11 Haziran 2018 Pazartesi

Elia ile Yolculuk - Livaneli


Bu bir vefa borcu muydu? Yoksa Livaneli, ben ne yazarsam yazayım okuyanlar var diye mi düşünüyor? Ya da yazmanın her zaman ulvi bir sebebi olmak zorunda mı? Belki de sadece anıları belleğinde yitip gideceğine, yazının büyüsüyle sonsuza dek kalsın istemiştir.

Yazılma sebebi her ne olursa olsun, içinde barındırdığı onca isim ve anıya rağmen, Livaneli kitaplarındaki elinizden bırakamama hissi bu kitapta da yakalıyor sizi.Bu kitabı benim için okunur kılan tek şey de zaten yazarının Livaneli olmasıydı.

Çünkü Elia Kazan’a karşı özel bir ilgim yok. Ben sinemadan ziyade kitapların dünyasını tercih ediyorum. Aslında Elia Kazan’ın da kitapları varmış ama okumadım. Karısı Frances Kazan’ın Halide kitabını okuyup yorumlamıştım. Hatta Elia Kazan’ı,  Frances Kazan’ın kitabındaki önsözle tanıdım. Yani sinemaya olan ilgim bu kadar. Üç Oscar almış ünlü sinema yönetmeni Elia Kazan’ın hiçbir filmini izlemedim. Ama bu kitap sayesinde hakkında çok şey öğrendim.

McCharty döneminde arkadaşlarının isimlerini vermesi yüzünden  bir ömür işbirlikçi damgasıyla yaşadığını, İstanbul doğumlu olup 4 yaşındayken ailesiyle Amerika’ya yerleştiğini, Kayseri’den gelen kökeni nedeniyle kendini hep Anadolulu hissettiğini biliyorum artık. Kitapta Elia ile yaşadıkları dışında hapishane anılarına da yer vermiş Livaneli. İçim burkularak, ülkemde o yılların hiç yaşanmamış olmasını dileyerek okudum o anıları.

Kitapta yer alan tarihi ve müzikle ilgili bilgiler ise ufak çaplı araştırmaya itti beni. Ki bir kitabın beni bilgilendirmesi, hanesine yazacağım artılara bir yenisini ekler hem de en büyüğünden. Ama arka kapak tanıtım yazısındaki kadar büyülü bir yolculuk değildi bu.

            Bu kitapta beni en çok düşündüren Elia’nın yıllarca işbirlikçi yaftasına nasıl katlandığı oldu. Verdiği isimler zaten bilinen isimler olmasına ve kimsenin Elia yüzünden zarar görmemesine rağmen – bunları Livaneli söylüyor, taraflı mı bilemiyorum- yaptığı hiç unutulmamış. O dönem verdiği ifade, yeteneğinin önüne geçmiş.Sinema tarihine Marlon Brando ve James Dean’ı kazandırmış olması bile affettirmemiş yaptğını.Yaşam boyu Oscar ödülünü protestolar içinde almış. Nasıl dayanmış acaba? Umursamazlık mı, metanet mi? Belki de doğru olduğuna inandığı şeyi yapanların iç huzuru. Ezcümle biz Anadolulular ne deriz? Yiğidi öldür hakkını yeme.

Elia iyi bir yönetmen, Livaneli iyi bir yazar. Ama Livaneli’nin de dediği gibi yazar bazen iyi kitap yazar, bazen kötü. Elia Kazan’a özel bir hayranlığınız varsa ya da Livaneli’nin tüm kitaplarını okumak istiyorum diyorsanız okunabilir bir kitap.

Sinemayla çok haşır neşir olmayan ben, kitaplarla müziği bağdaştırıyorum. Bu kitapla ilgili yorum yazarken de hep aynı şarkıyı dinledim. Ben mi şarkıyı seçtim, yoksa o mu kitabı seçti bilemiyorum. Farsça bir şarkı. Zaten ne zaman Livaneli okusam Farsça bir ezginin büyüsüne kapılmış buluyorum kendimi. Ne güzel bir şey değil mi müzik? Sözlerini anlamasanız da yüreğinizden vurabiliyor sizi. Üstelik bu şarkının sözleri de vurdu beni.


Seslen bana, sesin geceyi kelebeklerle süslüyor. 
Bak bana, bakışın bana yuva oluyor. 
Ey aydınlık! sabahı 
gülümse bu upuzun gecenin ardından. 
Senin gülüşünün her mucizesi beni kendime bigane yapıyor. 
Ey huzurun mavisi! Benim kurumuş çölüme yağmur ol. 
Seher vakti, bahçem ağaçlarım sana yuva yapacak. 
Ey peyderpey mutluluğum! Yemyeşil ovalarıma yağmur ol. 
Beni mest-u harab eyle, 
senin harabın beni viran ediyor. 
Sen kıvılcım ol bütün siirimi ateşe ver, yak. 
Ben, kadim bir aşkı efsaneye dönüştüren bir ses, bir nevayım. 
Perişan ol, o fırtınalı gecelerden de daha perişan. 
Meltem, benim viran şehrimden saçlarına tarak yapacak.
Gülümse, senin gülüşün mucizelere gebe.
Pallet Müzik Grubu - Sedayam kon


4 Haziran 2018 Pazartesi

Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar

Ne zaman edebi değeri yüksek bir kitap okusam hak ettiğini ortaya koyamamaktan korkuyorum. Bu yüzden de yazım süreci uzadıkça uzuyor. Üzerine bir de yeni bir kitaba başlayamamanın telaşı ekleniyor. Kelimelerim iyice birbirine giriyor. Bazen de bir kitabı nasıl değerlendirmem gerektiği konusunda kararsız kalıyorum. Bir kitabı değerlendirirken, yazarın diğer kitaplarıyla mı kıyaslamalı yoksa o türde yazılmış başka eserlerle mi? Ya da tamamen her şeyi bir kenara bırakıp eseri kendi içinde mi değerlendirmek gerekiyor? Bu sonuncusunun en doğrusu olduğunu düşünsem de çoğu zaman diğer yollara başvuruyorum. Bu kitabı da Puslu Kıtalar Atlası ile kıyasladım. Puslu Kıtalar Atlası’nı çok beğenmiştim hatırlarsanız. 

Galiz Kahraman ise konu bakımından şaşırttı beni. Sanırım daha eski zamanlara ait bir hikâye bekliyordum. Oysa İhsan Oktay bu kez günümüze yakın olmayı seçmiş. Bu yüzden de dili daha sade ve anlaşılır hale gelmiş. Ama ben, onun o  ağırlığı bin okka çeken cümlelerini okumak isterdim açıkçası.

Kitapta, Leonardo’ nun daire içinde çizdiği insan bedenini, kendi bedenine benzemiyor diye beğenmeyen başkahramanımız İdris Amil Hazretleri’ nin başından geçen olaylar silsilesi anlatılıyor. Üstelik dili iyi kullanan bir yazarın sıradanlıkları nasıl fevkalade hale getirebileceğinin de kanıtı bu kitap.

            Galiz kahramanımız İdris Amil’in başına neler gelmiyor ki…
İkinci bir Kopernik inkılabı sayılan doğumuyla başlayan hikaye, kahramanımızın Ümmü Gülsüm Kıraathanesi’nde* Avama Açık Sanatkar Müellif Kursu’na gitmesi, artis olmaya karar verip, kendini kadın rolünde İris Amir olarak bulması, Anadolu Külhanbeyi Remiz’in ikiz kız kardeşi Remziye’yle mecburen evlenmesi, aynı zamanda hırsızlık yapmaya çalıştığı evin kızı Dilara’yla evlenmeye zorlanışı, Dilara’nın kız kardeşi Mualla’ya aşık oluşu, yanında beyin dalgalarını kontrol eden koca bir radyoyla dolaşmak zorunda olan dayısının da Mualla’ya aşık olduğunu öğrendiğinde yaptıkları, köfteciliğe el atışı ( burada verilen tariften sonra uzun zaman dışarıda köfte yiyemeye bilirsiniz), yazar olmaya heveslenişiyle devam edip, trajikomik bir sonla bitiyor.

            Yazar bu olayları anlatırken, kelimelerini adeta hiciv çuvalından seçmiş. Hatta diyebilirim ki yazarımız tüm kelimelerin ucuna birer iğne takıp İstanbul’un yokuşlarından aşağı bırakmış. Koşa koşa, her önüne gelene bata bata gidiyor kelimeler. Kitabın bölümlere ayrılmamış olması da kelimelere hız kazandırmış. Duraksamıyorlar bile. Yokuş aşağı koşan bu alaycı kelimeler çok da haksız değil. Özellikle İdris Amil’in gittiği müellif kursuyla, edebiyat çevrelerine, kahramanımızın kitap yayımlama hevesiyle, intihal yapan yazarlara, akademisyenlere, haklı ama ağır eleştirilerde bulunmuş İhsan Oktay. İdris Amil’in çalıntı karakterlerden oluşan eserlerine verdiği isimleri görünce bir an çok satan kitaplar geçti gözümün önünden. Eleştirirken de tam on ikiden vurmuş dedim yazarımız.

 İşte kitabın özü de bu hırsızlık, bu çirkinlik. Zaten Galiz”, kaba , çirkin anlamına geliyor. Sadece bu konuda da değil, sıradan görünen hayatımızın içindeki tüm çirkinlikleri su üstüne çıkarmış yazar. İnsanların ne kadar alçalabileceğini ortaya koymuş. Zaaflarımıza ayna tutmuş. Ama Efgan Bakar karakteriyle de umutsuz olmamak gerektiği konusunda ışık yakmış. Ben de en çok Efgan Bakara’yı sevdim zaten. İdris Amil’i galiz bir kahraman olarak sevemesem de nefret de etmedim açıkçası. Okuyanlar da nefret etmeyecek, belki kendinden bir parça bulacaktır. Sahi istediklerimizi elde etmek için biz ne kadar ileri gidebiliriz. Bizler de birer Galiz Kahraman adayı değil miyiz?

            Kitap hakkında daha söylenecek çok söz var aslında. Kapak resmini İhsan Oktay’ın çizmiş olmasını çok sevdim mesela. Kapaktaki “Mevcude’nin Dayanılmaz Hoppalığı” yazısı ile Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabına yapılan atıf, mülkiyet nazariyesi, Fakirlik Sınırındaki Kapitalistler İçin Menü, Fakirlik Sınırındaki İtler İçin Menü: Bu Millete Taş Versen Yer!, kısmı, hele kitabın ilk sayfasındaki “rOBot oLmadİğnı KanıdLA” cümlesi…

            Google’ ın bu güvenlik uygulamasında, sadece robot olmadığını kanıtla yazısına tıklamanız gerekiyor biliyorsunuz.  Burada önemli olan tık’ın kendisi değil, tıklama sırasındaki insan davranışıymış. Günümüzde onca karmaşık şeyi yapabilen bilgisayarlar bizim basitçe yaptığımız bu tıklama sırasındaki önceden kestirilemeyen hareketlerimizi ve tıklama süremizi taklit edemiyorlarmış.

            Yani ne yapacağı kestirilemeyen varlıklarız, zirveye de çıkabiliyoruz, en dibe de batabiliyoruz, sıradan görünen bir karmaşıklığın içinde yüzmekteyiz.

            Kitabı okuyacak olanlara küçük bir tavsiye: Daha önce İhsan Oktay okumadıysanız bu kitapla başlamayın. Her ne kadar dili diğer kitaplarından daha hafif olsa da önce diğer eserlerini okuyun, bu adam ne yazsa okunur kıvamına gelin, sonra zaten kendinize engel olamayacaksınız.


            Bu arada yakın zamanda “ Ruhumda İz Bırakan Yazarlar/ Kitaplar Listesi” yayımlayacağım. Bu tarz yapılan her liste muhakkak eksik olacaktır ama ilerleyen yıllarda dönüp bakmak adına yapacağım. Bakalım sevecek misiniz?



* Kıraathanenin sahibi sürekli Ümmü Gülsüm' ü dinlediği için mekanın ismi de öyle anılıyor. Bütün zamanların en güzel sesli şarkıcısı olarak anılan Mısırlı şarkıcıyı dinlemediyseniz bir deneyin derim.Özellikle Enta Omri şarkısını beğenirim ben.

28 Nisan 2018 Cumartesi

Kramponlu Ceset - Celil Oker


        Türk Edebiyatında polisiye roman denilince aklıma ilk olarak Ahmet Ümit geliyor. Bu önceliği de sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Oysa polisiye romanın edebiyatımıza girişi 19. yüzyıla dayanıyor. İlk telif polisiye roman Ahmet Mithat Efendi’nin  Esrar-ı Cinayat adlı eseri olmuş. Mithat Efendi’nin bu kitabını okumadım ama Peyami Safa’nın Cingöz Recai tiplemesini hatırlıyorum. Arsen Lupin’in bir kopyası olan Cingöz Recai’yi ilk Türk polisiye kahramanı olarak sayabiliriz.

        Bunun dışında bazı yazarlar takma isimler kullanarak polisiye roman yazmışlar. Hatta Necip Fazıl ve Nazım Hikmet bile bu türü denemiş ama yeterli ilgiyi görmemişler. Ayrıca Halide Edip Adıvar’ın Yolpalas Cinayeti, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesik Baş romanı, Kemal Tahir’in Mike Hammer öyküleri,Aziz Nesin’in Düğümlü Mendil’i  de polisiye türüne örnektir.

        Günümüze gelirsek, dediğim gibi bu konuda bir numaralı isim Ahmet Ümit.Celil Oker’e gelince, adını ilk kez Nazlı Eray*’ın da konuk olduğu bir programda duydum. Her ne kadar polisiye en sevdiğim tür olmasa da izlediğim programın da etkisiyle Oker’i denemek istedim.

        1999 ylında yazdığı Kramponlu Ceset ile başladım Oker’i okumaya ama aslında bundan önce Çıplak Ceset adlı kitabı varmış. Birbiriyle bağlantılı ama ayrı ayrı okunabilecek 5 kitap yayımlamış Oker: Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Bin Lotluk Ceset, Rol çalan Ceset, Son Ceset.

        Celil Oker bu 5 kitabında da özel dedektif Remzi Ünal’ı kullanmış.Alkol yüzünden işinden çıkarılmış eski bir pilot olan Remzi Ünal ile ilgili detaylı ve objektif bilgi verebilmek için Oker’in birkaç kitabını daha okumalıyım. Okuduğum tek kitabıyla şunu söyleyebilirim ki, genellikle pizza yiyen, kola içen, bilgisayarda uçuş simülasyonu oynayan, aikido meraklısı bu özel dedektif beni pek sarmadı. Yine de acele karar vermek istemiyorum. Kitabın konusu yüzünden de böyle düşünüyor olabilirim.

        Kitapta birbirine rakip iki tekstil firması ve bu firmaların sahip oldukları futbol takımları var. Karasu tekstil firmasının sahibi İlhan Karasu, takımı Karasu Güneş Spor ile rakip firma Barbyhouse’un takımı Merkez İdmanyurdu maçında şike olacağı haberini alır ve bu işi çözmesi için dedektif Remzi Ünal’ı tutar. Şike haberiyle başlayan olaylar bir cinayetin işlenmesiyle karmaşık bir hal alır.

        Belki benim futbola karşı olan tutumumdan, belki yazarın okuduğum ilk kitabı olması sebebiyle, belki de iyi bir polisiye romandan sonra okuduğum için çok adapte olamadım kitaba. Ne çok kötü ne çok iyi diyebildim bitirince. Amalarla doldu düşüncelerim. Dedektif rolü ilginç ama yeterince oturmamış, dili ağır değil ama okuru sürüklemiyor,türü polisiye ama yeterli aksiyon yok.
Başta da dediğim gibi objektif olabilmek için yazarın birkaç kitabını daha okumalıyım ama şu aralar polisiye okuyabileceğimi sanmıyorum. Belki daha sonra. Şimdi elimde iliklerime kadar hissederek okuyabileceğime inandığım bir kitap var. Size iyi okumalar.




* Nazlı Eray fantastik edebiyatın kraliçesi olarak biliniyor. Fantastik kitapları sevenlere duyurulur. 

27 Mart 2018 Salı

Kırlangıç Çığlığı - Ahmet Ümit


                                                                         
            Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil, kızı organ yetmezliğinden öldüğü halde organ kaçakçılığından servet yapmış bir doktor, kendi çocuklarının organlarını satıp yaşamaya çalışan Suriyeli mülteciler… Hepsini bir romanda harmanlamış Ahmet Ümit.

            Konu çocuk taciziyle ilgili olunca önce biraz önyargılı yaklaştım kitaba. Son zamanlarda yaşananlar yüzünden mi bu konuyu seçti, nasıl olsa dikkat çeker diye mi düşündü yazar dedim. Ama okurken fikrim değişti. Bu kitap sadece bir polisiye değil, aynı zamanda toplumun bu konudaki tepkisini doğru yönlendirebilecek bir kitap olmuş.

            Öncelikle şunu söyleyeyim; Baş komiser Nevzat,yardımcısı Ali ve güzel kriminologumuz Zeynep yine karşımızda. Baş komiser Nevzat bu kitapla birlikte iyice ete kemiğe büründü benim için. Ahmet Ümit edebiyatımızda sık rastlanmayan bir şeyi çok iyi başarıyor. Bir karakteri birden fazla kitapta kullanmak öyle kolay değildir. Yazılan her kitapta, öncekilerle çelişmemelidir o karakter. Yazar, eğer kendi yarattığı kahramanı iyi tanımazsa, karakter kitaba uymaz, iğreti kalır. Ama Baş komiser Nevzat ve ekibi tüm kitaplarda tam bir uyum içindeler.

            Bu sıkı ekibimiz bu kez çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katilin peşindeler. Seri katil ülkemizde sık rastlanmayan bir kavram olduğu için daha da ilgi çekici olmuş kitap. Körebe, yani katil, kendine has ritüellerle 2012 yılında 12 kişiyi öldürmüş, inzivaya çekilmiş, 5 yıl sonra ise tekrar ortaya çıkmıştır. Ama son işlenen cinayetleri gerçekten Körebe mi işlemiştir? Yoksa başka bir katil daha mı vardır?

             Yazarımız katil kim acaba diye okuru heyecan içinde bırakırken, aynı zamanda çocuk tacizcileriyle ilgili de çok doğru tespitler yapmış. Çocuk tacizcilerini öldüren bir katil ile ilgili ne hissetmeliyiz? Öldürülenler hak etmiş mi demeliyiz? Yoksa onların da bir zamanlar çocuk olduğunu ve büyük ihtimalle çocukken tacize uğradıklarını mı düşünmeliyiz? Bu sorulara da cevap arıyor kitap. Ayrıca çocuk taciziyle ilgili her haberden sonra, bunları meydanda sallandırmalıyız şeklinde yaptığımız yorumların ne kadar basit ve sorunu çözmeyen bir yaklaşım olduğunu, kötüyü yok etmenin kötülüğü yok etmediğini, tacizcilere anlayış göstermekle onları anlamaya çalışmanın farklı şeyler olduğunu, tacizciyi ortadan kaldırmakla bu işin son bulmayacağını, suçluyla mücadele etmenin kolay olduğunu, asıl zor olanın ve yapmamız gerekenin suçla mücadele olduğunu çok güzel anlatmış yazarımız.

            Ahmet Ümit’in kitapları arasında en beğendiğim bu kitap oldu. Cesurca yazılmış ve toplumsal bir sorunun kökenine inmeye çalışan çözüm odaklı bir roman olmuş. Ama kitapta yer almayan, çocuk tacizi kadar önemli olan, belki de çoğumuzun farkında olmadan yaptığı,aslında düpedüz istismar sayılan davranışları da düşünmeliyiz.

            Önce kendimizi bir sorgulayalım. Çocuklarımızı, özellikle kız çocuklarımızı adeta küçük bir kadın gibi giydirip, sosyal medyada sergiliyor muyuz ya da sergileyenleri beğeni yağmuruna tutuyor muyuz? Küçücük bedenlerin, korku, şaşkınlık veya izleyenlerde merak uyandırabilecek hallerini videolara çekip izlenme sayımızı arttırmaya çalışıyor muyuz? Çocuğumuzun her anını sosyal medya aracılığıyla yayınlayarak, onları bir araç olarak kullanıyor muyuz? Eğer bunları yapıyorsak, biz de istismarcı olmuyor muyuz?

            İstismar sadece çocuk bedenini zevk aracı olarak görmekle olmuyor. Tacizcilerin psikolojisini ne kadar çabalasam da anlayamıyorum zaten ama “normal” ebeveynlerin farkında olarak ya da olmadan yaptıkları bu davranışların nasıl istismar olarak görülmediğini hiç anlayamıyorum. Biz yetişkinler şunu iyice anlamalıyız ki, dünyaya getirdiğimiz çocuklar bizim oyuncaklarımız değil, onlar sağlıklı yetişirse sağlıklı bir toplum olmamızı sağlayacak olan bireylerdir.

            Neyse ben konuyu biraz dağıttım sanırım, kitaba geri dönecek olursak, Ahmet Ümit seri katilin peşinde koşarken muhalif söylemlerden de kaçınmamış. “Alçaklıkların en rezili siyasi alçaklıktır.Buna bir de mezhep ve dini karıştırırsan, bildiğin şerefsizlik çıkar ortaya… İşte şu anda onu yaşıyoruz.Üstelik bunun bedelini, bütün millet ediyor… Bari zavallı Suriyelilere yardım edebilsek.Onu da yapamıyoruz.Sus , sus, daha fazla konuşturma beni..”
“Kendisinden olmayanlara yaşam hakkı tanımayan idarelerde  önce polis teşkilatı kirlenirdi.” Sözleriyle mevcut idareye dokundurmalar, Suriye politikasına göndermelerde bulunmuş.

            Ayrıca sizde de oluyor mu bilmiyorum ama Ahmet Ümit’i okurken İstanbul için üzülüyorum. Satır aralarında görünen İstanbul resmi içimi acıtıyor. Çirkin binalar, çarpık yapılaşma, insanın zamanını ellerinin arasından çalan o yoğun trafik… Her yaz İstanbul’a gidip orada kaldığım süre zarfında bile bu kadar fark etmiyorum bir şehrin gittikçe yok oluşunu.

            Ha bir de kitabın adının neden Kırlangıç Çığlığı olduğu meselesi var. Bunun cevabını da okumak isteyenler bulsun. Ayrıca ben katili doğru tahmin ettim.Üstelik o karakter ilk göründüğü anda. Bakalım sizin tahmininiz de doğru çıkacak mı? İyi okumalar.

           


17 Mart 2018 Cumartesi

Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig


        Bizi kötülük yapmaktan alıkoyan şey nedir? Ya da her insanı kötülük yapmaya itecek bir neden var mıdır acaba? Belki de içimizde bir eşik var ve biz o eşiği geçtiğimiz anda kötülük yapmaya başlıyoruz. Vicdanımız, ahlaki değerlerimiz, inançlarımız  belki de toplumun etkisi bizi o eşiğin önünde durduruyor. Peki ya bir gün tüm değerlerimizi alt üst edecek bir olay yaşarsak. Basit, sıradan ama bize eşik atlatacak bir olay…

        Olağanüstü Bir Gece’de bu eşiği geçen bir adamın hikayesi var. Adını bilmediğimiz* ama nefes alışverişini bile hissettiğimiz seçkin burjuva kahramanımız, gelecek kaygısı olmadan, rahat bir yaşam sürdürmektedir. Yaşadığı sıradan, heyecansız hayat yüzünden tüm duygularını yitirdiğini düşünür. Hayattan bir beklentisi de yoktur çünkü hayat ona her şeyi sunmuştur zaten.

        Kendimi kahramanımızın yerine koyunca ( ki Zweig’in anlatım tarzında aksi mümkün değil, okurken olayın kahramanına dönüşüyor insan) içimi bir hüzün kapladı. Onun başına gelen belki de en kötüsü dedim. Amaçsız, beklentisiz, yürekten sevinmeden, kahrolmayı bilmeden, sahte sevinçler, yüzeysel üzüntülerle geçen bir ömür. Ölümle eşdeğer.

        Bu cansızlığını fark eden adamın ( ona ne mutlu ki fark ediyor, belki de çoğumuz öyle alışmışız ki oynadığımız hayat oyununa, ruhumuz ölü ama haberimiz yok) tesadüfi olarak gittiği at yarışında yaşadığı küçük bir olay,  ruhundaki taşları yerinden oynatır. Bu olayla içindeki o eşiği atlar.

        Tüm ahlaki değerlerini bir yana iterek suç işler. Üstelik bundan hiç pişmanlık duymaz. Aksine hayata döndüğünü, artık hissetmeye başladığını düşünür. İşlediği suç onu daha da derine sürükler ve kendi değerlerine hiç uymayan, o dönemin en alt tabakası sayılan insanların arasında  geceye devam eder. Gecenin sonunda ise tüm yaşadıkları, gözündeki bir perdeyi kaldırır adeta. Hayata tamamen farklı bakmaya başlar. Daha doğrusu artık görmeye başlar. Kötülüğün içindeki iyiliği, çirkinin içindeki güzeli…

        Kahramanımızın bir gece de hepi topu 6-7 saatte yaşadıkları onu bambaşka bir insan yapar. Yüzeye çıkabilmek için önce en derine batması gerekmiştir. Artık çevresindeki insanları gerçekten önemsemeye ve anlamaya başlar.

        Zweig’in okuduğum  novellalarının ( romanla öykü arası anlatı tarzı) içinde en çok bu kitabını beğendim. Kitabın kapak resminin puzzle olarak yaptığım bir resim olması da ayrıca mutlu etti beni nedense. Böyle küçük bir şeyden mutlu olunca da tamam dedim, ben gerçekten yaşıyorum. Ruhumun canlılığını yitirmeye hiç niyeti yok. ☺  Siz de şöyle bir içinize bakın bakalım ruhunuz yaşıyor mu?

        Kitabın en can alıcı cümlesiyle  bu yazıyı da noktalayıp, ne zamandır çıkmasını beklediğim Kırlangıç Çığlığı’na başlayacağım.

        “Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

        Tüm insanları anlayabilmemiz dileğiyle, iyi okumalar.



*Hikayenin içinde kahramanın ismi kullanılmadığı için adını bilmiyoruz dedim ama kitabın başında Zweig,  1914 yılında Rava- Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmada şehit düşen Baron Fredrich M.Von R.nin yazı masasında bulunan ve  bunları hikayeleştirmesi için kendisine yollanan notlardan yararlandığını açıklamaktadır.

10 Mart 2018 Cumartesi

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü Livaneli


        Livaneli, yazmaya başladıktan 29 yıl sonra tamamlayabildim dediği bu kitabında çok farklı bir teknik kullanmış.  İlk sayfalarda bu teknik çok hoşuma gitse de zamanla kitabın içine girmemi zorlaştırdı. Bu yüzden çok sürükleyici bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim.

            Akılda kalıcı, okuru tam on ikiden vuracak bir cümleyle başlayan kitabın ilk bölümünde anlatıcı 3.tekil şahıs.  2. bölüme geçtiğimizde ise birden romanın baş kahramanı anlatmaya başlıyor olayları. Bu durum her bölümde de tekrar ediyor.

            Romanın baş kahramanı Sami Baran, hayat hikayesini kitap haline getirmek isteyen yazar arkadaşına tek bir şart koşar. Romanı okuyup, uygun görmediği yerleri değiştirmek ister. Böylece her bölümden sonra olayları bir de Sami Baran’ın ağzından dinleriz. İki koldan yürüyen bu roman bir süre sonra bütünlük sorunu yaşamaya başlıyor. Düşünsenize bir kitaba kendinizi tam kaptırmışken romanın baş kahramanı çıkıp, aslında olaylar öyle değil de böyleydi diyor. Bu da bir sonraki bölümde yazarın anlattıklarına şüpheyle yaklaşmanıza, işin aslını daha çok merak etmenize, yazarın anlattığı yerleri çabucak geçip Sami Baran’ı dinlemeye itiyor sizi. Bu teknik hem yazarın anlattıklarını önemsizleştirmiş hem de karakter tahlillerinin ikinci plana itilmesine sebep olmuş.

            Teknik kısmı bırakıp konuya gelecek olursak;
            Politik mülteci olarak İsveç’te yaşayan Sami Baran, Türkiye’de 12 Mart darbesinde kendisini sorgulayan, işkence eden devlet bakanıyla aynı hastanede karşılaşır. Böylece kendisi gibi iltica eden arkadaşlarıyla hastanede yatmakta olan bakanı öldürme planları yaparlar. Her ne kadar kitabı çok benimseyemeden okusam da intikam mı bağışlamak mı ikilemini çok başarılı anlattığını söylemeliyim.

            Ayrıca İsveç’te yaşayan mültecilerin durumunu, darbenin, politikayla hiç ilgisi olmayan birinin bile hayatını nasıl alt üst edebildiğini, anadilin önemini çok iyi kavratan bir kitap.

            Bu kitapta benim en çok hoşuma giden şey ise,  politikayla ilgili düşüncelerimin birebir olarak romanın kişilerinden birinin ağzından duymak oldu.

            Sami gibi İsveç’e iltica etmiş olan Bülent diyor ki;
“Sonla Futbol Stadyumu’nda İsveç’in AIK takımıyla Galatasaray’ın maçında tribünleri dolduran binlerce Türk, bir anda bayrağı yırttılar söylentisi üzerine İsveçlilere saldırıp onları dövmeye başladılar. Stadyum savaş alanına döndü. Oysa sonra hiçbir bayrağın yırtılmadığı ortaya çıktı.Aynı kalabalık başka bir gücün etkisinde çok farklı davranabilirdi. Sorun siyasi çelişkilerden değil, iki tarafın da kendilerine benzemeyen insanları yok etme tutkusundan kaynaklanıyordu. Bölünmüş dünyada sağduyulu kalmaya çalışan ve herhangi bir takıma girmeyen adama duyulan kuşku, sonunda o insanın çarmıha gerilmesiyle sonuçlanıyordu.”

            Ben de çarmıha gerilme pahasına diyorum ki, illa bir gruba ait olmak gerekmiyor bu hayatta. Hatta diyebilirim ki kendinizi bir gruba ait hissediyorsanız dünyaya objektif bakmanız mümkün değil. Hele ki bu grup siyasi bir oluşumsa farkında olmadan etrafınıza bir duvar örmüşsünüz demektir. Dahil olduğu grubu sonuna kadar savunanlardansanız ise maalesef vahim durumdasınız. Sizin için yapılacak bir şey yok artık.

             Kitaba dönersek;
            Yazar ve Sami’nin sırayla anlattığı olayların sonunda ne oldu dersiniz? Kitabın kalbi olan intikam ve bağışlama arasındaki seçim nasıl sonuçlandı acaba? Kitabı okuyunca eminim bunu beklemiyordum diyeceksiniz. Seçimlerinizin hep bağışlamaktan yana olması dileğiyle.İyi okumalar.  
  

17 Şubat 2018 Cumartesi

Abum Rabum - İskender Pala

Abum Rabum- Yüce Baba- yani üç büyük dinin atası Hz.İbrahim. Bu roman Hz.İbrahim’in ayak izlerini takip eden bir polisiye.

Üç büyük din de Hz. İbrahim’i peygamberlerin atası olarak kabul etmektedir. Yani üç büyük dinin kesişim noktası diyebiliriz. Ayrıca Yahudiler Hz.İbrahim’in torunu(Hz.İshak’ın oğlu) Yakub’un soyundan geldikleri için, Hz.İbrahim’in Yahudi olduğuna inanıyorlar. Hıristiyanlar da onun Hıristiyan olduğunu düşünüyorlar. Biz Müslümanlar ise Kur’an’da yazıldığı üzere onun Hanif inancında (tek bir yaratıcıya inanan) dosdoğru bir Müslüman olduğuna inanmaktayız. Hz.İbrahim deyince benim aklıma üç önemli olay geliyor:
           
Oğlunu Allah’a kurban etmeyi kabul edişi (Hz.İbrahim’in hangi oğlunu kurban etmek istediği de dinler arasında ayrı bir tartışma konusu), Nemrut tarafından ateşe atılıp yanmayışı ve Kabe’yi inşa etmesi. Peki İskender Pala neden Hz. İbrahim’ i seçmiş?
           
Kitap için polisiye dedim ama asıl yazılma amacı Dünya’nın kanayan ve uzun süre de kanamaya devam edecek olan yarası Ortadoğu’nun nasıl iyileşebileceğini göstermek. Pala, Hz.İbrahim’in öğütlerine uyulan bir dünyada terörün, savaşların da olmayacağına inandığı için Hz.İbrahim’i seçmiş. En azından benim kitaptan anladığım bu.

Tüm insanların, temiz kalplilik, doğruluk, sabır, dilini korumak, hoşgörü, merhamet, pak zihin ve haddi aşmamak erdemlerine sahip olduğunu düşünsenize.Ortadoğu böyle kan gölüne döner miydi?

Kommagene Kralı Antiochos’un mimarı Sin-Ammar, kralının mezarını inşa ederken bu sekiz erdemi şifre olarak kullanır. Böylece bu şifreyi çözen kişi büyük bir hazinenin de sahibi olacaktır. İşte olaylar Sin-Ammar’ın şifresini çözmeye çalışan Japon Sümerolog Keiko’nun öldürülmesiyle başlıyor.

Şifrenin yazıldığı tabletin peşinde kimler yok ki: Mossad, CIA,MIT, Grup Kardeşlik…Şifreyi kimin çözeceği merak uyandırıcı olsa da kitabın tek odak noktası değil. Gizli örgütler, ezoterik din adamları, CIA içindeki yapılanmalar, dünyayı yönetmeye çalışanlar, dini bilgiler ,arkeolojik bilgiler, doğu- batı çatışması şifreyi gölgede bırakmış diyebilirim.

Karun ve Anarşist kitabında batının kültür politikasını ele alan Pala, bu kez de batının tarihi nasıl yanlış yönlendirdiğine dikkat çekmiş.Sümerlerin demokrasiyi eski Yunanlılardan çok önce uyguladığı, site devleti kurduklarını, stratejiyi teori haline getirenlerin de aslında Babilliler olduğunu, sanayi devriminden sonra batının geçmişte yapılan her güzel şeyi kendi atalarına bağladığını açıklamış.

Kısacası Pala diyor ki; biz çok zengin bir kültürün mirasçılarıyız. Güneşin doğudan yükseldiğini unutmamalıyız. Batının tarih katliamına dur demeliyiz. Ortadoğu artık uyanmalı çünkü Ortadoğu’daki her savaş, atılan her bomba bir kültürü yok ediyor. Yok edilmeyen eserleri de zamanı geldiğinde sergilemek üzere evine götürüyor batı.

Bu açıdan bakınca kesinlikle okunması gereken bir kitap. Ama sadece polisiye romanı olarak görürseniz, bazı hatalar fark edebilirsiniz. Selim’in kitabın başında okuduğu hikayede Sin-Ammar’ın şifreleri mezarda nasıl kullandığının açıkça yazması, Zara’nın morgdan çıkınca cep telefonuna nasıl ulaştığının atlanması gibi.

            Kitapta benim bahsetmediğim daha  bir çok konuda akademik düzeyde bilgi verilmiş. Zaten roman boyunca karşı karşıya gelen tüm karakterler ya tarihi ya dini bir sohbete dalıyor. Ayrıca şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Müslümanların Dan Brown'u olarak anılmaya başlayan Pala'nın bu kitabında Başlangıç kitabından daha çok şifre ve tarihi eser göreceksiniz.İyi okumalar.


          
Not:  İskender Pala’yı daima severek okurum ama her sene bir kitap çıkarmaya başladığından beri temkinli yaklaşıyordum.Meğer Pala hızlı yazmıyor, çok çalışıyormuş.Yılda 250 gün, günde 10 saat ofisinde çalışarak yazıyormuş kitaplarını. Bu çalışma süresi çok ciddi bir rakam. Takdir etmek gerek. Bu arada ünlü yapım şirketi Netflix, Abum Rabum’un 5 bölümlük dizisini yapacakmış. Merakla bekliyorum.