29 Aralık 2018 Cumartesi

Sönmüş Yıldızlar - Reşat Nuri Güntekin


       21 kısa hikayeden oluşan “Sönmüş Yıldızlar” kitabını bitirdiğimde aklıma ilk gelen Yeşilçam filmleri oldu. Siz sever misiniz bilmem ama bizim evde Yeşilçam filmleri oldukça revaçta. Cuma ve cumartesi geceleri izlediğimiz filmlerden biri mutlaka Türk filmi olur. Kızımızı da alıştırdık. 7 yaşında ama Zeki Müren’in Kırık Plak filmini sevecek, sürekli Mavi Boncuk şarkısını dinlemek isteyecek kadar Türk filmi hayranı artık. :)
İzlediğimiz filmlerin çoğunda arka plandaki İstanbul’un sakin haline, evlerin arasındaki arazilerin genişliğine bakıp, zamanın şehirleri nasıl etkilediğine tanık oluruz. Yanlış anlaşılmalar sonucu ayrılan aşıklara üzülür, kavuştuklarında onlarla birlikte  mutlu oluruz. Yeşilçam bizi aşkların temiz, saf olduğu zamanlara götürür her defasında.
İşte Reşat Nuri de bende aynı etkiyi yaratıyor. Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Kızılcık Dalları...Hepsinde huzur buldum.Tabi en çok Çalıkuşu beni etkilemiştir ama bu hikayeler de sanki küçük birer Çalıkuşu etkisi yarattı.

       Kitabın ilk 6 hikayesi mektup şeklinde, (En sevdiğim türdür mektup. Çünkü yazar tamamen başka bir kişiliğe bürünür ve tüm duygularını açar bize.)10’u tiyatro, oyun tarzında yazılmış.
Tüm hikayelerin ortak noktası kadın erkek ilişkilerini konu edinmiş olması. Gözyaşları, evlilik kararları, hayal kırıklıkları ile dolu bu hikayeleri siz de benim kadar beğenerek okursunuz umarım. Hikayelerin hepsiyle ilgili tek tek bilgi vermek yerine, en beğendiğim iki tanesini sizinle paylaşayım. Bakalım sizin beğenileriniz benimkiyle aynı olacak mı?

Nisan Güneşi

       Sanırım beni en çok etkileyen hikaye buydu. Tüm hikayelerin genelinde bir karamsarlık, kasvetli bir hava var aslında ama bu hikayenin karamsarlığı bittikten sonra başlıyor benim için. Hikayeyi bitirdikten sonra da hala kahramanları kafamda yaşattığım için de diğer hikayelerden bir adım öne çıktı kalbimde. Kudret Bey ile Feridun Bey’in 30 sene öncesine dayanan hikayesinde öyle bir gönül kırgınlığı var ki, düşünün kitap yazılalı neredeyse 100 yıl olmuş ben hala Feridun Bey’e üzülüyorum.

       Kudret Bey’in Feridun Bey’e söylediği küçük bir yalan, Feridun Bey’in bir ömür mutsuz olmasına, tüm hayatını yalnız geçirmesine neden olur. Üstelik gerçekleri hiçbir zaman öğrenemez. Kudret Bey ise söylediği yalanın açtığı yaraları fark etmeden geçirir yıllarını. Öğrendiğinde ise artık yapacak bir şey kalmamıştır. Düşünsenize birine bir yalan söylüyorsunuz, ufacık, zararsız zannettiğiniz. Sizin yalanınız, karşınızdakinin en acı gerçeğine dönüyor birden. Bir ömrü, gerçek zannettiği bir yalan uğruna heba ediyor. Ve yazarımız da söylenen sözlerin telafisi olmayan yaralar açabileceğini, çok beğendiğim o naif diliyle kalbimize kazıyor.

Sevda ve Mantık

       Gençliğini kitaplara vakfetmiş olan Feridun, kendisiyle evlendirmek istedikleri kızla mutlu olup olamayacaklarını anlamak için, genç kıza sorular sorarak, onun “mizaç ve temayülatı” hakkında tetkik yapmak ister. Saniha’ nın vereceği cevaplara göre evlenip evlenmeyeceklerini açıklayacaktır. Saniha’ya evlendikten sonra nasıl yaşamak istediğini, eşinin servetinin ne derece olmasını düşündüğünü, eşinin hangi meslekten olmasını istediğini sorar. Aldığı cevaplarla anlar ki, Saniha’nın hayallerindeki eş adayının kendisi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ama Saniha’nın son sözü her şeyi değiştirir. Saniha der ki;

       “Birbirine iki süt damlası gibi benzeyen iki genç kız tasavvur ediniz... Bunlardan birisi sizi servetiniz, şöhretiniz, vadedeceğiniz parlak hayat, çehreniz, zekanız için istiyor, öteki sizi bu bahsettiğiniz meziyetlere malik insanların hepsine tercih ediyor... Siz, bu ikinciyi tercihte tereddüt edecek kadar kalpsiz ve az zeki misiniz?”

       Sizce Saniha haklı mı? Tüm hayallerinizin tam aksinde biriyle bir ömür geçirmek, sevdanın bir nişanesi midir? Yoksa bir ömür çekilecek mutsuzluğun akılsızca atılmış ilk adımları mı?
Sevda ve mantık iki ayrı kefeye koyulursa hangisi ağır çeker? Hem var mıdır bunu ölçecek kadar hassas bir terazi? Ya da hayallerindeki insana sevdalanamayan bahtsızların , sevdalandıklarını hayal etmekten başka çareleri yok mudur? Veyahut sevda var mıdır ki biz onu bir de mantıkla karşılaştırabilelim. Kalbinizi paramparça edenlere duyduğunuz şeyse sevda, varsın olmasın. Kapatalım kalbimizi. Kilit vuralım.Almayalım kimseyi içeriye. Olur da nereden geldiği belli olmayan bir ok gibi saplandıysa, o çıkıp gitmeden önce siz zorla sökün, kalbinizi parçalamak pahasına çıkarın o oku. İzinin acısı bir ömür yeter zaten.

       Neyse ben daha fazla dibe sürüklenmeden başka bir hayata yelken açayım. Bu kez yolculuğumda Buket Uzuner eşlik edecek bana. Tabiat dörtlemesinin üçüncü kitabı Hava ile karşınızda olacağım. İyi okumalar.


6 Kasım 2018 Salı

Kontrat - Ş.Serda KAYMAN


       Sanırım bu kitabı yorumlamadan önce itiraf etmem gereken bir şey var. Çok uzun zaman önce, fantastik-korku kitapları okuyan bir arkadaşımın elindeki kitaba bakıp burun kıvırmıştım. Çok şey bildiğimi, çok okuduğumu hatta en iyi kitapları , en iyi yazarları okuduğumu düşündüğüm bir dönemdi. Ah gençlik işte.:) Sonra, zaman geçtikçe, okuduğum her kitap benliğimdeki bir açığı kapattıkça, o eksiklik duygusunun hiç azalmadığını, okudukça arttığını , öğrenecek daha çok şey olduğunu, insanın hayata dair kesin çizgileri olmasının, görebilmeyi nasıl etkiledğini farketmeye başladım. Farklı türdeki kitaplara ön yargıyla yaklaşmamak gerektiğini anladım ama fantastik- korku-gerilim kitaplarını okumak için de özel bir çaba sarfetmedim. Okuduğum ilk korku-gerilim kitabı Stephen King’in “Çılgınlığın Ötesi”ydi. Fantastik türde ise Yüzüklerin Efendisi ve Taht Oyunları’nı okudum. Bu konuda bizim yazarlarımıza hiç şans tanımadım açıkçası. Çünkü Türk Edebiyatı’nda bu tarzın hakkının verilmediği algısını bir türlü aşamadım. Ve bu algıya sahip olan tek kişi de değilim sanırım.

       1920’lerde edebiyatımıza girmiş olan korku türü 2000’lere kadar neredeyse hiç ilgi görmemiş. Türk masallarına, mitolojisine baktığımzda aslında korku türünde ilk sıralarda yer almamız gerekirken, biz bu birikimimizi yazıda değil sözel dilde kullanmışız. Hepimizin zihninde tüylerini diken diken eden cin-peri hikayeleri var ama bu bir türlü batının gotik edebiyatına evrilememiş. Son zamanlarda ise gençlerin ilgisi bu türü canlandıracak nitelikte. Son dönem korku-gerilim-fantastik türde yazılan kitapların aralarında elbette çok acemice yazılmış, bir taklitten ibaret kalmış olanlar vardır. Ama bu türü sağlam bir gotik edebiyata dönüştürecek kitaplar da çıkıyordur muhakkak. Sanırım burada en çok iş, eleştirmenlere, araştırmacılara ve farklı yazarlara şan verebilen okurlara düşüyor. İyi yazılmış her tür kitap iyi edebiyattır düsturunu benimsersek, birkaç yıl sonra “Yerli Gotik Edebiyatı” şaha kalkacaktır.

       Şimdi biz gelelim Kontrat kitabına;

       Halasının ölümünden sonra, onun anısını onurlandırmak için bir haftalığına halasının evine yerleşen Pelin’in, ailesinin altı nesildir sürdürdüğü, o arazide yaşayan yedi kadim varlığın rızasının alınmasıyla gerçekleşen anlaşmayı kabul etmesiyle başlıyor olaylar. Her varlığın ( ya da yaratığın mı demeli) rızasını almak için onların isteklerini yerine getirmeye çalışan Pelin, bizi başımıza gelse oracıkta düşüp bayılacağımız olayların içine sürüklüyor. Kimi yerde karanlık bir ormanda, kimi yerde bir göletin dibinde, suyun altında birbirinden ilginç, kıvrak bir zekanın ürünü olan yaratıklarla mücadele ediyor. Yazar, keşke birkaç yerde daha kullansaymış dediğim ,bu kadim varlıklar için özel bir dil de yaratmış. Olaylar sadece Pelin’in yaşadıklarıyla da sınırlı değil. Pelin’in komşusu Safiye’nin ağzından, o arazideki diğer ailelerin hangi şartları kabul ederek anlaşmaya dahil olduklarını, neler yaşadıklarını da öğreniyoruz. Bazı ailelerin “bir şeye sahip olmak için, sahip olduğu başka bir şeyden vazgeçme” temeline dayanan anlaşmasını okurken, vazgeçtikleri şeyler için kimi yerde dehşete düştüm kimi yerde üzüldüm. Kitapta en çok, bitkilerden ömür uzatan içecekler yapan, insanların göremediklerini gören Safiye ile, Pelin’e yaratıklarla mücadelesinde yardım eden ceviz ağacı karakterini sevdim.

       Kitabın temeli eski Türk efsanelerine dayanıyor olsa da, hikayedeki yaratıkların daha “bizden” olmalarını bekledim açıkçası. Çünkü emek vererek yazan ( ki benim bir kitabı beğenmemdeki ilk kriterdir) ve zekice kurgu oluşturabilen bir yazarın kaleminden, ayakları ters dönmüş, birçok insanın adını anmaktan korkup üç harfliler dediği, incir ağacının altında düğün yapan cinleri, yeni doğum yapmış kadınlara musallat olan albastıları, karabasanları okumak istiyorum. Bu konuda sahip olduğumuz geniş kültürü kullanmak gerektiğine inanıyorum. Belki bir sonraki kitabında kendi kültürümüzün korku öğelerini daha çok kullanır da, benim gibi Türk Edebiyatı sevdalılarının da fantastik edebiyat okumasına vesile olmuş olur.

       Kitabı okumak isteyenlerin hevesini kaçırmamak için fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Kitabı gerçekten beğenerek okudum fakat hoşuma gitmeyen iki şey vardı: Birincisi Pelin-Selin isimleri. Belki ben hala katı kurallarını tam olarak aşamayan biri olduğum için beni olmusuz etkilemiştir belki siz buna hiç takılmayacaksınızdır. Bu kitap öyle her önüne gelenin watpatta yazdığı bir fantastik kitap denemelerinden biri değil. Elimizde gerçek bir korku kitabı var.O yüzden karakter isimleri içime sinmedi. İkincisi ise Selin karakterinin bir iki yerde “gidicem, kalıcam” demesiydi ki onun karakterindeki insan muhakkak böyle konuşur ama yazı dilinde olmaması gerektiğine inanıyorum. Ah işte ön yargılar, çizgiler öyle kolay değişmiyor.

       Tabi şimdi bu benim açımdan olumsuz olan birçok okurun hiç takılmayacağı iki örneğe bakıp başta yazdıklarımı es geçmeyin. Kitabın diliyle ilgili yanlış bir algıya kapılmayın diye kitaptan kısa birkaç alıntı* yaparak yazımı noktalıyorum ve yazarın yeni kitabını heyecanla bekliyorum.

       
Sigun ve Gökkurt’un soyundan gelenler insan görüntüsündeydi, ama normal bir insandan çok daha cesur, çok daha güçlü ve çok daha zekiydi. Dünyayı fethedecek kadar ütün bir soydu.Dilediklerinde gerçek formları olan altın bir geyik veya gümüş bir kurt suretine bürünebilirlerdi. İlk nesiller kendilerine eş olarak normal insanları seçtiler. Böylece o özel kan zamanla seyreldi. Sahip oldukları özellikler de onunla birlikte azaldı, ama derler ki içlerinden bazıları eş olarak yasaklanmış olmasına karşın birbirlerini seçtiler ve saf kanı sürdürmeye devam ettiler. Bu saf kanlar, soyun diğer kolundan gizlenmek ve kendi hükümdarlıklarını kurmak için Anadolu’ya ve buradan da Avrupa ve Afrika’ya doğru göç ettiler. Binlerce yıldır da Anadolu’da ve diğer göç alanlarında yaşayan milletlerin efsanelerine konu oldular, hatta pek çok eski dinde tanrı olarak tapınıldılar. “
" Orman, göz gözü görmeyecek kadar karanlıktı. Ayağını bastığı yeri nasıl göreceğini düşünürken önünde uçuşan güve kelebeğinin kanatları sarı bir ışık ile parıldadı. Kanatlarını her çırpışında sanki etrafındaki havayı yakıyormuş gibi ışıktan bir iz bırakarak yolu aydınlattı. Diğer güve kelebekleri de aynı şeyi yaptılar ve ışık saçmaya başladılar. Böylece, dört bir tarafını saran ışığın içinde, öndeki güve kelebeğinin rehberliğinde ormanın derinliklerine doğru inmeye başladı."


* Alıntıları bilerek en heyecanlı yerlerden yapmadım ki okurlara ip ucu niteliğinde olmasın. Sadece yazarın dilinin akıcılığını görün istedim.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Suskunlar - İhsan Oktay Anar



Adı Suskunlar olan bir romanın belkemiğinin musiki olması ancak İhsan Oktay Anar’a yakışır bir ironi. Karşımızda yine, birkaç cümleyle özetlenemeyecek, ne kadar anlatılsa da, detay verilse de lezzetinden hiçbir şey kaybetmeyecek bir kitap var. Daha önce Amat kitabının yorumunu yaparken, bu kitabı yazmak için denizde doğmalı insan demiştim. Suskunlar’ı yazabilmek için de adeta musiki ustası olmuş yazar. Her kitabında birbirinden bu kadar farklı konuda nasıl uzmanlaşabiliyor hayret ediyorum. Bu yüzden kitabın yazım sürecini düşündükçe, yazara olan saygım katbekat artıyor. Verdiği emeğe hayran oluyorum.

Kitabımızdaki olaylar, Hızır Paşa’nın mehteranında közsen- en büyük davulu çalan kişi - olarak çalışan Kalın Musa’nın torunları Davut ve Eflatun’un çevresinde dönse de, arka plandaki kişi ve olay sayısı oldukça fazla. Yine yan yollara ayrılan olaylar dönüp dolaşıp aynı sokağa çıkıyor.

Sevdiği kıza musallat olan Asım’ın hayaletinin sırrını, bir kağıda yazılan saz semaisindeki kusuru bularak çözmeye çalışan Davut,  Venedik Balyosu’nun kızına karasevdaya tutulan Hızır Paşa’nın yeğenini neşelendirmek niyetiyle gittiği evde, kasvetli bir hava çalarak genç adamın ölümüne sebep olup zindana atılan Kalın Musa’nın oğlu Veysel Bey, musikiyle ilgili nefret vaazları veren on iki parmaklı çembalo ustası cüce vaiz, sürekli kaçtığı için odasına kapatılan, kulaklarında daima çınlayan bir gel çağrısının sahibini bulmak için tüm İstanbul’u dolaşıp bir mevlevihaneye yerleşen Eflatun, kusur benim imzamdır diyerek, her üflediği eserde bilerek bir hata yapan Neyzen İbrahim Dede Efendi, Adem Aleyhisselam’ın cennetten kovulmasına neden olan “Yasak Meyve” nin tadını elde etmek isteyen aşçı yamağı, Yedikule kahininin kapısına gelen, göklerdeki büyük bir hakikati gördükleri için aynı anda kör olan yedi büyük kahin, nasıl hekimlik yaptığını okurken, kitabı kendinizden uzakta tutmak isteyeceğiniz, vücudundaki kir yüzünden kanı zehirlenip ölecek olan Rafael ve yazmadığım daha birçok kişi ve olaylar…

Bol karakterli ve olay örgüsü karmaşık bu kitabı açık bir zihinle, sürekli tetikte kalarak ve her sayfada sözlük kullanarak okumak gerekiyor. İhsan Oktay’ın en iyi yaptığı ve beni mest eden şeylerden biri olan kutsal metinlere, mitolojiye, tarihe, tasavvufa yapılan göndermeler bu kitapta da bolca mevcut. Bunlardan bazıları şöyle:
-                          Ağzından yılan başı çıkan, ateşi cuma günleri artan, nabzı on bir saat ve altı dakikada ( yazar 666 sayısını vurguluyor) atan Tağut, şeytan rolünde karşımızda.
-                          Yegah, Dugah, Segah, Çargah, Pençgah, Şeşgah ve Heftgah makamlarını kullanarak Tevrat’taki yaratılış hikayesi anlatılmış.
-                          Neyzen Batın Hazretleri’nin oğlu Zahir’in şehre gelip Yahya adlı bir tellak tarafından yıkanması, şakirtlerine bir akşam yemeğinde içinizden biri beni ihbar edecek demesi, Kalın Musa’yı sadece dokunarak iyileştirmesi,Yakuta tarafından ihanete uğraması,linç edilerek, bir tomruğa bağlanıp öldürülmesi, bize Hz.İsa’yı hatırlatıyor ki bu durumda Muhteşem Neyzen Batın Hazretleri de Tanrı oluyor.
-                          İbrahim Dede’nin mektubunda bahsettiği Muhteşem Neyzen’in üflediği hayat nefesi de Tanrı’nın insanlara üflediği ruhu işaret ediyor.
-                          İstanbul’un en büyük yedi kahinini öldürmek isteyen çete elemanlarının başı Kabil ve yeğenlerinin arasında geçen olaylar ve diyaloglar ise ilk cinayeti ve cinayetlerin devamının nasıl geldiğini gösteriyor.

Bunların dışındakileri de okuyup bulmak size kalmış. Bolca musiki terime hazırlıklı olarak ve yazarın dediği gibi aslında gerçeği anlatmanın tek yolunun susmak olduğunu anlamak için kesinlikle okunmalı. 

11 Ekim 2018 Perşembe

Kızım Olmadan Asla - Betty Mahmudi


       Aslında bu kitabın yorumunu bundan neredeyse bir yıl önce yapmıştım.Ama araya hep başka kitaplar, başka yazılar girdi. Ve ben bu yazıyı unuttum. Çünkü yazmak için önce mutlaka kalem, kağıt kullanırım. Bir yazıya bilgisayarda başlamam mümkün değil. Zihnimdeki düşüncelerin kaleme doğru aktığını ve kalemimin hareketleriyle harflere dönüştüğünü hissetmek ayrı bir zevk veriyor. Ayrıca, beğenmediğim bir kelimenin üzerini çizip, bazı cümleleri defalarca yazmaktan sadistçe bir zevk alıyorum. Yazdıklarımı en son, tamam artık oldu dedikten sonra bilgisayara geçiriyorum. İşte bu arada bazı yazılar ajandalarımın arasında bilgisayara aktarılamadan kalıyor. Geçen hafta defterlerimi gözden geçirirken bu yazıyla birlikte bir çok yarım bırakılmış hikayenin de sayfaların arasında beni beklediğini fark ettim. Birinde tekerlekli sandalyede kapıda bırakmışım kahramanı, ötekinde elinde kağıtlarla kalakalmış salonda bir kadın… Babaannesinin geçmişinde, kendi izlerini süren de var, hep aynı saatte yoldan geçen adama bağlı yaşayan da. Bu hikayeler ne zaman tamamlanır bilemiyorum. Şimdilik “Kızım Olmadan Asla” kitabının yorumunu bilgisayara aktarıyorum.

      " Kızım Olmadan Asla" bir belgesel roman.  3 Ağustos 1984 günü, 2 haftalık bir tatil için İranlı kocasının vatanına gelen Betty’nin, 18 ay süren Amerika’ya dönme mücadelesini soluksuz okudum diyebilirim. Ama Betty’nin yaşadıklarını anlayabilmek için önce o dönem İran’da neler olduğuna bir bakmak gerekiyor.

       1979’da İran İslam Devrimi sonrası ABD-İran ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. 1980 yılında rehine krizi sonrası İran'a uzun süre uygulanacak olan ambargolar başlar.1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı sırasında ABD, İran'a silah gönderilmemesi konusunda 20 kadar ülkeyle görüşme yapar. Reagan döneminde ise bazı ABD’li diplomatların İran’a gizlice silah sattıkları (Irangate Olayı) ortaya çıkar. Betty, İran'a devrimden 5 yıl sonra yani 1984’te öyle bir zamanda gitmiştir ki, İranlılar ondan, o İranlılardan nefret ediyordur.

       Betty İran'a ayak basar basmaz bir kültür şoku yaşar. Çünkü örtünmek zorundadır. İran’da şimdi bile her ne kadar zamanla gevşese de bu kural geçerli. Bir de 34 yıl öncesini düşünün. Çevrede gezen polisler, pasdarlar, bir saç teli görünen, çorabı biraz aşağı inen kadınları uyarmakla,  rusari giymeyen kadınları tutuklamakla görevlidirler. İşin tuhafı da kadın pasdarların bu işi gönüllü yapmalarıdır.

       Amerika’da yaşayan Betty, İranlı Mudi ile onun artık bir Amerikalı gibi yaşadığını gördüğü için evlenmiş ama bir insanın kökeninin, damarlarındaki kan gibi vazgeçilmez olduğunu hesaba katmamıştır. Betty ve kızı Mehtap'ın 2 haftalık bir tatil olarak düşündükleri bu ziyaret, kurtulmak için 18 ay çabalamaları gereken bir kabusa döner. Mudi’nin gün geçtikçe kaba, sinirli bir insana dönmesiyle İran’da çok zor günler yaşayan Betty’nin kızı için verdiği mücadele takdire şayan. Peki Betty, bu kaçış mücadelesini anlatırken İranlılarla ilgili ne kadar objektif.

       Betty’nin gözünden bakarsak İranlılar temizliğin ne olduğunu bilmiyorlar.
Yılların yağı pisliği duvara yapışmıştı. Mermerin üzerinde yemek artıklarından, yağ lekeleri ve şeker kırıntılarına kadar her türlü pislik var, kirli ayak kokuyordu peynir…” tarzında cümleler yer alıyor sürekli. Burunlarını çadorlarına süren kadınlar, tek dertleri öğle yemeğinden sonra  uyumak ve ibadet saatlerini kaçırmamak olan erkekler, disiplin nedir bilmeyen çocuklar… Kısacası Betty’nin gözünde İranlılar pislik içinde ve kültürsüzler. Amerikan vatandaşı birinin yazdığı ve o dönem Amerika’nın İran’a karşı tutumunu düşününce yazarın objektifliğinden kuşku duyduğum yerler oldu açıkçası. Belki de çok farklı bir kültürle karşılaşmanın şoku içinde ve zorla tutulduğu için her şey ona daha da kötü görünmüştür. Tüm bu düşüncelerime rağmen kızını bırakıp gitmek istemeyen ve kızı için her türlü tehlikeyi göze alan Betty’nin hikayesini okurken, hep hadi bu kez kurtulsalar bari demekten alamadım kendimi. Bir de siz okuyun bakalım ne düşüneceksiniz?

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Amat - İhsan Oktay Anar


Ayyaş Ohannes’e günahlarından arınmak için 247 akçe veren deli marangoz Nuh’un, bir gemici mezarlığındaki 247 meşeyi kullanarak, Diyavol için yaptığı 247 kişilik mürettebatı olan kalyonun adı Amat.

Habil’in kardeşi Kabil’i öldürdüğü gün olduğu için uğursuz sayılan Salı günü yola çıkan Amat’ın kaptanı Diyavol – İsim tanıdık geldi değil mi?- ikinci kaptan olarak ya Kırbaç Süleyman’ı ya da Ali Reis’i seçecektir. Bu mücadeleyi, mürettebata sözünü geçiren,asla yapmayacakları şeyleri yaptırabilen kişi kazanacaktır.

Kaptan köşkünde, imal tarihi olarak 15-20 yıl sonrasını gösteren bir keman fark eden Süleyman’ın en büyük tutkusu ölümsüzlüktür. Bu tutkusu yüzünden kaptan köşkündeki ölümsüzlük üzerine yazılan kitapları bırakıp ayrılamaz gemiden ve ikinci kaptanlık mücadelesine başlar. Eğer gemicilikle ilgili terimlerin yoğunluğunu sindirebilirseniz, neden yola çıktığı tam olarak bilinmeyen bu kalyonun aslında döngüsel bir yaradılış efsanesi olduğunu anlayabilirsiniz. Mürettebatın siyah flamalı bir kalyon tarafından batırılan iki kalyon için sefere çıktığını zannettiği Amat’ın direğine siyah flama çekilmek zorunda kalınışı ve iki kalyonu batırması kitabın daimi bir kısır döngüyü anlattığı hissini veriyor.

Diyavol’un, ben size kanlı elleriniz kadar yakınım diyerek tüm mürettebatın işledikleri cinayetleri tek tek ortaya dökmesi, gemideki en rahatsız yer olan cehennemin sair, sakar, cahim, hutema,leza ve haviye katları, kalyonun baş tarafındaki fazla tahtalardan bir kadın figürü yapılması, Amat’ın borazancısının adının İsrafil olması dini göndermelerden bazıları sadece. Kaptanın Süleyman’a, kamarasındaki bir kitap hariç tüm kitaplarını okuyabileceğini, ama o kitaba asla dokunmaması gerektiğini söylemesi de yasak elmayı çağrıştırıyor. Ayrıca Ali Reis’in Süleyman’ın kaptanlığını kendinden aşağı birinin emirlerini dinlemek istemediği için kabul etmeyişi ve Süleyman’ın gerçek yüzünü göstermek için seferin sonuna kadar süre isteyişi de dine yapılan bir atıf olarak karşımıza çıkıyor.

Nuh ustanın falına baktığı herkesin zarının 2-2-2-1 gelmesi, şiddetli bir fırtına yüzünden tam batmak üzereyken Kırbaç Süleyman’ın rüzgara hükmetmesi, mürettebatın aç gözlülüğü yüzünden başka bir kalyondan bulaşan veba, yasak kitabı okuduğu için vebalılar arasına hapsedilen Süleyman’ın, ölülerin alınlarındaki Amat yazısını görmesi, ölülerin arasındaki İsrafil’in bir anda gözlerini açıp boruyu üflemesi de kitabın olağanüstü ayrıntılarından bazıları.

Romandaki kişiler de birbirinden renkli.Amat sözcüğünü ölenlerin alınlarına yazarak onları diriltip kendine daima itaat edecek bir ordu oluşturmak isteyen , mürettebatı savaşırken kamarasında keman çalıp, eğlence düzenleyen, gerçek mi hayal mi olduğu belli olmayan kaptan Diyavol, sırtında, ilk öldürdüğü adamın kemiklerini koyduğu bir çuval taşıyan Fitilli Daniyal, ölümsüzlük kelimesini duyduğunda bile nabız sayısı artan Süleyman, baktığı fallarla karşısındakinin günahlarını ortaya döken deli marangoz Nuh Usta, olayların çoğunu aralarındaki konuşmalardan öğrendiğimiz Kul Rıza ve Göbelez Baba…

Kitapla ilgili çok fazla ayrıntı verdiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ne kadar anlatsam da kitabın büyüsü öyle kolay kolay bozulacak gibi değil. Hele İhsan Oktay’ı daha önce okumuş ve dilini sevmişseniz, kaçırmamanız gereken bir kitap var karşınızda. Puslu Kıtalar Atlası’nı sevenler eminim bu kitabı da çok sevecekler. Kitabı okumak isteyenlere ufak bir tavsiye; sakın ilk sayfalarda pes etmeyin ve üstünkörü okuma yapmayın, yoksa kitabın müthiş sonundan mahrum edersiniz kendinizi.

21 Ağustos 2018 Salı

Tespih Taneleri - Ayşegül Demir Alhan

   Birkaç ay önce yeni bir yol açıldı önümde. Kitaplarla dolu hayatım bir anda kitapsever bir grupla çevrildi ve bir internet dergisinin içinde buluverdim kendimi. Her ayın 5'inde yeni hikayeler, yeni makaleler, yeni kitaplarla okunmak üzere bekliyoruz. Dergimizin bayram özel sayısı için de küçük bir hikaye kaleme aldım.Umarım beğenirsiniz. Dergi adresimiz www.sosyaledebiyat.com

                          Tespih Taneleri
       Gözümü her kapatışımda bir yaprak daha düşüyor saçlarıma.Uzandığım toprak yavaş yavaş içine çekiyor beni, özlemle.Düşen yaprakları avuçluyorum.Parçalanıp un ufak oluyorlar.Ellerimi biraz daha uzatıyorum.Parmaklarıma değen mermerin soğukluğu yakıyor kalbimin yaralarını. Aklımda tek bir düşünce. Bir saatin tik takları gibi, hep aynı tonda, hiç ara vermeden. Tik tak, tik tak, tik tak… Unut onu, unut onu, unut onu.

       Anlatmaya nereden başlamalıyım acaba? Belki de en başına gitmeli olayların. Peki ilk anın, ilk an olduğunu bilmek mümkün mü? İnsan, kaderine yön veren o dönemeçleri, dönerken fark edebilir mi ? Bazen yıllar sonra, en çok da pişman olduğun zaman, geriye dönüp hayatındaki olayları bir tespih gibi sıraya dizince anlıyorsun, hangi tanenin sırayı bozduğunu, gidişatı değiştirdiğini, sana hükmettiğini. Ama yaşarken o kadar yerli yerinde duruyor ki taneler.

       Kaç yıl önceydi? 10 mu, 20 mi ? Hatırlaması zor. Bazı yıllar iki sene sürdü mesela.Bazı günler bir hafta, bazı haftalar bir ay, geceler ise sonsuz. Sesini duymadığım her anı nasıl ölçmeli peki? Hesap yapmak yerine, kabaca bir ömür diyelim en iyisi.

       Nasıl da usulca girmiştin hayatıma. Sonra da sanki yerin hep orası gibi , gelip gönlümün baş köşesine oturmuştun. Biliyordum, eğer seni çıkarabilseydim oradan, tutunduğun tüm damarları da söküp götürecektin.Bir virüs gibi sardın sonra tüm hücrelerimi. Artık gidemezdin zaten. Bir olmuştuk. Ruhlarımız el ele tutuşmuştu bir kere. Öyle bir rüzgara teslim ettik ki kendimizi, dünyanın tüm kurallarını hiçe saydık. Aşk engel mi tanırdı? Ne ismimiz ne cismimiz önemliydi. Bedenlerimizin hükmünden sıyrılmayı başarmıştık. Öyle özgürdük ki, hep yükseğe çıktık, hep daha yükseğe…

       Çok konuştuk seninle. Anlatacak çok şeyimiz vardı. Yolda giderken bacaklarıma dolanan kediyi görmemiştin mesela, onu anlattım sana.Sana gelişlerimde, başımın üstünden geçen kuşların rengini, esen rüzgarın sesini, mendil satan çocuğun gözlerini, el ele tutuşmuş yaşlı çiftin sıcaklığını, içtiğim çayın tadını, aldığım her nefesi…

       Çok gülmüştük seninle. Düşürdüğümüz sinema biletine, dudağının kenarındaki dondurmaya, üzerimizde oynaşan gün ışığına, uçuşan perdelere, simit attığımız martılara, gözlerinde kaybolmuşken aniden çalan vapur düdüğüne…

       Çok da hayret etmiştik. “Biz” olmadan önce zamanın nasıl var olduğuna, ellerimizin birbirine dokunmadığı günler soğuktan nasıl ölmediğimize, ayrı bedenlerde gezen sözde aşıklara, sevgimizin dünyadaki tüm savaşları nasıl durduramadığına ve o soğuk kış günlerinde bedenlerimizin birbirine yaklaştığı her adımda çıkan alevlerin bizi nasıl kül etmediğine…

       Çocukluğa dönmek gibiydi seni sevmek. Yanında zamanı unutuyordum, acıkmıyordum, düşüyordum, yaralanıyordum ama oyuna devam ediyordum. Hep görmek istiyordum seni. Baktığım her yerde sen ol istiyordum.Bazen başını eğiyordun usulca, ayaklarına kapanmak istiyordum gözlerini görebilmek için. Daha fazla mutlu olamam dediğim her anda daha fazla mutlu ediyordun beni. Hep yükseğe çıkıyorduk, hep daha yükseğe. Bu yüzden , elimde parçalanan yapraklara döndüm düştüğümde.Ben düştüm ve sen bulutların üstünde kaldın.

       Bazen diyorum ki, yıllar önce, seni ilk kez göreceğim o sokağa sapmasaydım, hayatıma hükmeden o tespih tanesini anlayabilseydim eğer, şimdi dokunmaya kıyamadığım bu toprağın üstündeki mi sensin, altındaki mi benim fark edecek miydi sanki?

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Ortalıklarda Pek Görünmeyen Bir Yazar: İhsan Oktay Anar

Bu kez bir değişiklik yaparak, beğenerek okuduğum bir yazarı kısaca sizlere tanıtmak istedim. İşte Kalemucu'nun gözünden İhsan Oktay Anar:


         İstanbul’a sadece üç kere gidip, İstanbul’u sokak sokak anlatabilen bir yazar var karşımızda. Bu konuda; “ 17. yüzyıl İstanbul’unu yazıyorum, ben dahil şu an yaşayan hiç kimse o İstanbul’u görmedi.” açıklamasını yapan yazara, televizyonlarda, sosyal medyada rastlamak pek mümkün değil. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki öğretim üyeliği görevinden 2011’de emekli olan yazarımız, İzmir’de yaşıyor. Kitaplarındaki bütün o üstü kapalı göndermeler, altı dolu dolu cümleler, felsefe birikiminin bir ürünü olsa gerek.

       Son zamanlarda, geleneksel romandan az buçuk farklı yazan herkese de postmodernist damgası vuruluyor diyebilirsiniz ama İhsan Oktay Anar, net bir şekilde postmodern romancı. Peki neden? Çünkü, postmodern romanın anahtar tekniği olan üstkurmacayı sadece hikaye içinde hikaye anlatmak için değil, “varlık” meselesini vurgulamak için kullanıyor. Her şeyin bir kurgudan ibaret olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor eserlerinde.Ayrıca başka yazarlara, eserlere ya da metinlere ironik göndermeler yaparak, metinlerarasılık tekniğini de önümüze seriyor.

        Romanlarını postmodern akıma dahil etmemiz gerektiği kesin ama tür açısından tam olarak ne tarihi ne de fantastik roman sınıfına dahil edebiliyoruz. İhsan Oktay, okurlarına masallar anlatıyor aslında. Dokusunda tarih, felsefe,fizik,matematik,müzik,coğrafya,resim,
teoloji gibi birçok disiplini içeren masallar hem de. Bu masalları da, mitler,efsaneler, menkıbeler, kıssalar ve kutsal metinlerle süslüyor.Kullandığı ağdalı cümleler, Arapça, Farsça kökenli kelimeler yüzünden ise eleştiriliyor. Oysa onun gerçek okurları biliyor ki, kurguladığı dünyaya ait olan dil neyse onu kullanıyor İhsan Oktay Anar. Henüz yazarla tanışmayanlar, romanlarını yayımlanma tarihine göre okuyabilirler. Yazarın yedi romanı var. Bunlar:
Puslu Kıtalar Atlası (1995)
Kitab-ül Hiyel (1996)
Efrasiyab’ın Hikayeleri ( 1998)
Amat (2005)
Suskunlar (2007)
Yedinci Gün (2012)
Galiz Kahraman (2014)

Ayrıca yazarın 1989 yılında Mor Köpük Dergisi’nin Oyun Özel Sayısı için yazdığı “ Rabnuma” adlı üç sayfalık pek bilinmeyen bir hikayesi var. Bir de yazdıktan sonra yayımlatmaktan vazgeçtiği, Bağdat’ta düello yapmaya hazırlanan iki kılıç ustasının anlatıldığı “Tamu” adlı eseri var ki, fikrini değiştirip bizlerle buluşturacağına dair ümidimi hiç yitirmedim.
İhsan Oktay Anar’ı bu bilgiler ışığında okursanız, onu anlamanız da kolaylaşacaktır. Özellikle bir İhsan Oktay kitabına başladığınızda ilk sayfalarda hikayeye dahil olabilmek için sabredin ve kendinizi gizemli bir dünyaya tanık olmaktan mahrum etmeyin.