28 Haziran 2021 Pazartesi

Adı Aylin - Ayşe Kulin


Her Yerde KanVar
kitabını okurken Kulin beni arafta bırakan bir yazar demiştim. Kulin’i G.A.Y* öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerek sanırım. G.A.Y öncesi yazdığı kitaplar beni daha çok etkilemiştir hep. Ama nasıl olduysa Adı Aylin kitabını okumaya bir türlü sıra gelmemişti. Sonra bir gün Armağan Çağlayan’ın programında Ayşe Kulin’i izledim.

70 yaşında, sözcüklerini tane tane seçen, zarafet abidesi bir kadın vardı karşımda.  Öyle kibar, konuşması öyle akıcı…  Türkçeyi ne kadar özenli kullandığını fark edince de biraz Kulin’in safına doğru çekildim galiba. Programda Adı Aylin kitabından bahsedince hemen aldım ve okumaya başladım. Her zaman yaptığım gibi kitabı bitirdikten sonra başka okurların yorumlarına baktım. Ben ne hissettim, insanlar ne hissetti bir okuyayım dedim.

Okuduğum yorumlarda Aylin karakteri o kadar yerden yere vurulmuş ki… Üstelik çoğu kadın okur tarafından. Zavallı Aylin, yaşarken anlaşılmadığı gibi okunurken de anlaşılmamış. Kimse Aylin’in penceresinden bakmamış. İnsan zihnindeki toplumsal normların görünmeyen ipleri herkesi esir almış.

Aylin’in hayatı hatalarla dolu! Peki kime göre hata? Mutlu mesut yaşarken kocasını terk etmesi şımarıklık olarak yorumlanmış. Daldan dala konan ruhu, hiçbir yere ait olamaması mutsuzluğunun sebebi olarak görülmüş. Ve mutsuzluğunu kendi elleriyle hazırladığı savunulmuş.

Önceleri ben de kızdım Aylin’e. Sonra dedim ki belki de biz Aylin’in yaptıklarını yapamadığımız için bu kadar öfkeliyiz ona karşı.

Öyle görünmez bağlarla bağlanmışız ki bulunduğumuz yere, bırakın şehri mahallemizi bile kolay kolay terk edemiyoruz. Düzeni, rutini mutluluk zannediyoruz.

Bir düşünün, hayatınızı alt üst etmeye hiç cesaret edebildiniz mi? Bu cesaretsizliğiniz yüzünden nelere katlandınız? Yoksa prangalarınızı saadet bağı olarak mı görüyorsunuz? Cesaretiniz yoksa Aylin’e kızmaya hakkınız da yok.

Ben mi? Ben salonumdaki koltuğun yerini değiştirecek olsam ödüm kopuyor. Ruhu kuş gibi çırpınan, zihni dünyaları gezerken yerinden kıpırdamayan bir beden işte bu da…

Şimdi diyeceksiniz ki eee, bu kitap ne anlatıyor?

Aylin… Ayşe Kulin’in akrabası. Kitabın arka sayfalarında fotoğrafları da mevcut. Bana biraz Lady Diana’yı anımsattı. Nedenini bilmiyorum belki güzelliği, belki bir prensle evlenmiş olması belki mutsuzluğu…

Annesinin ölümünden sonra ruhu dağılan ama bunu fark etmeyen Aylin, bir kez gördüğü bir prensle evlenir, büyük bir hayal kırıklığı olan bu evliliği bitirmek için uzun zaman çabalar. Lucy Clayton’s maken okulunu bitiren Aylin, 25 yaşından sonra doktor olmaya karar verir. Yine çevresinin aksini iddia etmesine rağmen bu yoldan vazgeçmez, New York’un en ünlü doktorlarından biri olur. Hayatının son döneminde Amerikan ordusunda iki yıl içinde albaylığa yükselir, Başarı Nişanı’nı kazanır.

Başından geçen evlilikleri, aşkları düşünüldüğünde, neyi aradığını bilmeyen, toplumun bağlarından kopabilmiş belki sadece varmak için değil yolda olmak için bu dünyaya gelmiş biri Aylin.

Ayşe Kulin’in akıcı kalemiyle elinizden bırakamayacağınız bu kitabı okurken Aylin’e çok kızmayın. Ben onu çok sevdim.

Ayrıca bu yaşta Aylin’in hayatını okuyup örnek(!) alacak değiliz. Yani tutup da yok efendim toplumun ahlakını bozuyor çığlıkları atmayın. Unutmayın neye özeneceğinizi yazarlar değil siz belirlersiniz.

 

 

*G.A.Y : Gizli Anların Yolcusu

 

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Zoka - Abdullah Küçük

 


 

Uzun zaman önce sevgili Abdullah Küçük’ün bir jest yapıp gönderdiği Zoka kitabı yine çok uzun zaman önce bitti. Yoğunluktan yazıyı bir türlü yazamadım dersem yalan olur. Evet, yoğunluk yine eskisi gibi devam ediyor. Canlı dersler, derslere hazırlanma süreci, Beyaz Fil’in kitapları, ev, böcüğüm, ikinci üniversitenin dersleri… Ama sebep yoğunluk değildi. Tüm bu yoğunluğun arasında içimde yazmaya karşı bir kırgınlık vardı. Kimin için, ne için soruları beynimde fazla yer kaplamaya başlamıştı. Kendimi dinleyince anladım ki ben hedefimi şaşırmışım. Şimdi yolu tekrar bulacak gibiyim. Bu kez kaybetmemek üzere hem de…

Şimdi gelelim kitabımıza;

Kitap aslında bir üçleme. Birinci kitap Kıskaç, ikinci kitap Zoka ve üçüncü olarak Beyaz Fil’den çıkan “Zıddı” kitabı. Zıddı kitabını almak isteyenler buraya tıklayabilirler.

Yazar Zoka kitabının başına bir soy ağacı koymuş ki çok yerinde bir hareket olmuş. Zira ara ara bu kimdi diye dönüp baktım. 

Oldukça kalabalık bir Türk ailesi var karşımızda. Başkahramanımız Sencer, yazdığı kitapta ailesinde işlenen bir cinayeti ortaya çıkarmıştır. Kıskaç kitabında detaylı anlatılmış bu olaylar sanırım. Sencer’in yazdığı kitapta deyim yerindeyse ailenin tüm kirli çamaşırları ortaya dökülmüş ve Sencer bir hayli düşman kazanmıştır.  

Kitabın başındaki “Hiç kimse sıradan değildir,” alıntısının anlamı da yerini bulmuştur. Kitaptaki her karakteri, her davranışı ayrı ayrı incelemek lâzım aslında. Maşallah yazarımızın bizlere kapısını açtığı ailesinin sırlarını Müge Anlı ancak çözer.  😊

Karışık aile yapısı, aile içi sadakatsizlikler, Sencer’in ilk aşkı, bir önceki kitapta katil olduğu ortaya çıkan Kıvılcım’ın sonu, Sencer’in karısının kaçırılması (kitaptaki asıl olay) ve arada verilen ikinci bir hikâye -benim en sevdiğim bu oldu- ile olay örgüsü de en az karakterler kadar karışık.

                Aralarda verilen, Fazilet ve Fahri’nin hikâyesi dimağımda buruk bir tat bıraktı. Yemen’e askere giden Fahri’nin yıllar sonra dönüp de çok sevdiği karısının evlendiğini görünce tüm ömrünü karısının evinin karşısında onu izleyerek geçirmesi etkiledi beni doğrusu. Sencer’in karısının kaçırılmasının merkezde olduğu hikâyeyi de merakla okudum. Kim, neden kaçırmıştı Elif’i. Ve bu olay önceki cinayetlerle ne kadar ilgiliydi?

Kitapla ilgili tek hoşuma gitmeyen şey ise, tüm olaylar ortaya çıktıktan sonra bile yazarın hala konuşmaya devam etmesiydi.

    Yıllar önce Av Mevsimi filmine gitmiştim. Ah, Koronasız rahat günler ah… Neyse biliyorsunuz filmde Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor başroldeydi. Yani oyuncular iyi, hikâye güzel. Filmde olaylar çözüldü; kim, neyi, niye yaptı belli oldu ama film bir türlü bitmek bilmiyor. Konuşuyor da konuşuyorlar.

İşte Abdullah Bey’in tek hatası bu olmuş bence. Neyse ki Zıddı kitabında aynı hataya düşmemiş, yerinde sonlandırmış kitabı.

            Ezcümle, polisiye kitaplar belli birkaç yazarın tekelinde değil, daha nice saklı cennetler var.

            Polisiye sevenler Abdullah Küçük’ün kitaplarını zevkle okuyacaklardır.

9 Nisan 2021 Cuma

Koca bir boşluk...

Kime, niye olduğunu bilmediğim kırgınlık, elinde silgisi, ben yazdıkça siliyor kelimelerimi. Zaten bir araya gelip bir cümle de edemiyorlar artık.

Bir başarısızlık hissi de peyda oldu kırgınlığın yanına ki her şey boşuna dedirtiyor.

Kelimelerim var olmak için bir sebep bulana kadar yokum artık.

İçimdeki o "değmez" hissi bu cümleleri de yutmadan...

27 Ocak 2021 Çarşamba

Bir Ömür Nasıl Yaşanır? - İlber Ortaylı

 


    2020 'nin bizde bıraktığı plan yapmanın boşunalığı hissine inat 2021’in ilk kitabı hayatımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini anlatan “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” olsun.

    Öncelikle İlber Hoca’nın konuşmalarını düşünüp bu kitabı anlar mıyım acaba demeyin. İlber Hoca’nın kitapları konuşmalarından daha anlaşılır emin olun. Yani kitabın dili oldukça akıcı zaten soru cevap şeklinde ilerlediği için daha da rahat okunuyor.

    Kitabı okuyunca dedim ki, söyle Kalemucu, bu kitabı 20’li yaşlarda okusaydın (tabii yazılanları içselleştirseydin) bambaşka bir hayatın olur muydu?

    Okuduğum kitaplar konusunda pek bir şey değişmezdi ama mutlaka en az bir yabancı dil öğrenir ve daha çok gezerdim. Çünkü İlber Hoca’nın da dediği gibi yaş ilerledikçe öğrenme hızı yavaşlıyor. Genç bir beyin daha hızlı öğreniyor. Yine de 40’ıma yaklaştığım şu günlerde ikinci bir üniversiteyi okuyarak beynimi daima öğrenmeye açık tutmaya çalışıyorum. Ama İlber Hoca’nın dediğinin aksine ben geceleri çalışıyorum. Oysa Hoca sabah çalışmanın daha verimli olduğunu söylüyor. Tabii İlber Hoca’mız evde kadına yüklenen işlerin sabah çalışmaya zaman bırakmadığını, çoğu kadının ancak evdeki herkes uyuduktan sonra kendine vakit ayırabildiğini pek dikkate almıyor sanırım.

    İlber Hoca kitabında edebiyattan müziğe, şehirlerden sinemaya, mimariden tiyatroya, operaya kadar birçok konuda ışık tutuyor. Kitabın özü; eğer dolu dolu bir yaşam istiyorsanız disiplinli olacaksınız. Kaytarmak, tembellik yapmak yok yani. Bir şehri gezerken de bir derse çalışırken de planlı- programlı olmak şart.

    Hoca'nın bazı konularda çok katı olduğunu düşünsem de geçmişe bakınca haklı olduğunu görüyorum. Mesela 25 yaşından sonra eğitim olmaz artık eser vermek gerekir diyor. 35’li yaşlara kadar birçok eser vermiş kişileri örnek gösterip “Adamların hayatının bittiği yerde bizim çocuklar halen bir şey öğrenmeye çalışıyor, hayata atılamıyorlar. Çok açık ki yanlış ve verimsiz bir çizgideyiz, “ diyor.

    25 yaşına kadar yaptıklarını anlatıp pişmanlıklarını dile getiriyor. “Bugünkü aklım olsaydı ABD’de  ve Avrupa’da okuyarak vakit kaybetmezdim. Ortadoğu’da, İsrail’de okurdum,” diyor ki İsrail üniversitelerinin Batı’dan daha iyi olduğunu bilmiyordum.

    25-40 arasını ise restorasyon çağı olarak tanımlıyor. Son fırsat bu, eksiğini gediğini kapat diye uyarıyor. Ben şimdi son fırsatın bittiği yerdeyim. Eksik çok…. Peki ne yapalım? 40 olduk diye bırakalım mı öğrenmeyi? Tabii ki İlber Hoca böyle bir şey demiyor. O ideal olanı, olması gerekeni söylüyor.

    Özetle İlber Hoca’ya göre:

-              -En az bir yabancı dil öğrenin ( kendi dilinizi mutlaka ama mutlaka çok iyi bilin)

-              -25 yaşına kadar dolu dolu yaşayın; farklı şehirler farklı ülkeler görün. Tabii bu ülkeleri de ağzınız açık dolaşmayın.( İlber Hoca böyle kaba bir şekilde söylemiyor tabii ki, yeni bir şehre yeni bir ülkeye gittiğinizde, uyumadan sürekli gezin, sokaklarda dolaşın, mimarisini fark edin, müzelerini mutlaka görün şeklinde söylüyor.)

-            -Eğitim en iyi müzik, matematik, filoloji ve sporla olur. Kalkınmak isteyen ülke bunlara önem verir.  "Bir toplum müzik ve matematikten anlıyorsa insanlıkla irtibat kurabiliyordur, dünyalı olmuştur.”

İlber Hoca’nın gözünden:

Ne İzlemeli?

    İtalyan yönetmen, Luchino Visconti’nin II Gattopardo ve Lanetliler’i öneriyor..  Yönetmenin iyi bir tarih bilgisi ve buna uygun ekibi olduğunu söylüyor.

    Yine bir İtalyan olan Pasoli’nin Decameron filmini izleyin ve farkı görün. “ Tarih o rengârenk Hollywood filmlerindeki gibi anlatılmaz; tarihi filmler öyle çekilmez,” diyerek Amerikan sinemasına gönderme yapıyor.

    Ayrıca Polonya’dan Andrzej Wajda ve Maceristan’dan Istvan Szabo’yu da öneriyor.

    Bizden ise; Lütfi Akad, Halit Refiğ’e dikkat çekip özellikle “Teyzem” filminin çok enteresan olduğunu söylüyor.

    İran sineması ve İran tiyatrosundan da bahsediyor. Hatta İran’ın tiyatroda da iyi olduğunu özellikle tercümeyi çok iyi becerdiklerini söylüyor.  Ben İran edebiyatını daima sevmişimdir ama tiyatro ve sinema konusunda çok iyi olduklarını fark edememişim demek ki.

Ne Dinlemeli?

    İlber Hoca’yla burada yollarımız tamamen ayrılıyor. O klasik müzik seviyor. Mozart, Beethoven, Haydn… Bunun yanı sıra Rahmaninov Rus müziğinin en büyüğüdür diyor. Bizden Fazıl Say’ı takdir ediyor. Ama Dede Efendi’yi, Hacı Arif Bey’i, Itri’yi de bilin, daha günümüze yaklaşırsak. Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla ve Zehra Eren’i örnek veriyor. (Zehra Eren’i ilk kez duyuyorum.)

    Bense müzik konusunda biraz karmayım sanrıım. İlk sırada Mark Eliyahu yer almakla birlikte, Evgeny Grinko, Mohsen Namjoo, Humayün Şeceryan, bize gelirsek; Ezginin Günlüğü, Ferdi Özbeğen hayranıyım diyebilirim.

Ne Okumalı?

    Bu konuda ise İlber Hoca’yla görüşlerimiz çok benziyor. Çünkü ikimiz de Rus edebiyatını ilk sıraya koyuyoruz. Ben Rus edebiyatıyla ortaokulda tanıştım ve o günden beri benim için bir numaradır.

Fransız edebiyatından da aynı kişileri ön plana çıkarmışız: Balzac, Flaubert…

İran edebiyatını ikimiz de seviyoruz. ☺

Ve ikimiz de Amin Maalouf hayranıyız. ☺

İngiliz edebiyatıyla ilgili düşüncelerimiz  ise  Dickens’ı , Oscar Wilde’ı herkes okur, iyidir hoştur o kadar… 😊

Türkiye’de ise İhsan Oktay Anar… İhsan Oktay’ın adını görünce dedim Hoca anlıyor edebiyattan. 😊

    Genç yazarlardan ise Şule Gürbüz’ü öneriyor. Bunu not ettim “Kambur, Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında” kitaplarını mutlaka okuyacağım.

    İlber Hoca daha birçok şey söylüyor. Hatta hepsini yapmak için bir ömür yeter mi bilmiyorum. Ama planlı-programlı yaşanmadan böyle bir hayat mümkün değil.

    Eğer 25 yaşından küçükseniz bu kitabı, elinize bir not defteri alıp bir yandan okuyun bir yandan hadi evlilik planlarını falan bir kenara bırakıp J doğru yeni ülkeler, yeni şehirler görmeye yelken açın…

 

  

18 Ocak 2021 Pazartesi

Yedinci Gün- İhsan Oktay Anar


İhsan Oktay’dan okuduğum altıncı kitapla 2020 yılını kapattım. 2020 benim için en çok kitap okuduğum ama en az yorum yazdığım yıl oldu. Yılı Yedinci Gün’le kapatmaktan oldukça memnunum.  Dimağımda güzel bir tat bırakan bir eserle sonlandırdım yılı.  Ama bu kitabını da okuyunca anladım ki İhsan Oktay’ın kitaplarını yazım yıllarına göre okumak gerekiyor. Yani eğer henüz yazarın kitaplarına başlamadıysanız yazım yıllarına bakıp öyle okuyun. Zira okuduğunuz bir karakter bir sonraki kitapta karşınıza çıkabiliyor. Ben sizlere sıralamayı yapayım 😊

Puslu Kıtalar Atlası (1995)

Kitab-ül Hiyel(1996)

Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri (1997)  *Okumadığım sadece bu kitabı kaldı.

Amat (2005)

Suskunlar(2007)

Yedinci Gün (2012)

Galiz Kahraman (2014)

Gelelim kitaba;

Kitap üç ana bölümden oluşuyor: Baba-Oğul-Hayat

1870’lerde padişahın bir sineği kovalamasıyla başlıyor “Baba” bölümü ama sonra olaylar ne ara bu kadar değişiyor ve nasıl hiç kopmadan ilerliyor hayret doğrusu. İşte bu yazarın kurgu yeteğinin ve dile hâkimiyetinin bir kanıtı. Diğer kitaplarında olduğu gibi burada da ilginç karakterler var. Zaten İhsan Oktay’ın kitabında karşınıza bir kedi çıksa bilin ki o normal bir kedi değildir.

Padişahımız ulu hakanımızın tahta çıkmasından evvelki sene “Şarapçılar Sokağı”nda, elinde hiç düşmeyen şişesiyle gezen ayyaş bekçi Murtaza’nın yine tüm havagazı lambalarını çifter çifter gördüğü bir gece, bekçinin postalları altında kalan kuyruğunu almak için yıllardır Murtaza’nın peşinde miyavlayarak dolaşan bir kedidir o. 😊

Yani İhsan Oktay’ın kitaplarında olaylar ve karakterler dağların yamaçlarından düşen bir çığ misali her satırda yeni bir karakter eklene eklene büyüyor. Sonra bir bakıyorsunuz Yedinci Gün’de olduğu gibi bir padişahla başlamışsınız ama kendinizi zamanda yolculuk yapan bir adamı okurken bulmuşsunuz.  Üstelik yazar zaman makinesini öyle detaylı anlatıyor ki altında başka bir sebep arıyorsunuz. Hani aklınızdan bir acaba geçiyor. Acaba yazar İhsan Sait’le dalga mı geçiyor? Barbar Moğol İhsan Sait’i eleştirirken acaba aslında kimleri eleştirmeye çalışıyor diye düşünüyorsunuz.

Peki kitaptaki zaman yolcumuz kim? İhsan Sait. ..  Evet yine bir İhsan var kitapta. Bu kez İhsan Sait’in nezdinde oldukça eleştirel bir tavır da takınmış yazar.   İhsan Oktay’ın karakterleri hep ilginç olmuştur. Buradaki diğer bir ilginç karakterimiz de İdris Amil. İdris Amil’i hatırladınız mı?  İdris Amil, Galiz Kahraman kitabındaki kahraman. İşte bu yüzden yazarın kitapları sırayla okunmalı dedim. Önce bu kitabı okuyup İdris Amil’i burada görüp sonra Galiz Kahraman’la İdris Amil’in derinliklerine inmeliydim.  Neyse yapacak bir şey yok  artık. Zaten yazarın okumadığım bir kitabı kaldı. En kısa zamanda onu da okumak istiyorum.

Kitabın Oğul bölümü savaşı anlatıyor. Yine burada da savaşla ilgili eleştirilerini satır aralarına eklemiş yazar. Artık kim ne kadarını fark ederse. Zira ben yazarın tüm anlatmak istediklerini fark edemediğimi düşünüyorum. Anladıklarımdan hep daha fazlasını içeriyor yazarın kitapları.

Hayalet kısmında ise zaman makinesi “Zeplin” geleceğe ulaşıyor artık.  İşe bu kısımda İdris Amil Hazretleri ortaya çıkıyor.

Kitabın içinde o kadar çok olay ve kişi var ki, hepsini buraya yazmak mümkün değil. Ama beni en çok etkileyen olaylar; İhsan Sait’in gelecekte yaşayan sevgilisine ulaşmak için zaman makinesi yapması, gelecekten gelen mektup, bir Alman asilzade ile oynadığı satranç oyunundaki kazanma yöntemi, Oğul bölümündeki savaş sahneleriydi.

Zaman zaman güleceğiniz, çoğunlukla da hayret edeceğiniz bu kitabı sakin kafayla okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.

 

 

 

16 Aralık 2020 Çarşamba

Balon Çobanı - Çağdaş Balıbey

 

Kitap yorumlarında en çok eleştirildiğim konu yazılarımda hemen kitaptan bahsetmeye başlamamak. Hatta 1000kitap sitesinden bir arkadaş lafı ne kadar uzatıyorsun direkt yoruma başla demişti.

Oysa kitap hakkında yorum yazmak kitabın özetini yazmak değil ki benim için. Kitabın bana hatırlattığı anıları, kitabı okurken nasıl bir ruh hâlinde olduğumu, kitaba başlama sürecini anlatmazsam yorumum eksik kalmaz mı? Ama sanırım bu konuda sadece ben böyle düşünüyorum. O yüzden bundan sonra sadece kitabın içeriği hakkında bilgi edinmek isteyenler için not düşeceğim galiba. İkinci paragraftan başlayın gibi. ☺

Şimdi gelelim Balon Çobanı’na. Kitabın pdf hâlini okumuş ve ham hâlini görmüş olmanın ayrı bir yeri var bende ama pdf olarak on kez de okusam kitap hâline geldikten sonraki sayfaları çevirme hazzımı hiçbir şeye değişmem.  

Balon Çobanı beni şaşırtan bir kitap oldu doğrusu. Yazarın hayal gücünü ve kitabın giriş kısmındaki Pi diyarını göz önüne alınca fantastik bir dünyaya ya da bir bilim kurgu romanına geçiş yapacağımı düşünmüştüm. Hâlbuki yazar yaşadığımız dünyanın gerçeklerini bir tokat gibi yüzümüze indirmeyi planlıyormuş.

Kendimi önce bir bebeğin dilinden ana rahmine düştüğü andan itibaren yaşadıklarının ortasında buldum. Sonra da gözümü Suriye’de açtım.

Abdad ve ailesinin Suriye’de yaşadıkları, birçok Suriyelinin başına gelen yürek burkan cinsten. Özellikle olayların yaşanmış olabileceğini bilmek daha da etkiliyor insanı.

Yazar başta olduğu gibi kitap ilerlerken de şaşırtmaya devam ediyor bizi. Abdad’a üzülürken onun geçmişindeki sırla alt üst oldum. Bazen insan karar veremiyor, kim neyi ne kadar hak ediyor diye. Gerçekte de böyle değil mi? Bir gün göklere çıkaracak kadar haklılığını savunduğumuz bir insanla ilgili öyle detaylar öğreniyoruz ki yerin dibine batsın istiyoruz. Ben de Abdad konusunda kararsız kaldım. İnsanların geçmişte yaptıkları hatalarıyla bugünlerini yargılamak haksızlık mı? İşlenen bir hata değil de suçsa hiç de haksızlık olmuyor. Ama karısının ve kızlarının yaşadıklarını okudukça savaş kadınları daha çok yaralıyor diye düşündüm. Erkeklerin sadece bedeni ölüyor oysa kadınların önce ruhları sonra bedenleri…

Kitabın ikinci kısmı olan Suriye bölümü, savaşın bir ülkede nasıl bir tahribat yarattığını ortaya koyuyor. Sağ olsun yazar da adeta bomba atılan sokaklarda bir köşede oturmuş olanları izliyormuşcasına ayrıntılarıyla anlatmış her şeyi.  Bu yüzden de tebrik ettim yazarı açıkçası.

İkinci bölümden sonra yine baştaki “bebeğimize” dönüyoruz.  Peki bu bebek kim dersiniz? Mersin’deki yetiştirme yurdundaki bu bebeğin Abdad ve ailesiyle ne ilgisi var? Ve bu bebek sıradan bir bebek midir acaba?

Yazarın olayları en baştan bir kronolojik sırayla vermemesi yani bu zamanda atlayışlar, geri dönüşler benim en çok keyif aldığım anlatım tarzı. Okurken keyif aldığım bu kitabın bir an önce devamını da bekliyorum. Umarım siz de benim kadar seversiniz. İyi okumalar…
 

 


15 Ağustos 2020 Cumartesi

Sakın Gözlerini Açma - Side May

 

Bir önceki yazımda dört kitabın editörlüğünü yaptığımı söylemiştim. İşte bunlardan biri de Side May’ın yazdığı “Sakın Gözlerini Açma” kitabıydı. Yazarın bir önceki kitabı “Nergis”i okumamıştım.

Sakın Gözlerini Açma kitabının düzeltmeleri bitip, son okumasını yapan arkadaş bana tekrar gönderdiğinde arka kapak yazısını hazırlamak için, kitaba şöyle bir göz gezdireyim dedim. Bir de baktım kitabı baştan sona yine okumuşum. :)   Yani dili öyle akıcı, olaylar öyle sürükleyici ki elinizden bırakmak mümkün olmuyor. Açık söylemek gerekirse kitaba başlarken böyle bir şey beklemiyordum. Şimdi ise kitabın basılmış hâlini tekrar okuyabilirim.  Önce size kitap için hazırladığım arka kapak yazısını atayım sonra da çok detaya girmeden kitaptan bahsedeyim.

Arka Kapak

Bir gün uyandığınızda son iki yılınızı hiç hatırlamasaydınız ne hissederdiniz? Üstelik hiç tanımadığınız birinin yatağındaysanız…

Toprak ne evli olduğunu ne de hamile karısını anımsayabildiği bir sabaha uyanır. Evlenmeyi asla aklından geçirmeyen Toprak, bu yeni yaşamına alışıp, ten uyumu denen olgunun gerçekten var olduğunu anladığında ise geçirdiği kaza onu yeni bir bilinmezin içine sokacaktır.

Şimdi Toprak’ın tek bir hedefi vardır: Rüyasında gördüğü yaşamı ilmek ilmek yeniden örmek…

Rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı, hikâyeyi tam kabullendiğiniz sırada sizi yeni bir hikâyenin ortasına atan, heyecanın hiç azalmadığı, bir solukta okuyacağınız bir kitapla karşı karşıyasınız.

Peki, ya sizin gözlerinizi açmaya cesaretiniz var mı?

“İnsanlar görmediği, yaşamadığı hiçbir şeyi rüyalarında göremezler.”

 

Kitap Toprak’ın hiç tanımadığı birinin yatağında uyanmasıyla başlıyor. Son iki yılını hatırlamayan Toprak’ın yaşadığı şaşkınlığı, hafızasını kaybetmiş bir insanın neler hissedebileceğini öğreniyoruz. Tam Toprak’ın yeni hayatına uyum sürecine biz de onunla birlikte alışırken yazar öyle bir ters köşe yapıyor ki, siz de Toprak’la birlikte şaşırıp kalıyorsunuz. Merakınız kamçılanıyor ve yazarın sizi attığı yeni maceraya, daha doğrusu Toprak’ın başlangıçtaki yola dönebilmesi için girdiği mücadeleye yelken açıyorsunuz büyük bir hevesle.

Kendimi tutup bundan sonrasını anlatmamam lâzım. Ama şu kadarını söyleyeyim: Kitabın kurgusunu çok beğendim. Toprak ve Dünya’nın aşkından ise etkilendim doğrusu. Alt metinde verilen toplumsal mesaj da abartılmadan gayet yerinde verilmiş.

Son olarak bu kitap kesinlikle senaryolaştırılıp dizi olarak çekilebilir. İzleyicisi de bol olur.