25 Ağustos 2018 Cumartesi

Amat - İhsan Oktay Anar


Ayyaş Ohannes’e günahlarından arınmak için 247 akçe veren deli marangoz Nuh’un, bir gemici mezarlığındaki 247 meşeyi kullanarak, Diyavol için yaptığı 247 kişilik mürettebatı olan kalyonun adı Amat.

Habil’in kardeşi Kabil’i öldürdüğü gün olduğu için uğursuz sayılan Salı günü yola çıkan Amat’ın kaptanı Diyavol – İsim tanıdık geldi değil mi?- ikinci kaptan olarak ya Kırbaç Süleyman’ı ya da Ali Reis’i seçecektir. Bu mücadeleyi, mürettebata sözünü geçiren,asla yapmayacakları şeyleri yaptırabilen kişi kazanacaktır.

Kaptan köşkünde, imal tarihi olarak 15-20 yıl sonrasını gösteren bir keman fark eden Süleyman’ın en büyük tutkusu ölümsüzlüktür. Bu tutkusu yüzünden kaptan köşkündeki ölümsüzlük üzerine yazılan kitapları bırakıp ayrılamaz gemiden ve ikinci kaptanlık mücadelesine başlar. Eğer gemicilikle ilgili terimlerin yoğunluğunu sindirebilirseniz, neden yola çıktığı tam olarak bilinmeyen bu kalyonun aslında döngüsel bir yaradılış efsanesi olduğunu anlayabilirsiniz. Mürettebatın siyah flamalı bir kalyon tarafından batırılan iki kalyon için sefere çıktığını zannettiği Amat’ın direğine siyah flama çekilmek zorunda kalınışı ve iki kalyonu batırması kitabın daimi bir kısır döngüyü anlattığı hissini veriyor.

Diyavol’un, ben size kanlı elleriniz kadar yakınım diyerek tüm mürettebatın işledikleri cinayetleri tek tek ortaya dökmesi, gemideki en rahatsız yer olan cehennemin sair, sakar, cahim, hutema,leza ve haviye katları, kalyonun baş tarafındaki fazla tahtalardan bir kadın figürü yapılması, Amat’ın borazancısının adının İsrafil olması dini göndermelerden bazıları sadece. Kaptanın Süleyman’a, kamarasındaki bir kitap hariç tüm kitaplarını okuyabileceğini, ama o kitaba asla dokunmaması gerektiğini söylemesi de yasak elmayı çağrıştırıyor. Ayrıca Ali Reis’in Süleyman’ın kaptanlığını kendinden aşağı birinin emirlerini dinlemek istemediği için kabul etmeyişi ve Süleyman’ın gerçek yüzünü göstermek için seferin sonuna kadar süre isteyişi de dine yapılan bir atıf olarak karşımıza çıkıyor.

Nuh ustanın falına baktığı herkesin zarının 2-2-2-1 gelmesi, şiddetli bir fırtına yüzünden tam batmak üzereyken Kırbaç Süleyman’ın rüzgara hükmetmesi, mürettebatın aç gözlülüğü yüzünden başka bir kalyondan bulaşan veba, yasak kitabı okuduğu için vebalılar arasına hapsedilen Süleyman’ın, ölülerin alınlarındaki Amat yazısını görmesi, ölülerin arasındaki İsrafil’in bir anda gözlerini açıp boruyu üflemesi de kitabın olağanüstü ayrıntılarından bazıları.

Romandaki kişiler de birbirinden renkli.Amat sözcüğünü ölenlerin alınlarına yazarak onları diriltip kendine daima itaat edecek bir ordu oluşturmak isteyen , mürettebatı savaşırken kamarasında keman çalıp, eğlence düzenleyen, gerçek mi hayal mi olduğu belli olmayan kaptan Diyavol, sırtında, ilk öldürdüğü adamın kemiklerini koyduğu bir çuval taşıyan Fitilli Daniyal, ölümsüzlük kelimesini duyduğunda bile nabız sayısı artan Süleyman, baktığı fallarla karşısındakinin günahlarını ortaya döken deli marangoz Nuh Usta, olayların çoğunu aralarındaki konuşmalardan öğrendiğimiz Kul Rıza ve Göbelez Baba…

Kitapla ilgili çok fazla ayrıntı verdiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ne kadar anlatsam da kitabın büyüsü öyle kolay kolay bozulacak gibi değil. Hele İhsan Oktay’ı daha önce okumuş ve dilini sevmişseniz, kaçırmamanız gereken bir kitap var karşınızda. Puslu Kıtalar Atlası’nı sevenler eminim bu kitabı da çok sevecekler. Kitabı okumak isteyenlere ufak bir tavsiye; sakın ilk sayfalarda pes etmeyin ve üstünkörü okuma yapmayın, yoksa kitabın müthiş sonundan mahrum edersiniz kendinizi.

21 Ağustos 2018 Salı

Tespih Taneleri - Ayşegül Demir Alhan

   Birkaç ay önce yeni bir yol açıldı önümde. Kitaplarla dolu hayatım bir anda kitapsever bir grupla çevrildi ve bir internet dergisinin içinde buluverdim kendimi. Her ayın 5'inde yeni hikayeler, yeni makaleler, yeni kitaplarla okunmak üzere bekliyoruz. Dergimizin bayram özel sayısı için de küçük bir hikaye kaleme aldım.Umarım beğenirsiniz. Dergi adresimiz www.sosyaledebiyat.com

                          Tespih Taneleri
       Gözümü her kapatışımda bir yaprak daha düşüyor saçlarıma.Uzandığım toprak yavaş yavaş içine çekiyor beni, özlemle.Düşen yaprakları avuçluyorum.Parçalanıp un ufak oluyorlar.Ellerimi biraz daha uzatıyorum.Parmaklarıma değen mermerin soğukluğu yakıyor kalbimin yaralarını. Aklımda tek bir düşünce. Bir saatin tik takları gibi, hep aynı tonda, hiç ara vermeden. Tik tak, tik tak, tik tak… Unut onu, unut onu, unut onu.

       Anlatmaya nereden başlamalıyım acaba? Belki de en başına gitmeli olayların. Peki ilk anın, ilk an olduğunu bilmek mümkün mü? İnsan, kaderine yön veren o dönemeçleri, dönerken fark edebilir mi ? Bazen yıllar sonra, en çok da pişman olduğun zaman, geriye dönüp hayatındaki olayları bir tespih gibi sıraya dizince anlıyorsun, hangi tanenin sırayı bozduğunu, gidişatı değiştirdiğini, sana hükmettiğini. Ama yaşarken o kadar yerli yerinde duruyor ki taneler.

       Kaç yıl önceydi? 10 mu, 20 mi ? Hatırlaması zor. Bazı yıllar iki sene sürdü mesela.Bazı günler bir hafta, bazı haftalar bir ay, geceler ise sonsuz. Sesini duymadığım her anı nasıl ölçmeli peki? Hesap yapmak yerine, kabaca bir ömür diyelim en iyisi.

       Nasıl da usulca girmiştin hayatıma. Sonra da sanki yerin hep orası gibi , gelip gönlümün baş köşesine oturmuştun. Biliyordum, eğer seni çıkarabilseydim oradan, tutunduğun tüm damarları da söküp götürecektin.Bir virüs gibi sardın sonra tüm hücrelerimi. Artık gidemezdin zaten. Bir olmuştuk. Ruhlarımız el ele tutuşmuştu bir kere. Öyle bir rüzgara teslim ettik ki kendimizi, dünyanın tüm kurallarını hiçe saydık. Aşk engel mi tanırdı? Ne ismimiz ne cismimiz önemliydi. Bedenlerimizin hükmünden sıyrılmayı başarmıştık. Öyle özgürdük ki, hep yükseğe çıktık, hep daha yükseğe…

       Çok konuştuk seninle. Anlatacak çok şeyimiz vardı. Yolda giderken bacaklarıma dolanan kediyi görmemiştin mesela, onu anlattım sana.Sana gelişlerimde, başımın üstünden geçen kuşların rengini, esen rüzgarın sesini, mendil satan çocuğun gözlerini, el ele tutuşmuş yaşlı çiftin sıcaklığını, içtiğim çayın tadını, aldığım her nefesi…

       Çok gülmüştük seninle. Düşürdüğümüz sinema biletine, dudağının kenarındaki dondurmaya, üzerimizde oynaşan gün ışığına, uçuşan perdelere, simit attığımız martılara, gözlerinde kaybolmuşken aniden çalan vapur düdüğüne…

       Çok da hayret etmiştik. “Biz” olmadan önce zamanın nasıl var olduğuna, ellerimizin birbirine dokunmadığı günler soğuktan nasıl ölmediğimize, ayrı bedenlerde gezen sözde aşıklara, sevgimizin dünyadaki tüm savaşları nasıl durduramadığına ve o soğuk kış günlerinde bedenlerimizin birbirine yaklaştığı her adımda çıkan alevlerin bizi nasıl kül etmediğine…

       Çocukluğa dönmek gibiydi seni sevmek. Yanında zamanı unutuyordum, acıkmıyordum, düşüyordum, yaralanıyordum ama oyuna devam ediyordum. Hep görmek istiyordum seni. Baktığım her yerde sen ol istiyordum.Bazen başını eğiyordun usulca, ayaklarına kapanmak istiyordum gözlerini görebilmek için. Daha fazla mutlu olamam dediğim her anda daha fazla mutlu ediyordun beni. Hep yükseğe çıkıyorduk, hep daha yükseğe. Bu yüzden , elimde parçalanan yapraklara döndüm düştüğümde.Ben düştüm ve sen bulutların üstünde kaldın.

       Bazen diyorum ki, yıllar önce, seni ilk kez göreceğim o sokağa sapmasaydım, hayatıma hükmeden o tespih tanesini anlayabilseydim eğer, şimdi dokunmaya kıyamadığım bu toprağın üstündeki mi sensin, altındaki mi benim fark edecek miydi sanki?

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Ortalıklarda Pek Görünmeyen Bir Yazar: İhsan Oktay Anar

Bu kez bir değişiklik yaparak, beğenerek okuduğum bir yazarı kısaca sizlere tanıtmak istedim. İşte Kalemucu'nun gözünden İhsan Oktay Anar:


         İstanbul’a sadece üç kere gidip, İstanbul’u sokak sokak anlatabilen bir yazar var karşımızda. Bu konuda; “ 17. yüzyıl İstanbul’unu yazıyorum, ben dahil şu an yaşayan hiç kimse o İstanbul’u görmedi.” açıklamasını yapan yazara, televizyonlarda, sosyal medyada rastlamak pek mümkün değil. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki öğretim üyeliği görevinden 2011’de emekli olan yazarımız, İzmir’de yaşıyor. Kitaplarındaki bütün o üstü kapalı göndermeler, altı dolu dolu cümleler, felsefe birikiminin bir ürünü olsa gerek.

       Son zamanlarda, geleneksel romandan az buçuk farklı yazan herkese de postmodernist damgası vuruluyor diyebilirsiniz ama İhsan Oktay Anar, net bir şekilde postmodern romancı. Peki neden? Çünkü, postmodern romanın anahtar tekniği olan üstkurmacayı sadece hikaye içinde hikaye anlatmak için değil, “varlık” meselesini vurgulamak için kullanıyor. Her şeyin bir kurgudan ibaret olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor eserlerinde.Ayrıca başka yazarlara, eserlere ya da metinlere ironik göndermeler yaparak, metinlerarasılık tekniğini de önümüze seriyor.

        Romanlarını postmodern akıma dahil etmemiz gerektiği kesin ama tür açısından tam olarak ne tarihi ne de fantastik roman sınıfına dahil edebiliyoruz. İhsan Oktay, okurlarına masallar anlatıyor aslında. Dokusunda tarih, felsefe,fizik,matematik,müzik,coğrafya,resim,
teoloji gibi birçok disiplini içeren masallar hem de. Bu masalları da, mitler,efsaneler, menkıbeler, kıssalar ve kutsal metinlerle süslüyor.Kullandığı ağdalı cümleler, Arapça, Farsça kökenli kelimeler yüzünden ise eleştiriliyor. Oysa onun gerçek okurları biliyor ki, kurguladığı dünyaya ait olan dil neyse onu kullanıyor İhsan Oktay Anar. Henüz yazarla tanışmayanlar, romanlarını yayımlanma tarihine göre okuyabilirler. Yazarın yedi romanı var. Bunlar:
Puslu Kıtalar Atlası (1995)
Kitab-ül Hiyel (1996)
Efrasiyab’ın Hikayeleri ( 1998)
Amat (2005)
Suskunlar (2007)
Yedinci Gün (2012)
Galiz Kahraman (2014)

Ayrıca yazarın 1989 yılında Mor Köpük Dergisi’nin Oyun Özel Sayısı için yazdığı “ Rabnuma” adlı üç sayfalık pek bilinmeyen bir hikayesi var. Bir de yazdıktan sonra yayımlatmaktan vazgeçtiği, Bağdat’ta düello yapmaya hazırlanan iki kılıç ustasının anlatıldığı “Tamu” adlı eseri var ki, fikrini değiştirip bizlerle buluşturacağına dair ümidimi hiç yitirmedim.
İhsan Oktay Anar’ı bu bilgiler ışığında okursanız, onu anlamanız da kolaylaşacaktır. Özellikle bir İhsan Oktay kitabına başladığınızda ilk sayfalarda hikayeye dahil olabilmek için sabredin ve kendinizi gizemli bir dünyaya tanık olmaktan mahrum etmeyin. 

29 Haziran 2018 Cuma

Ruhumda İz Bırakan Kitaplar


        Ruhumda iz bırakan yazarlar – kitaplar listesi yayımlayacağımı söylemiştim. Bu tarz listeler; “Aaa bu kitap nasıl yer almış? “ ya da “ Şu kitabı nasıl koymamışlar?” dedirtir insana. Benim listemi de okuduğunuzda muhakkak benzer şeyler geçecek içinizden. Yani bu listeler tamamen kişisel ama burada yer alan kitapların muhakkak okunması gerektiğine inanıyorum.Blogda daha önce yorumladığım kitapları tekrar listeye almadım.Kitaplarla ilgili internette kolaylıkla bulunacak bilgilere de yer vermek istemedim. Kitapları listelerken , derecelendirme yapmadım. Bu arada listede adları yok ama bir numaralı yazarım Hasan Ali Toptaş, iki numarada da İhsan Oktay Anar var.
Buyrun benim listem:

  1. Üç İstanbul- Mithat Cemal Kuntay
II. Abdulhamit Dönemi, İttihat- Terakki ve İstanbul’un işgal yıllarını bir de bu kitaptan okumalısınız. O yılları daha iyi analiz eden ve bunu romanlaştırabilmiş başka bir kitap daha yok. Bu kadar başarılı bir kitap yazan M. Cemal Kuntay’ın başka roman yazmaması ne büyük kayıp.

  1. Koku- Patrick Süskind
18. yüzyıl Fransası’nda, kokulara karşı alışılmışın dışında bir duyarlılığı olan Jean-Baptiste Grenouille’nin istediği kokuları elde etmek için işlediği cinayetleri anlatan sarsıcı bir kitap.

  1. Kırk Yedi’liler – Füruzan
1947 doğumluları yani 1968 yılının gençlik hareketlerini , 12 Mart dönemini anlatan, 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü sonuna kadar hak eden bu kitap, üniversitenin ilk yılında elime geçen ve 68 kuşağının gönlümde yer etmesini sağlayan başarılı bir eser.

  1. Yeni Hayat – Orhan Pamuk
“ Bir gün bir roman okudum ve hayatım değişti.”  Cümlesiyle başlayan Orhan Pamuk’un en beğendiğim kitabı. Sıkça otobüs yolculuğu yaptığım üniversite yıllarında okuduğum için kahramanıyla kendimi fazlaca özdeşleştirmiş olabilirim o dönem.

  1. Vadideki Zambak – Honore de Balzac
Mutsuz bir evliliği olan Henriette ile ondan çok daha genç olan Felix’in imkansız aşkı… Ah Felix , her okuyuşumda nasıl kızdım sana bir bilsen! (3 ya da 4 kez okumuş olabilirim. 5. yi de okurum.)

  1. Yüzüklerin Efendisi – J.R.R. Tolkien
Liseyi yeni bitirmiştim. Okuduğum ilk fantastik kitaptı. Bu kitabı okumamış olsaydım, sanırım Taht Oyunları gibi bir seriden de mahrum kalacaktım.Fantastik kitapları da sevebileceğimi öğretti bana Tolkien.

  1. Katre- i Matem – İskender Pala
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve en başarılı bulduğum eseri.

  1. 80 Günde Devri Alem – Jules Verne
Çocukluğumda okuduğum ve belleğimden hiç silinmeyen bu kitabı listeye almazsam olmazdı.

  1. Katledilen Piramit Mısır Yargıcı Üçlemesi – Christian Jacq

Aynı yazarın Ramses serisini de beğenmiştim ama bu üçleme Mısır mitolojisinden hoşlananların mutlaka etkileneceği bir eser.

  1. Suç ve Ceza – Dostoyevski
Rus Edebiyatı’na bu kitapla ve çok erken bir yaşta giriş yaptım. Adalet duygusunu geliştiren bir eser. Bir sıralama yapacak olsam sanırım Türk Edebiyatı’ndan hemen sonra Rus Edebiyatı yer alır.  

  1. Sefiller- Victor Hugo
 Fransız Edebiyatı’nın en önemli eseri. Elimde toplamda yaklaşık 1500 sayfa ve iki ciltten oluşan bir Sefiller kitabı var. Öyle 200 sayfalık Sefiller kitabına kanmayın. İş Bankası Kültür Yayınları’nı tavsiye ederim.

  1. İsyan Günlerinde Aşk – Ahmet Altan
Tabi bunu okumak için önce Kılıç Yarası Gibi kitabını okumanız gerekiyor.

  1. Yüksek Topuklar – Murathan Mungan
İyi ki 30 yaşından önce okumuşum dediğim, 30’undan sonra bana aynı tadı vermeyeceğine inandığım ama okuduğum dönemde beni etkilemiş olan bir eser.

  1. Simyacı – Paulo Coelho
1998 ya da 1999 da okumuştum. Şimdi aynı tadı alır mıyım bilemiyorum ama Santiago’nun yolculuğunu çok sevmiştim.

  1. Nar Ağacı- Nazan Bekiroğlu

  1. La Sonsuzluk Hecesi – Nazan Bekiroğlu

Çoğumuzun aklına geliyordur, acaba Hz.Adem ile Hz.Havva şu koskoca dünyada nasıl hayata tutundular, neler yaşadılar diye. İşte bunun cevabını şiirsel bir anlatımla veriyor yazar La kitabında.

  1. Fedailerin Kalesi Alamut- Vladimir Bartol
Hasan Sabbah’ın zekasına hayran kalmıştım ama yine de gönlüm Ömer Hayyam’ı seçmişti.

  1. Tanrıların Arabaları – Erich Von Daniken
Kafamı karıştıran bir kitaptı, acaba gerçekten koca evrende yalnız değil miyiz diye çok sorgulamıştım okuduğum dönem. Piramitlerle ilgili bölümden sonra Mısır mitolojisine merak saldım. Hangi kitabın bizi nereye götüreceği belli olmuyor cidden.

  1. Rüzgar Gibi Geçti – Margaret Mitchell
Kitabı o kadar beğenmiştim ki bende bıraktığı tadı değiştirmesin diye filmini izlemedim, izlemeyeceğim de.

  1. Başucumda Müzik – Kürşat Başar
Gerçek ve acı bir hikaye… Kürşat Başar aynı başarıyı yakalayabileceği bir kitap daha yazsa keşke.

  1. Madam Bovary – Gustave Flaubert
Yazarının önüne geçmiş ilk çağdaş realist roman. Emma’yı tanımak için okunmalı.

  1. Eylül – Mehmet Rauf 
  2. Yaban – Yakup Kadri Karaosmanoğlu

  1. Seranad – Zülfü Livaneli
Aslında Zülfü Livaneli’nin en beğendiğim kitabı Engereğin Gözü’dür. Ama daha önce hakkında yorum yazdığım için tekrar listeye almadım. Livaneli kitapları arasında ikinci sıradakini listeye eklemek istedim.



Not: Bu yazıyı çok daha önce yazmıştım ama bilgisayara geçirmeye bir türlü fırsatım olmadı. Daha doğrusu öyle tatlı bir telaş içindeyim ki, bloguma sıra gelmedi. Henüz çok yeni olan ve internet üzerinden yayımlanacak bir Edebiyat dergisinde yazmaya başladım. En kısa sürede linkini de vereceğim. Uzun soluklu bir dergi olacağına inanıyorum.Blogumun yeri ayrı tabi ki, kitap yorumlamayı da bırakmayacağım. 


11 Haziran 2018 Pazartesi

Elia ile Yolculuk - Livaneli


Bu bir vefa borcu muydu? Yoksa Livaneli, ben ne yazarsam yazayım okuyanlar var diye mi düşünüyor? Ya da yazmanın her zaman ulvi bir sebebi olmak zorunda mı? Belki de sadece anıları belleğinde yitip gideceğine, yazının büyüsüyle sonsuza dek kalsın istemiştir.

Yazılma sebebi her ne olursa olsun, içinde barındırdığı onca isim ve anıya rağmen, Livaneli kitaplarındaki elinizden bırakamama hissi bu kitapta da yakalıyor sizi.Bu kitabı benim için okunur kılan tek şey de zaten yazarının Livaneli olmasıydı.

Çünkü Elia Kazan’a karşı özel bir ilgim yok. Ben sinemadan ziyade kitapların dünyasını tercih ediyorum. Aslında Elia Kazan’ın da kitapları varmış ama okumadım. Karısı Frances Kazan’ın Halide kitabını okuyup yorumlamıştım. Hatta Elia Kazan’ı,  Frances Kazan’ın kitabındaki önsözle tanıdım. Yani sinemaya olan ilgim bu kadar. Üç Oscar almış ünlü sinema yönetmeni Elia Kazan’ın hiçbir filmini izlemedim. Ama bu kitap sayesinde hakkında çok şey öğrendim.

McCharty döneminde arkadaşlarının isimlerini vermesi yüzünden  bir ömür işbirlikçi damgasıyla yaşadığını, İstanbul doğumlu olup 4 yaşındayken ailesiyle Amerika’ya yerleştiğini, Kayseri’den gelen kökeni nedeniyle kendini hep Anadolulu hissettiğini biliyorum artık. Kitapta Elia ile yaşadıkları dışında hapishane anılarına da yer vermiş Livaneli. İçim burkularak, ülkemde o yılların hiç yaşanmamış olmasını dileyerek okudum o anıları.

Kitapta yer alan tarihi ve müzikle ilgili bilgiler ise ufak çaplı araştırmaya itti beni. Ki bir kitabın beni bilgilendirmesi, hanesine yazacağım artılara bir yenisini ekler hem de en büyüğünden. Ama arka kapak tanıtım yazısındaki kadar büyülü bir yolculuk değildi bu.

            Bu kitapta beni en çok düşündüren Elia’nın yıllarca işbirlikçi yaftasına nasıl katlandığı oldu. Verdiği isimler zaten bilinen isimler olmasına ve kimsenin Elia yüzünden zarar görmemesine rağmen – bunları Livaneli söylüyor, taraflı mı bilemiyorum- yaptığı hiç unutulmamış. O dönem verdiği ifade, yeteneğinin önüne geçmiş.Sinema tarihine Marlon Brando ve James Dean’ı kazandırmış olması bile affettirmemiş yaptğını.Yaşam boyu Oscar ödülünü protestolar içinde almış. Nasıl dayanmış acaba? Umursamazlık mı, metanet mi? Belki de doğru olduğuna inandığı şeyi yapanların iç huzuru. Ezcümle biz Anadolulular ne deriz? Yiğidi öldür hakkını yeme.

Elia iyi bir yönetmen, Livaneli iyi bir yazar. Ama Livaneli’nin de dediği gibi yazar bazen iyi kitap yazar, bazen kötü. Elia Kazan’a özel bir hayranlığınız varsa ya da Livaneli’nin tüm kitaplarını okumak istiyorum diyorsanız okunabilir bir kitap.

Sinemayla çok haşır neşir olmayan ben, kitaplarla müziği bağdaştırıyorum. Bu kitapla ilgili yorum yazarken de hep aynı şarkıyı dinledim. Ben mi şarkıyı seçtim, yoksa o mu kitabı seçti bilemiyorum. Farsça bir şarkı. Zaten ne zaman Livaneli okusam Farsça bir ezginin büyüsüne kapılmış buluyorum kendimi. Ne güzel bir şey değil mi müzik? Sözlerini anlamasanız da yüreğinizden vurabiliyor sizi. Üstelik bu şarkının sözleri de vurdu beni.


Seslen bana, sesin geceyi kelebeklerle süslüyor. 
Bak bana, bakışın bana yuva oluyor. 
Ey aydınlık! sabahı 
gülümse bu upuzun gecenin ardından. 
Senin gülüşünün her mucizesi beni kendime bigane yapıyor. 
Ey huzurun mavisi! Benim kurumuş çölüme yağmur ol. 
Seher vakti, bahçem ağaçlarım sana yuva yapacak. 
Ey peyderpey mutluluğum! Yemyeşil ovalarıma yağmur ol. 
Beni mest-u harab eyle, 
senin harabın beni viran ediyor. 
Sen kıvılcım ol bütün siirimi ateşe ver, yak. 
Ben, kadim bir aşkı efsaneye dönüştüren bir ses, bir nevayım. 
Perişan ol, o fırtınalı gecelerden de daha perişan. 
Meltem, benim viran şehrimden saçlarına tarak yapacak.
Gülümse, senin gülüşün mucizelere gebe.
Pallet Müzik Grubu - Sedayam kon


4 Haziran 2018 Pazartesi

Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar

Ne zaman edebi değeri yüksek bir kitap okusam hak ettiğini ortaya koyamamaktan korkuyorum. Bu yüzden de yazım süreci uzadıkça uzuyor. Üzerine bir de yeni bir kitaba başlayamamanın telaşı ekleniyor. Kelimelerim iyice birbirine giriyor. Bazen de bir kitabı nasıl değerlendirmem gerektiği konusunda kararsız kalıyorum. Bir kitabı değerlendirirken, yazarın diğer kitaplarıyla mı kıyaslamalı yoksa o türde yazılmış başka eserlerle mi? Ya da tamamen her şeyi bir kenara bırakıp eseri kendi içinde mi değerlendirmek gerekiyor? Bu sonuncusunun en doğrusu olduğunu düşünsem de çoğu zaman diğer yollara başvuruyorum. Bu kitabı da Puslu Kıtalar Atlası ile kıyasladım. Puslu Kıtalar Atlası’nı çok beğenmiştim hatırlarsanız. 

Galiz Kahraman ise konu bakımından şaşırttı beni. Sanırım daha eski zamanlara ait bir hikâye bekliyordum. Oysa İhsan Oktay bu kez günümüze yakın olmayı seçmiş. Bu yüzden de dili daha sade ve anlaşılır hale gelmiş. Ama ben, onun o  ağırlığı bin okka çeken cümlelerini okumak isterdim açıkçası.

Kitapta, Leonardo’ nun daire içinde çizdiği insan bedenini, kendi bedenine benzemiyor diye beğenmeyen başkahramanımız İdris Amil Hazretleri’ nin başından geçen olaylar silsilesi anlatılıyor. Üstelik dili iyi kullanan bir yazarın sıradanlıkları nasıl fevkalade hale getirebileceğinin de kanıtı bu kitap.

            Galiz kahramanımız İdris Amil’in başına neler gelmiyor ki…
İkinci bir Kopernik inkılabı sayılan doğumuyla başlayan hikaye, kahramanımızın Ümmü Gülsüm Kıraathanesi’nde* Avama Açık Sanatkar Müellif Kursu’na gitmesi, artis olmaya karar verip, kendini kadın rolünde İris Amir olarak bulması, Anadolu Külhanbeyi Remiz’in ikiz kız kardeşi Remziye’yle mecburen evlenmesi, aynı zamanda hırsızlık yapmaya çalıştığı evin kızı Dilara’yla evlenmeye zorlanışı, Dilara’nın kız kardeşi Mualla’ya aşık oluşu, yanında beyin dalgalarını kontrol eden koca bir radyoyla dolaşmak zorunda olan dayısının da Mualla’ya aşık olduğunu öğrendiğinde yaptıkları, köfteciliğe el atışı ( burada verilen tariften sonra uzun zaman dışarıda köfte yiyemeye bilirsiniz), yazar olmaya heveslenişiyle devam edip, trajikomik bir sonla bitiyor.

            Yazar bu olayları anlatırken, kelimelerini adeta hiciv çuvalından seçmiş. Hatta diyebilirim ki yazarımız tüm kelimelerin ucuna birer iğne takıp İstanbul’un yokuşlarından aşağı bırakmış. Koşa koşa, her önüne gelene bata bata gidiyor kelimeler. Kitabın bölümlere ayrılmamış olması da kelimelere hız kazandırmış. Duraksamıyorlar bile. Yokuş aşağı koşan bu alaycı kelimeler çok da haksız değil. Özellikle İdris Amil’in gittiği müellif kursuyla, edebiyat çevrelerine, kahramanımızın kitap yayımlama hevesiyle, intihal yapan yazarlara, akademisyenlere, haklı ama ağır eleştirilerde bulunmuş İhsan Oktay. İdris Amil’in çalıntı karakterlerden oluşan eserlerine verdiği isimleri görünce bir an çok satan kitaplar geçti gözümün önünden. Eleştirirken de tam on ikiden vurmuş dedim yazarımız.

 İşte kitabın özü de bu hırsızlık, bu çirkinlik. Zaten Galiz”, kaba , çirkin anlamına geliyor. Sadece bu konuda da değil, sıradan görünen hayatımızın içindeki tüm çirkinlikleri su üstüne çıkarmış yazar. İnsanların ne kadar alçalabileceğini ortaya koymuş. Zaaflarımıza ayna tutmuş. Ama Efgan Bakar karakteriyle de umutsuz olmamak gerektiği konusunda ışık yakmış. Ben de en çok Efgan Bakara’yı sevdim zaten. İdris Amil’i galiz bir kahraman olarak sevemesem de nefret de etmedim açıkçası. Okuyanlar da nefret etmeyecek, belki kendinden bir parça bulacaktır. Sahi istediklerimizi elde etmek için biz ne kadar ileri gidebiliriz. Bizler de birer Galiz Kahraman adayı değil miyiz?

            Kitap hakkında daha söylenecek çok söz var aslında. Kapak resmini İhsan Oktay’ın çizmiş olmasını çok sevdim mesela. Kapaktaki “Mevcude’nin Dayanılmaz Hoppalığı” yazısı ile Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabına yapılan atıf, mülkiyet nazariyesi, Fakirlik Sınırındaki Kapitalistler İçin Menü, Fakirlik Sınırındaki İtler İçin Menü: Bu Millete Taş Versen Yer!, kısmı, hele kitabın ilk sayfasındaki “rOBot oLmadİğnı KanıdLA” cümlesi…

            Google’ ın bu güvenlik uygulamasında, sadece robot olmadığını kanıtla yazısına tıklamanız gerekiyor biliyorsunuz.  Burada önemli olan tık’ın kendisi değil, tıklama sırasındaki insan davranışıymış. Günümüzde onca karmaşık şeyi yapabilen bilgisayarlar bizim basitçe yaptığımız bu tıklama sırasındaki önceden kestirilemeyen hareketlerimizi ve tıklama süremizi taklit edemiyorlarmış.

            Yani ne yapacağı kestirilemeyen varlıklarız, zirveye de çıkabiliyoruz, en dibe de batabiliyoruz, sıradan görünen bir karmaşıklığın içinde yüzmekteyiz.

            Kitabı okuyacak olanlara küçük bir tavsiye: Daha önce İhsan Oktay okumadıysanız bu kitapla başlamayın. Her ne kadar dili diğer kitaplarından daha hafif olsa da önce diğer eserlerini okuyun, bu adam ne yazsa okunur kıvamına gelin, sonra zaten kendinize engel olamayacaksınız.


            Bu arada yakın zamanda “ Ruhumda İz Bırakan Yazarlar/ Kitaplar Listesi” yayımlayacağım. Bu tarz yapılan her liste muhakkak eksik olacaktır ama ilerleyen yıllarda dönüp bakmak adına yapacağım. Bakalım sevecek misiniz?



* Kıraathanenin sahibi sürekli Ümmü Gülsüm' ü dinlediği için mekanın ismi de öyle anılıyor. Bütün zamanların en güzel sesli şarkıcısı olarak anılan Mısırlı şarkıcıyı dinlemediyseniz bir deneyin derim.Özellikle Enta Omri şarkısını beğenirim ben.

28 Nisan 2018 Cumartesi

Kramponlu Ceset - Celil Oker


        Türk Edebiyatında polisiye roman denilince aklıma ilk olarak Ahmet Ümit geliyor. Bu önceliği de sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Oysa polisiye romanın edebiyatımıza girişi 19. yüzyıla dayanıyor. İlk telif polisiye roman Ahmet Mithat Efendi’nin  Esrar-ı Cinayat adlı eseri olmuş. Mithat Efendi’nin bu kitabını okumadım ama Peyami Safa’nın Cingöz Recai tiplemesini hatırlıyorum. Arsen Lupin’in bir kopyası olan Cingöz Recai’yi ilk Türk polisiye kahramanı olarak sayabiliriz.

        Bunun dışında bazı yazarlar takma isimler kullanarak polisiye roman yazmışlar. Hatta Necip Fazıl ve Nazım Hikmet bile bu türü denemiş ama yeterli ilgiyi görmemişler. Ayrıca Halide Edip Adıvar’ın Yolpalas Cinayeti, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesik Baş romanı, Kemal Tahir’in Mike Hammer öyküleri,Aziz Nesin’in Düğümlü Mendil’i  de polisiye türüne örnektir.

        Günümüze gelirsek, dediğim gibi bu konuda bir numaralı isim Ahmet Ümit.Celil Oker’e gelince, adını ilk kez Nazlı Eray*’ın da konuk olduğu bir programda duydum. Her ne kadar polisiye en sevdiğim tür olmasa da izlediğim programın da etkisiyle Oker’i denemek istedim.

        1999 ylında yazdığı Kramponlu Ceset ile başladım Oker’i okumaya ama aslında bundan önce Çıplak Ceset adlı kitabı varmış. Birbiriyle bağlantılı ama ayrı ayrı okunabilecek 5 kitap yayımlamış Oker: Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Bin Lotluk Ceset, Rol çalan Ceset, Son Ceset.

        Celil Oker bu 5 kitabında da özel dedektif Remzi Ünal’ı kullanmış.Alkol yüzünden işinden çıkarılmış eski bir pilot olan Remzi Ünal ile ilgili detaylı ve objektif bilgi verebilmek için Oker’in birkaç kitabını daha okumalıyım. Okuduğum tek kitabıyla şunu söyleyebilirim ki, genellikle pizza yiyen, kola içen, bilgisayarda uçuş simülasyonu oynayan, aikido meraklısı bu özel dedektif beni pek sarmadı. Yine de acele karar vermek istemiyorum. Kitabın konusu yüzünden de böyle düşünüyor olabilirim.

        Kitapta birbirine rakip iki tekstil firması ve bu firmaların sahip oldukları futbol takımları var. Karasu tekstil firmasının sahibi İlhan Karasu, takımı Karasu Güneş Spor ile rakip firma Barbyhouse’un takımı Merkez İdmanyurdu maçında şike olacağı haberini alır ve bu işi çözmesi için dedektif Remzi Ünal’ı tutar. Şike haberiyle başlayan olaylar bir cinayetin işlenmesiyle karmaşık bir hal alır.

        Belki benim futbola karşı olan tutumumdan, belki yazarın okuduğum ilk kitabı olması sebebiyle, belki de iyi bir polisiye romandan sonra okuduğum için çok adapte olamadım kitaba. Ne çok kötü ne çok iyi diyebildim bitirince. Amalarla doldu düşüncelerim. Dedektif rolü ilginç ama yeterince oturmamış, dili ağır değil ama okuru sürüklemiyor,türü polisiye ama yeterli aksiyon yok.
Başta da dediğim gibi objektif olabilmek için yazarın birkaç kitabını daha okumalıyım ama şu aralar polisiye okuyabileceğimi sanmıyorum. Belki daha sonra. Şimdi elimde iliklerime kadar hissederek okuyabileceğime inandığım bir kitap var. Size iyi okumalar.




* Nazlı Eray fantastik edebiyatın kraliçesi olarak biliniyor. Fantastik kitapları sevenlere duyurulur.