarına doğru hikâyeye dâhil olan Calud ikinci kısmın başkahramanı olur. Yafes’in kölesi olarak başlayan hikâyesi iktidar hırsının ona da bulaşmasıyla devam eder. Calud’a göre iktidarı elde etmenin tek yolu, iktidar taşıyla çalışan devri daim makinesini yapmaktır. Bir yandan ilk gecede hamile bıraktığı eşlerinden doğan ölü çocukları, bahçedeki kuyuya atarken, bir yandan da devri daim makinesiyle tabiattan alacağı öç fikrini büyütür zihninde.
Yafes’in kaçırdığı hep çocuk kalacak olan Davut’a yaptığı işkenceleri düşününce, hak ettiği bir şekilde ölmüş ama ölmeden önce aklındaki fikri yaşatacak bir çırak bulduğu için içi rahat kapanmıştır gözleri Calud’un. Bu çırak 3.bölümün kahramanı Üzeyir’dir.





3.Bölüm

Sokaklarda başıboş gezen çocukların İstanbul Sanayi Mektebi’ne alınmasıyla Üzeyir ve Calud’un yolları kesişir. Mektepteki inanılmaz başarısı arkadaşlarından işkence görmesine neden olunca, Calud’un onu yanına alması kurtuluş gibi gelir Üzeyir’e ama yanılıyordur. Calud, aklındaki fikri kendi öldükten sonra yaşatması için önce Üzeyir’in tüm benliğini yok eder. Bambaşka bir kimliğe bürünen, hayatında hiç dışarı çıkmamış olan Üzeyir, Calud öldükten sonra, devri daim makinesinin sırrını çözmek için girdiği bahçedeki kuyudan kendi kişiliğini kendi yaratarak çıkar.

Kitabın son kısmında yine Uzun İhsan Efendi devreye girer. Tabi burada okur bir zaman problemiyle karşı karşıya kalır ama yazarı tanıyanlar bilir ki İhsan Oktay zamanla da oynamayı sever. O yüzden 3.Selim zamanında yaşayan birinin Sultan Abdülhamit zamanında da yaşıyor olması hata değil yazarın bilinçli oyunlarından biridir.

Kitabın en sevdiğim bölümü ise, son kısımda Uzun İhsan’ın evinde yapılan “tahayyül müsabakası “ oldu. Anlatılan kör hikâyelerini ayrı bir zevkle okudum. İtiraf etmem gerekirse her kitabında ayrı bir mesleğe bürünen İhsan Oktay bu kitapta mühendis olduğu için, makineleri en ince ayrıntısına kadar anlattığı yerler ise biraz sıktı beni.

Kitabı genel olarak değerlendirirsem; özünü,
“Tamburlu kıraathanesine geldiği gün, onun kendinden emin ve kurumlu halini görenler, ister demirden bir piştov olsun, ister etten ve kemikten dev gibi bir köle olsun, sahip olduğu bir güç kaynağının insanı nasıl değiştireceğini oracıkta anlamışlardı.” cümleleriyle ifade edebileceğimiz kitap, kullanılan dil, dine yapılan atıflar, zamanda oynamalarla tam bir İhsan Oktay klasiği. Her kitabını keyifle okuduğum yazar umarım yakında yeni bir kitap çıkarır. İyi okumalar. 

Not: Sosyaledebiyat Dergisi'ndeki hikayemin linkini veriyorum. (Dergi kuralları gereği , hikayeyi burada paylaşamıyorum.) Bakalım blogumu takip edenler, hikayemi nasıl bulacak.





30 Mayıs 2019 Perşembe

Yılanı Öldürseler - Yaşar Kemal


Yaşar Kemal kitabı yazalı 40 yıl geçmiş ama bir arpa boyu yol alabilmiş miyiz bilmiyorum. Aslında geleceğe dair çok karamsar düşüncelere sahip biri değilim. Daima hep daha iyiye gittiğimize ya da en azından geçmişin bu zamandan daha iyi olmadığına inanırım.( Bu düşüncelerim siyasi ya da ekonomik değil, tamamen “insan olabilme” ile ilgili. )

Ama son zamanlarda yaşanan olayları düşününce istemsiz bir şekilde geçmişin özlemini çekiyorum. Çocukluğumu hatırlıyorum. Hava kararıncaya kadar sokakta oynadığımız, anne-babalarımızın bazen nerede olduğumuzu merak bile etmediği zamanlar geliyor aklıma. Yazık, kızım çocukluğunu hiç böyle hatırlayamayacak. Muhtemelen annem ve babam beni parka götürüp başımda nöbet tutarlardı diyecek.  Peki insanlık ne ara çocuklara zarar veren, minicik bedenlerden şehvet duyan bir hale geldi de , çocuklarını cam fanusta yaşatma arzusuyla yandı yürekler.

Hep vardı da , şimdi medya mı gözümüzü açtı? Tüm dünya bir tık ötemizde diye mi her türlü pislikten haberimiz oluyor? Geçmişte de mi kötü niyetlilere kurban gidiyordu çocuklar, kendisinden ayrılmak isteyen kadını öldürüyor muydu evrimini tamamlayamamış insan müsveddeleri. Bu sorular bitmez ama bu erkek egemen dünya, bu ataerkil toplum hiç mi değişmeyecek?

Yaşar Kemal 1976 ‘da yazdığı “Yılanı Öldürseler” kitabıyla işte bu ataerkil yapıyı ilmek ilmek olay örgüsüne eklemiş.  Ben bu kitapla Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabını çok benzettim. Tabi Marquez’in kitabını , Yılanı Öldürseler kitabından 5 yıl sonra yazdığını belirtmeden geçmeyeyim. İki kitapta da olay baştan bellidir. Sonu,  başından belli olan bir kitabı okutabilmek de Yaşar Kemal ve Marquez gibi ustaların işi zaten. Marquez işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayetin önlenememesini konu edinir. Ana sorun yine bacak arası ahlak anlayışıdır. Yaşar Kemal de töre cinayetine kurban gideceği belli olan, üstelik 9 yaşındaki oğlu tarafından öldürülecek olan, Esme’nin kara yazısını anlatır. Esme’nin yazısı karadır ama o kadar güzeldir ki cemali… Allah’ın bin yılda bir yarattığı bu güzelliği öldürmeye kimse yanaşmaz. Gören aşık olur, eli titrer, tetiği çekemez. Halil’in zorla sahip olduğu bu güzelliğin gönlünde başka biri vardır aslında: Abbas.

Abbas bir gece, Esme’nin kocası Halil’i öldürünce, önce Halil’in ailesi sonra tüm köy çalkalanmaya başlar. Söz döner dolaşır Halil’in kanlısının Esme olduğuna varır. Ve ne acıdır ki, tüm bu söylentileri körükleyen, Hasan’ı katil yapan da bir kadındır. Hasan’ın babaannesidir. Babaanne karakteri kitapta ataerkil yapının vücut bulmuş halidir. Yaşar Kemal satır aralarında çok doğu bir düşünceyi yayar aslında. Ataerkil yapının tüm suçlusu biz kadınlarız. Oğullarını dünyanın merkezine koyan kadınlar. Kendi kadınlıklarını unutup, oğullarını kızlarından hep önde tutan kadınlar. Oğullarına davullu zurnalı sünnet düğünü yapıp, küçücük beyinlerine organlarının ne kadar önemli olduğu mesajını yerleştiren kadınlar. Babaannesi de Hasan’ın beynine öyle zehirli  fikirler yerleştirir ki artık Hasan annesini öldürmekten başka çaresi kalmadığına inanır.  Bu arada kitabın bazı bölümleri tekrara düşme gibi algılanabilir ama tüm bunlar aynı cümlelerin Hasan’ın beyninde nasıl yankılandığını okurun iyice anlaması için yapılmış bilinçli bir davranış bence. 

Kitabın diliyle ilgili ise bir şey söylemeye gerek var mı bilemem. Yaşar Kemal sonuçta. Tasvir ustası, gözüyle kartal avlayan bir yazar o. Bu kitabında da Çukurova’yı resmediyor adeta. Resmeden sadece o değil. Kitabın içinde Abidin Dino’nun çizimleri de var. Onlar da ayrı bir tat katmış kitaba.

Eğer daha önce Yaşar Kemal okumadıysanız, bu kitabıyla başlayabilirsiniz. Yazarın diline, üslubuna alıştıktan sonra diğer kitapları çorap söküğü gibi gelecektir zaten.  Kitapla
ilgili hoşuma gitmeyen tek şey ise son iki paragraf oldu. Okuyunca bakalım siz de benim gibi düşünecek misiniz?

Son olarak; Yılanı Öldürseler 1981 yılında Türkan Şoray tarafından sinemaya uyarlanmış. Türkan Şoray hem filmin yönetmenliğini yapmış hem de başrolde oynamış. Müziklerini Zülfü Livaneli’nin yaptığı filmi de mutlaka izleyin. 

Bir sonraki kitap yorumunda görüşmek üzere.

23 Mayıs 2019 Perşembe

Kör Baykuş - Sadık Hidayet

Her sayfası afyon kokan , başı sonu belli olmayan, karakterlerin birbirine dönüştüğü, 88 sayfalık oku oku bitmeyen bir kitap Kör Baykuş.

Kalemdanlar yapıp boyayan kahramanımızın ağzından yazılan kitap, kahramanımızın odasındaki bir oyuktan dışarıdaki bir kadınla bir ihtiyarı görmesiyle başlar.Günlerce gördüğü siluetin hayaliyle yanarken, bir gece kadını karşısında bulur. Kadın onun evine girer, yatağına yatar ve sonra ölür. Kahramanımız ölünün resmini yapmayı da ihmal etmez ama gözlerini bir türlü çizemez ancak cansız bedenin bir anlık gözlerini açmasıyla gözleri kağıda geçirebilir. Gözleri resmettikten sonra artık onun bedenine ihtiyacı da kalmamıştır. Bedeni parçalar , bir bavula koyar ve gömer. Uzun süren sayıklama sayfalarından sonra ise kahramanımız karısından bahsetmeye başlar. Karısı yani süt kardeşiyle nasıl evlenmek zorunda kaldığını, ona olan aşkından nasıl yataklara düştüğünü ama karısının bir kez bile ona yüz vermediğini anlatır. Bu arada karısından sürekli "kahpe" diye bahseder. Karısının birçok aşığı olduğunu ve sefil adamlarla onu aldattığına inanır. Ama tabi bu olaylar cinayetten önce mi sonra mı bilinmiyor. Hatta gerçekten bir kadını kesip gömmüş müdür belli değil. Çünkü kitap aslında bir sayıklamalar yumağı. Geçmiş ve gelecek birbirine karışmış şekilde. Kitaptaki tüm anlatılanları bir afyon perdesinin* arkasından izliyoruz.

Odadaki oyuktan gördüğü ihtiyar , insanın içini ürperten kahkahasıyla farklı rollerde karşımıza çıkıyor. Aslına bakarsanız tüm karakterler tek bir kişiden ibaret, sonunda herkes birbirine dönüşüyor. Kitabı için "özenle hesaplanmış, net ve bilinçli etkilerle dolu, her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" der Sadık Hidayet. Kahramanımızın, ihtiyarın boynunda gördüğü şalın, dönüp dolaşıp tüm karakterlerin boynunda peyda olmasını, herkesin tek kişiye dönüşmesini( bu öyle apaçık bir dönüşüm değil tabi, satır aralarından anlaşılan bir durum) düşünürsek , haksız da değil söylediklerinde.

 Kitabın sarmal yapısı yüzünden de biraz başımız dönüyor açıkçası. Üstelik cümleler o kadar olumsuz ki, okurken insanın yüreğine taş gibi oturuyor mübarek. Peki kahramanımızı bu kadar karamsar yapan nedir? Sadece bir aşk acısı mı? Bence kahramanımızın ( aynı zamanda yazarımızın da) ruhu kötümser. Hayır kötü biri değil, sadece dünya nimetlerinin zevkine varamayan, fazlasıyla iç karartıcı. Bunca karanlık bir karakteri yazmak için de az biraz karamsar olmak gerekir diyerek yazar hakkında bilgi edinmek istedim. Bu kitaptan önce Sadık Hidayet'i tanımıyordum. Neyse ki kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevi kitapta anlatılanlara bakıp da Sadık Hidayet'i yanlış anlamayalım diye yazarın biyografisini yazmış. Demiş ki;

"...Romanında bir kadını koyun gibi boğazlatan bir yazarın , kendi özel hayatında çok hayırsever bir insan olduğunu ve değil bir insandan, bir hayvandan bile kan akıtılmasına bakamadığını bilmek, önemli değil midir? Çocukluğunda bir kere bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra artık hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. Bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı; ben gördüm."

Tabi arkadaşı bunları yazarken ne kadar objektif davranmış bilemeyiz. Kitabın içerdiği şiddete bakarak yazar hakkında net bir yargıya varamasak da, Paris'te günlerce hava gazlı bir ev arayıp, bulduktan sonra da gaz musluğunu açıp intihar etmesinden yola çıkarak epey depresif biri olduğunu söyleyebiliriz.

Kitap 1936'da Bombay' da yayımlanmış. Hatta Sadık Hidayet kitabına İran'da yasaklanmıştır ibaresi koydurmuş. Yasaklanacağının bilincindeymiş yani. Sanırım kitap İran'da hala yasak. İran'da yasaklanmasında şu sözler de etkili olmuştur:

"Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından , vatandaşlarını daha rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum."

" ...Çünkü ben Tanrı' yla , Yüce Varlık'la değil, sevdiğim tanıdığım birisiyle konuşmaktan hoşlanıyordum. Çünkü benim çok yükseğimdeydi Tanrı."

 Neyse ki kitap bizde yasaklı değil ve Behçet Necatigil çevirisiyle okuma lüksüne sahibiz. Kitabın başında Behçet Necatigil'in "Türkçede Çağdaş İran Edebiyatı ve Doğumunun 75.Yılında Sadık Hidayet" adlı bir yazısı da mevcut.

Kitap her ne kadar karamsarlık ötesi bir kitap da olsa , tekrar okuyacağım kitaplar listesine ekledim. Sizin de okumanızı (yaşınız müsaitse) tavsiye ederim.

Kitabın sonundaki biyografide Bozorg Alevi, Hayyam'dan örnekler vermiş. Bu vesileyle bir Hayyam rubaisi bırakayım şuraya, zira kendisiyle sıkı bir gönül bağım vardır.

Varlığın sırları saklı senden, benden,
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin , ne ben,
Bizimki perde arkasında dedi-kodu
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.



*Bu kitabın afyonu özendirmesi ve şimdi benim buraya yazmayacağım kitaptaki  bazı "yaklaşımlar" nedeniyle belli bir yaşın altındaki okurlar için sakıncalı buluyorum.



14 Nisan 2019 Pazar

Sevgili Arsız Ölüm - Latife Tekin


      Kitap yorumlamak riskli bir iş.Kimi kitaptan bilgiler veriyor diye ( şimdilerde bunun adına spoiler diyorlar ama ben taraftar değilim bu kelimenin dilimize yerleşmesine) kimi ise olumsuz yönde etkilenmemek için okumak istemiyor kitap tanıtım yazılarını. Bu yüzden mümkün olduğunca , aynı kitabı anlatan diğer yazıların tekrarı olmaması için, önce diğer blogları, o kitapla ilgili yapılan yorumları okurum. Sevgili Arsız Ölüm kitabı için de birçok farklı yoruma denk geldim. İçlerinde çok talihsiz yorumlar da vardı. Bir kitabı beğenip beğenmemek tamamen kişiseldir ve hiçbir kanıta ihtiyaç duymaz ama edebiyatta yer edindiği kesin olan bir esere berbat demek nasıl bir okurun cümlesidir bilemedim.

       Bloglardan birini okurken, “romanın protagonisti kim acaba diye çok düşündüm” şeklinde bir cümleye denk geldim. Neyse ki google var da protagonist neymiş hemen bakıverdim :)
Kahraman demekmiş...
İçim sızladı. Neden dedim, neden yabancı bir kelime kullanmaya gerek duyar ki insan? (Kahraman kelimesinin kökeninin Farsça, karakter kelimesinin kökeninin Fransızca olduğunu bilinçaltıma iterek.)

       Sonra aynı soruyu ben de düşündüm. Bu romanın kahramanı kim? Yaşadığı köye soba, radyo ,tulumba, otobüs gibi daha önce kimsenin görmediği şeyleri getiren Huvat mı?Huvat’ın son gelişinde yanında getirdiği, köydeki kadınlara hiç benzemeyen Atiye mi?
Doğmadan önce Cinci Memet’in bu kız eksik doğmazsa, başına gelmedik kalmayacak dediği Dirmit mi?

       Benim kahramanım, taşla toprakla konuşan, babasının şehirden getirdiği tulumbayla gönül bağı kuran, dışa kapalı yerde doğmuş özgür ruhlu insanların kötü kaderini yaşayan, içindeki ateşle nereyi yakacağını bilemeyen, heves ettiği her şey elinden alınan, en sonunda şiirlerinden de olan Dirmit kız ama kitap Atiye’nin sonuyla son bulduğu için baş kahraman olarak Atiye’yi gösterebiliriz. Huvat Atiye’yi şehirden getirir ama Atiye köye hemen ayak uydurur. Hatta kitapta bu süreç çok hızlı geçilir ve biz Atiye’nin başka bir yerden geldiğini unutur, onu Alacüvek Köyü’nün bir parçası olarak görmeye başlarız. Atiye köyle öyle bütünleşir ki , kitabın ikinci kısmında şehre taşındıkları zaman asıl oraya yabancı kalır.

       Buradan da anlaşılacağı üzere kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım Aktaş ailesinin köydeki yaşantısını, ikinci kısım ise şehre taşındıktan sonraki hallerini anlatıyor. Birinci kısımda hem batıl inançlar hem de masalsı anlatım yoğun bir şekilde göze çarpıyor. Özellikle kullanılan deyimlerin , kelimelerin çeşitililiği, bunları 25 yaşında biri nasıl yazabilir dedirtiyor insana. Kitabın ikinci kısmında yani şehir yaşantısının anlatıldığı kısımda, Atiye ve Huvat’ın diğer çocuklarının yaşamlarına da dahil oluyoruz. Seyit, Halit, Halit’in karısı Zekiye, Nuğber, Mahmut... Her birinin yaşadığı olayları okuyoruz ama derin psikolojik tahliller yapmıyor yazar , okura bırakıyor bu işi.

       Kitabın ikinci kısmını okurken aklıma Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabı geldi. İki kitap arasında anlatılan konu bakımından oldukça benzerlik var. Köyden kente göç sürecinde bireyin uyum çabasını anlatıyor iki yazar da tabi bir farkla. Orhan Pamuk olayları bir gözlemci olarak anlatırken, Latife Tekin içeriden biri olarak aktarıyor yaşananları. Bu yüzden de Latife Tekin’in kitabında yoksulluk elle tutulur hale gelirken Orhan Pamuk’un kitabında havada asılı kalıyor.

       Üstelik Latife Tekin kitabını büyülü gerçekçiliğin büyüsüne sarıp aktarıyor ki benim en sevdiğim türdür. Büyülü gerçekçiliği Sosyal Edebiyat Dergisi ’ndeki Kitap Nasıl Okunur adlı yazımda da anlatmıştım. Borges ve Marquez bu türün piri olsa da bence Latife Tekin’in bu kitabı da azımsanacak gibi değil. Özellikle köy yaşantısında cinlerin , perilerin sıradanlaştırılması ve Atiye’nin Azrail ile olan kavgaları çok etkileyiciydi. Eğer Latife Tekin'in 1983 yılında yazdığı , aslında otobiyografik bir roman olan bu kitabı okumaya karar verdiyseniz , anlatmaya çalıştığımın kat kat fazlasının kitapta yer aldığını ve bir hurafeler kuyusuna düşmek üzere olduğunuzu bilin.
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. İyi okumalar.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Başucumda Müzik- Kürşat Başar


      Bir kitabı birkaç kez okumak bazı insanlara anlamsız gelirken bazı insanlar için çok önemlidir. Kimin fikri daha doğrudur bilemem. Okuduklarımdan öğrendiğim bir şey varsa o da hayatta çoğu zaman mutlak doğrular olmadığıdır. Benim doğruma gelince; bir kitap onlarca kez okunabilir. Kitapları tekrar okuduğum zaman hep, sonunu biliyorsun ama derler. Oysa ben bir kitabı sonunu öğrenmek için okumam. Okurken bana ne hissettirdiği önemlidir ve aradan geçen zaman hislerimi değiştirebilir. Bu kitabı da ilk kez 2013 yılında okumuştum. İlk okuduğumda çok hüzünlenmiştim. Şimdi hüzünlenmek kelimesi yetmiyor hislerimi anlatmaya. O zaman sadece yaşanan aşkın sonuna üzülmüştüm.Şimdiyse zamanın acımasızlığı da burkuyor yüreğimi.

       Yazarın da dediği gibi insan, çocukken zamanın geçip gidebilen, durdurulamayan bir şey olduğunu anlamıyor. Yaş ilerledikçe ne kadar önemli hale geliyor yılların geçiş hızı oysa.

       Ben bu zamanın acımasızlığını , iç sıkıntısını, hayatın sonu olduğu düşüncesinin yürekte bıraktığı ince sızıyı, akıp giden o nehri durdurmaya kimsenin gücünün yetmediği gerçeğini bu kadar derinden bir de Mücella  kitabında hissetmiştim.

       Başucumda Müzik kitabını ilk okuduğum zaman, gerçek bir hayat hikayesi olduğu için bu kadar etkilendiğimi düşünmüştüm. Sonra kitaptaki kişilerin hayatlarını biraz araştırınca anladım ki bu kitap, Fatin Rüştü Zorlu ile Vesamet Kutlu’nun yaşadıklarını birebir anlatmıyor. Kitaptaki adamla kadının yaşadıklarının eşsizliği, Başar’ın aşka yüklediği anlamların bir sonucu. Açıkçası Fatin Rüştü ile Vesamet Kutlu’nun hayatlarını çok inceleyip, kitabın büyüsünü de bozmak istemedim.
Evli bir bakan ile bir diplomat eşinin yaşadıklarını öyle bir anlatıyor ki Başar, insan tüm o tabuları, ahlak anlayışını bir kenara atıp, yaşanan aşka saygı duyuyor. “İdam ettiler, bitti...Daha çok sorma artık.” sözünü okurken sadece , bu aşkta birinci kadın olup olmadığı bile belli olmayan diplomat eşine üzülüyor insan.

       Kadın o kadar çok seviyor ki adamı...Tüm hayatı onu beklemekle, ayda yılda birkaç kez görüşerek, kendine ait bir hayat kurmadan, sadece onunla görüşeceği günler için yaşamakla geçiyor. Kadının nelerden vazgeçtiğini bilmiyor adam. Nasıl bir ikilemin arasında boğulduğunu, kendini bir hayale kaptırıp, evli değilmiş gibi hissetmeye başladığını , aynı evi paylaştığı kocasının haberi bile olmadan, aynı evin içinde bambaşka bir hayat kurduğunu hiç bilmiyor.

     
       Kadın hep, onunla karşılaşmasını bu aşkın yaşanmak zorunda olmasına bağlıyor. İnsan aşıkken ne kadar mantıksız düşünüyor değil mi? Tüm rastlantıların bir sebebi varmış, ileride mutlaka tekrar karşılaşılıp yarım kalanlar yaşanabilirmiş gibi hissediyor insan. Oysa hayat garip rastlantılar yumağı değil her zaman. Kimi tesadüflerin yaşam içerisinde şaşılacak bir anlamı yok. Bir gün bir sokağa sapar, birini görürsünüz. Ben bu yolu seçmeseydim onunla karşılaşamazdım diye avutursunuz kendinizi. Oysa diğer sokağa dönseydiniz, başka biriyle karşılaşacak, aynı cümleleri yine kuracaktınız. Hayatın hepi topu bu işte.

       Kürşat Başar, hem ancak yazıya dökülünce yüce bir duyguya dönüşen yasak bir aşkı hem de arka planda Türkiye’de, dünyada neler olup bittiğini anlatıyor.  Siyaset, sinema ve sanat dünyasında yaşanan gelişmeleri ustaca yerleştiriyor satır aralarına yazar.
      
       Bu kitaptan bana kalan , aşkın yaşandığı zaman değil, yazıldığı zaman daha güzel olduğu ve hayatın önünde sonunda biteceği gerçeği...

       Evet hayat bir gün bitecek. Çocuklarımız büyüyecek, belki hiç kabullenemeyeceğimiz bir anlayışa bürünecek toplum, filmler eski tadı vermeyecek, unutamayız sandığımız kalp ağrılarının sızısı bile kalmayacak. Ellerimiz buruş buruş, yüzümüzde çizgiler, “daha dün bu sokaklarda koşuyordum ben” deyip, pencere önlerinde güneşimizin batacağı günü bekleyeceğiz. Dönmeyen sevgililerin, tutulamayan sözlerin aksine o güneş bir gün mutlaka bizim için de batacak.

       O gün gelene dek, nasıl hissediyorsanız öyle davranın. Ama hep güzel şeyler hissedin. Yaşanan şeylerin pişmanlığı elbet bir gün geçiyor da yaşanamayanların sızısı hep kalıyor. Güneşiniz battığında, yaşayamadığınız için pişman olduğunuz hiçbir şey olmaması dileğiyle...

       Not: Bazı kitaplar için, ben beğendim ama bilmem siz beğenir misiniz, ya da benim hoşuma gitmedi ama siz yine de okuyun derim. Bu kitap içinse mutlaka okuyun diyorum. Başucunuzdan müzik eksilmesin.

24 Şubat 2019 Pazar

İtiraf- İskender Pala


Bu kitabın özüne inebilmek için önce kısaca tanımamız gereken biri var: Molla Lütfi.

15.yüzyılda (Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıd döneminde) yaşamış ve Ali Kuşçu’ nun talebeliğini yapmış olan Molla Lütfi, Fatih’in özel kütüphanesinin başına getirilmiş, böylece birçok değerli esere ulaşarak, farklı bilimleri öğrenmiştir. Birçok eseri bulunan Molla Lütfi, bir eserinde Eski Mısır ve Yunan matematikçilerinin üzerinde çalıştığı Delos problemini* de konu edinmiştir.

Pozitif bilimle ilgilenen, Fatih’le şakalaşacak kadar yakınlık kuran (sonra araları bozulmuştur), dönemin veziri Sinan Paşa’nın dostu, yaşadığı devrin bilginlerini eleştirmekten çekinmeyen Mola Lütfi, 23 Ocak 1495 tarihinde zındıklık ve ilhad suçlamasıyla boynu vurularak idam edilmiştir.

Şimdi gelelim kitaba,

Henüz 9 yaşındayken anne ve babasını bir savaşta kaybeden Ornio’nun Tanrıya ve Büyük Kartal’a(Fatih Sultan Mehmet) karşı giriştiği mücadeleyi, Yavuz Sultan Selim’e anlatmasıyla başlar kitap. Ornio’nun misyonu olandelinecek bir gemi, tamir edilecek bir duvar ve öldürecek bir çocuk varsözünün neredeyse her sayfada tekrarlandığı kitap, Ornio’nun Osmanlı ulemasının arasına sızıp gemide delik açma çabalarını anlatıyor bize. Amacına ulaşmak için bir basamak olarak gördüğü Molla Lütfi’nin talebeliğini yapmaya başlayan Ornio bu amaç uğrunda neler yapmaz ki...

Aşere-i Muhabbese (on habis insan) adlı bir örgüt kurar. Molla Lütfi’nin hırslı ve kibirli fıtratından yararlanıp, alimler arasına nifak sokar. Molla Lütfi’nin vaazlarda söylediği cümleleri cımbızla seçip, yanlış anlaşılmaya yol açacak şekilde tüm halka yayar. Çünkü, dinin alimler arasında değil de halk arasında tartışılmaya başlandığı anda insanların birbirine düşman olduğunu anlar.

İmzasız mektuplarla ulemayı birbirine düşürür. Hatta bu mektup yazma işini abartarak Fransa Kralı’na Cem Sultan için Beyazıd Sultan’dan aldığı fidyeyi arttırmasını yazar.

Molla Lütfi’nin Sinan Paşa’yla sürgüne gönderilmesinin ardından Venedik’e gidip, Bellini’nin yardımcısı olarak döner. Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmasına yardım eder. Fatih’e bu kadar yaklaşmışken de onu zehirlemeye çalışır.

Molla Lütfi’nin söylemediği sözler yüzünden yargılanmaya başlamasıyla da, herhangi bir yolsuzluğun sızamayacağı kadar sağlam olan Osmalı hukuk sistemini bozmak için elinden geleni yapar. Molla lütfi’nin zındıklık suçlamasıyla idam edilmesini ister. Böylece Osmanlı alimlerinin yüreğine zındıklık korkusunun yerleşip, ilim hayatının gelişmesine ve özgür fikirlerin ifade edilmesine mani olmaya çalışır.

Kitabın sonlarına doğru Ornio’nun nasıl yakalandığının uyandırdığı merakı saymazsam , çok sık tekrara düşen, İskender Pala’nın diğer kitaplarıyla kıyaslanamayacak kadar dili hafif ama etkisi az bir kitap var karşımızda. Kitabın vermek istediği mesaj ve günümüzde de hiçbir şeyin değişmediğini açıkça gösterebilmesi çok isabetli olsa da Pala’dan beklediğim seviyede bir kitap değildi. En azından okuduğum , Katre-i Matem, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Karun ve Anarşist, Efsane, Şah ve Sultan kitapları arasında bir sıralama yapacak olursam , İtiraf en sonda yer alır maalesef.

Aslında kitabın tek handikapı onu Pala’nın yazmış olması. Bu kitabı başka biri yazmış olsaydı, biraz tekrara düşmüş ama ne kadar doğru bir konu seçmiş, içinde ne kadar doğru mesajlar var derdim. Ama yazar Pala olunca benim beklentim epey yükseliyor.

Pala’yı okumayı istiyor ama dili çok ağırdır söyleminden ötürü çekiniyorsanız, bu kitap size göre. Emin olun oldukça rahat okuyacaksınız.




Delos Problemi: Problemin tarihçesi ile ilgili farklı hikayeler mevcut ama benim en çok hoşuma giden şu :
Vebayla mücadele eden Delos halkı, Apollon rahibine müracaat eder ve salgının geçmesi için sunak taşını iki katına çıkarmaları gerektiği cevabını alırlar. Mimarlarla bu iş çözülemeyince, Platon’dan yardım isterler. Bu arada aslında Apollon rahibinin amacı, Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerinin söylemektir. Neyse sonuçta Platon orta orantı ile sorunun çözüleceğini ifade eder. Molla Lütfi bu hikayeye dayanarak bir eser yazar. Küpün 2 kat yapılmasının , yanına başka bir küp ilave etmek demek olmadığını, küpü 8 defa büyütmek demek olduğunu açıklar.

31 Ocak 2019 Perşembe

Su- Toprak- Hava- Buket Uzuner

        Buket Uzuner'in 2012 yılında başladığı Tabiat Dörtlemesinin ilk kitabı Su’ydu. 2015 yılında Toprak, 2018’de ise Hava kitabı çıktı. 4.kitap olan Ateş’i yazmak için hazırlıklara başlayan Uzuner bu kez Mardin’den seslenecek bize.

       Gazeteci Defne Kaman'ın kaybolmasıyla başlayan Su kitabında, Defne Kaman'ı , anneannesi Umay Bayülgen’i , dünyanın en güzel esmeri Tasvir’e imkansız bir aşkla bağlanan Komiser Ümit’i, dükkanından neredeyse hiç çıkmayan Sahaf Semahat’i tanıyoruz. Üç kitapta da Defne’nin annesi ve kız kardeşi var ama hep arka plandalar. Çünkü Defne, annesi tarafından kabullenilememiş, annesinin kafasında oluşturduğu evlat kavramından oldukça uzak, aykırı, uyumsuz bir kız.Diğer iki kitapta olduğu gibi Su kitabının da özünü Şamanizm oluşturuyor.

       Türklerin İslamiyeti kabul etmeden önceki inanç sistemi olduğu söylenen, farklı coğrafyalarda , farklı şekillerde ortaya çıkan Şamanizm konusunda aslında ortak bir fikir birliğine varılmamıştır. Bir kesim, şamanlığın büyücülük olduğunu, Türklerin inanç sistemiyle hiç alakası olmadığını söylemektedir. Lakin ben Uzuner’in anlattığı şamanlığı oldukça sevdim. Bir kere kadın egemen bir inanç sistemi. :)Kam olabilmek için kadın olmak gerekiyor ve bir erkek kam olmak isterse kadın giysileriyle tören yapıyor. Tabi bunlar kitaptaki şamanlığın kuralları.

       İşte Defne’nin anneannesi de bir “kam”dır.70’ine yaklaştığı halde dinç, beyaz saçları iki yandan örgülü, püsküllü kıyafetleriyle bizim 70'lik nine anlayışımızın çok ötesinde, özü sözü bir, eli hikmetli, dili kıymetli, her an bir mucize yaratabilecek kapasitede bir eczacıdır Umay nine.Doğumunda, yaz sıcağında evlerinin bahçesindeki defne ağacına yıldırım düşmesiyle başlayan olayların hepsi, Defne’nin Umay Nineden sonra kam olacağını gösterir. Ve Umay Bayülgen, torununu özel olarak yetiştirir.

       Bir gazeteci olarak kadın cinayetleri, HES’ler, çocuk gelinler, sendikasız işçiler, Türkiye’de türleri tehlikede olan canlıların korunması üzerine yazılar yazan Defne, bir yaz günü bindiği Barış Manço vapurundan bir daha inmez. Denizin ortasında adeta yok olmuştur.

       Başı dertte olan Defne, kurtulabilmek için Komiser Ümit’e fantastik bir yolla-burada gerçeklik kavramından uzaklaşıyoruz artık- şifreler gönderir. Komiser Ümit ve Hava kitabında kendisiyle ilgili detaylı bilgi edineceğimiz Sahaf Semahat bu şifrelerin Kutadgu Bilig’den dizeler olduğunu anlarlar. (Böylece Yusuf Has Hacip’in yazdığı eser sadece sınavlarda çıkan birer soru olmaktan kurtulur bence. Çünkü eminim bu kitabı her okuyan ya bu eserde neler de varmış diye bir araştırma içine girecektir.)

       Tüm bu olayların arasına Türkiye’deki sorunları serpiştirmeyi de unutmamış Uzuner. Alevi-sünni çatışmasını, kadının toplumdaki değerini, küresel ısınmanın bizi nasıl etkilediğini, kaynaklarımıza sahip çıkmazsak neler olacağını da satır aralarına eklemiş.Hem gerçekçi hem fantastik özellikler taşıyan Su kitabı, Defne’nin bulunmasıyla sona eriyor ama kitabın sonunda Toprak kitabının nerede geçeceğinin işaretini de veriyor yazar.

Toprak kitabına gelince bu kez olaylar Çorum’da geçiyor. Defne’nin yine kaybolmasıyla başlayan kitapta, 1.kitaptan farklı olarak, Rehber Kemal ve oğlu Karaca, vali, emniyet müdürü, Defne’nin babası Akın Kaman,Profesör Güneş Aytan da katılıyor kadroya.
Rehber Kemal ve oğlu Karaca’nın olduğu bölümlerde , Kemal’in geçmişini, hayata bakışını,baba-oğul çatışmasını izliyoruz.
Defne Çorum’da yıllar önce kendisini bırakıp giden babasıyla yüzleşiyor ve hayatının en büyük sınavını veriyor.Bir yandan üzülen Defne, öbür yandan yıllar sonra içindeki periyi uyandıran bir adama rastladığı için mutluluktan uçuyor.
Su ile Toprak kitabını karşılaştıracak olursak; Toprak kitabı daha didaktik bir kitap olmuş. Neyse ki yazarın anlatıcılıktaki başarısı bu didaktikliğin kitabı olumsuz etkilemesine izin vermemiş. Ama kitap öğreticilikte tavan yapmış durumda. Neler öğretmiyor ki kitap bize:Virginia Woolf’den Sylvia Plath'a , slow food hareketinden,Erlik Han’a, Çorum Müzesi’nin özelliklerinden, dark.webe kadar birçok konuda bilgilendiriyor bizi karakterler. Sadece öğretmiyor Uzuner aynı zamanda,yıllardır inandığımız şeyleri de sorgulatıyor.
Türklerin neden Arap alfabesini terk ettiğinden ziyade, niçin kendi alfabelerini bırakıp da Arap alfabesine geçmek durumunda kaldıklarına, Gutenberg ile Müteferrika arasındaki 289 yılda neleri kaçırmış olabileceğimize dikkat çekiyor.

Gelelim Hava kitabına; diğer iki kitaptan farklı olarak Defne kitabın başında kaybolmuyor. Bu kez hakkında açılan nükleer santraller ve iklim değişikliği davası için Kayser’ye gidiyor Defne ve ailesi.
Kitabın başında Defne’nin gördüğü rüyada yer alan, Jan Dark, Sokrates, Pir Sultan Abdal, Galilei’nin ortak noktası, hepsinin kendilerine dayatılan şeylere baş kaldırmalarıdır. Tabi Galilei idamdan kurtulmak için inkar etmiş ama kendi dilinde yine de dönüyor diyerek, aslında fikirlerinden vazgeçmediğini göstermiştir. İşte Hava kitabı da, kendi fikirlerinden ne olursa olsun vazgeçmeme üzerine kurulmuş. Olaylar Kayseri’de geçince, adı sonradan değiştirilerek Selçuklu Uygarlığı Müzesi olan Gevher Nesibe Şifahanesi ve Anadolu’ daki İlk Tıp Okulu’ nu da tanımış oluyoruz.

Su kitabında esas kahramanları, Toprak’ta Kemal ve Karaca’yı tanımıştık. Hava kitabında ise sahaf Semahat’in geçmişi ortaya çıkıyor. Semahat’in geçmişinde ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri olan bir aile dramı yatıyor. Su kitabında asıl adı Sema diye geçen Semahat’in , Hava kitabında gerçek adının Bahar diye anılmasını ben hoş gördüm. Bilmem siz bu hataya takılır mısınız? Ayrıca yine Hava kitabında ufak bir mantık hatası da yakaladım ama ben söylemeyeyim siz bulun onu.

       Neyse lafı daha fazla uzatmayayım. Tüm kitapları bir araya getirince anlıyoruz ki;
-İklim değişikliği Dünya’nın ve tabi Türkiye’nin ivedilikle incelemesi ve artık geçerli önlemler alması gereken bir durumdur.
-Türkiye’de aile içi tacizler zannetiğimizden daha çok can yakmaktadır.
-Enerji, buharlı makinelerin icadından sonra devletler için en büyük güç meselesi haline gelmiştir. Yani enerjiye sahip olan iktidara da sahip olur.
- Üç kitapta da bir hayvan kılığına giren yani “don değiştiren” Defne, her can değerlidir sözünü kalbimize kazımaya çalışıyor.

Hava kitabının en sevdiğim kısmıyla da yazıma bir son vereyim artık.

Bak evladım, söylediğin gibi soyunda güzel insanlar olduğu besbelli, ama önemli olan soyumuz kadar kim olduğumuz yani nasıl bir insan olduğumuzdur. Sonuçta bu dünyadan geçip giderken geride sadece şu kalır: Toprağa bir ağaç mı diktin, yoksa oradan ağaç mı söktün? Hak mı yedin, hak mı dağıttın? Gönül mü kurdun, gönüller mi yıktın? Hayat bu kadar sade ve basittir oğlum.”