7 Aralık 2019 Cumartesi

Beni Kör Kuyularda - Hasan Ali Toptaş


Hasan Ali Toptaş bir mevsim olsaydı kesinlikle “kış” olurdu. Hem de atalarımızın zemheri dediği, yüreğimizi çatır çatır çatlatan, iliklerimize kadar üşüten, hiçbir yün çorabın ayaklarımızı ısıtamayacağı türden…

Ve ben, kelimeleriyle insana kara kışı yaşatan bu yazarı sürekli okuyup yüreğimi sıkıştırma halinden vazgeçemiyorum.

Bende de bir “seyir merakı” var demek ki… İçimdeki kör kuyunun başında dibi görmeye uğraşıyorum. Bazen çok derinlerden bir ses geliyor, seviniyorum. Ta ki kendi sesimin bir yankısı olduğunu anlayana kadar.
Evet bende de bir seyir merakı var lakin kendi kuyumu seyrediyorum. Oysa “Beni Kör Kuyularda” kitabında başkalarının acılarını seyretmekten zevk alan hatta bundan vazgeçemeyen insanların hikâyesi var.

Yine tipik bir HAT romanıyla karşı karşıyayız. Ama yazar gün geçtikçe dilini sadeleştirip, etkisini derinleştirmiş olacak ki bu kitabı daha da kolay okunuyor.
Okunması kolay ama anlaşılması biraz çaba istiyor. Mesela romanı okurken “Güldiyar’ın başına ne geldi?” sorusuna takılırsanız asıl meseleyi kaçırırsınız.
Ne Güldiyar’ın başına ne geldiğine ne de gözünden dökülen taşlara odaklanın. Güldiyar’ın gözünden dökülen taşları görmek için koşup koşup gelen,  Güldiyar’ın acısını bir rant kapısına çeviren insanlara dönün yüzünüzü. Ne geldi başına, niye geldi demeyin hiç. Güldiyar’ı suçlayacak bir ipucu arayıp vicdanlarınızı susturmaya çalışmayın.  Ve romandan çıkıp bakın etrafınıza, sosyal medyaya, televizyonlara… Başkasının acısından beslenen insanlar sadece roman kahramanı mı yoksa toplumun yeni var ettiği kanlı canlı bir tür mü?

Keşke sadece kitaplarda kalsa ama HAT aslında hayatın gerçeklerini kendine has o alegorik yöntemiyle, kimi zaman gözyaşlarını taşa dönüştürerek, kimi zaman umutları, duvar halısındaki geyiklerin canlanmasına bağlayarak, kimi zaman da doğruları, çıktığı ağaç dalında kumruya dönüşen bir meczubun ağzından ortaya döküyor.

Yoksulluğu, çaresizliği, yaşayan bir varlığa dönüştürmeyi çok iyi bilen HAT,  “Kayıp Hayaller Kitabı”, “ Sonsuzluğa Nokta” , “Bin Hüzünlü Haz” gibi olay örgüsünün bile anlatılması zor olan kitaplarına nazaran daha sade bir yola sokuyor okuru bu kitabında. Okurken beynimiz yorulmayacak ama Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlar, yüreğimize oturacak. O minik minik taşlar büyüyecek büyüyecek, nefes borumuzu tıkayacak. Bu hayatta sessiz kaldığımız her bir haksızlık için bir taş düşecek avuçlarımıza kitaptan.

Okuması çok kolay olacak kitabı. Son cümleyle kitabı kapatıp kafamızı kaldırdığımızda, yerine yeni bir beden gelsin diye Güldiyar’ın küçücük bedeniyle birlikte göğe yükselen nice bedenler fark edeceğiz. Bazıları sokakta gördüğümüz, bazıları televizyonda izlediğimiz, bazıları üç günlük hafızalarımızda "hastaq"li bir isimden ibaret kalacak olan, bazıları ise hiç haberdar bile olmadığımız bedenler…

Kitabın içeriğiyle ilgili söyleyebileceklerim bu kadar ama bir de kitabın ismini konuşmak gerek. Toptaş’ın kitaplarına verdiği isimleri her zaman sevmişimdir. Sanırım Toptaş ne yapsa seveceğim. 😊

Bu kitabın ismini de sevdim çünkü “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” şarkısı da derin duygular uyandırır bende.

Şuracığa bir video bırakayım, siz de Timur Selçuk’un o güzel sesinden dinleyin bu şarkıyı.


Son olarak da Sosyal Edebiyat Dergisi'nin 19.sayısında çıkan hikayemin linkini de ekleyeyim. Blogumu okuyanlardan da bir yorum isterim hikaye ile ilgili.

"HALİME"

https://www.sosyaledebiyat.com/post/hali%CC%87me

8 Kasım 2019 Cuma

Hakkımda Bilmediğiniz 11 Şey Mimi


Ne zamandır blogger arkadaşların yaptığı mimleri görüp ben de yapmak istiyordum. Bu mimi Eğitim Pınarı'nın blogunda gördüm. Arkadaşın yazısına buradan ulaşabilirsiniz. Kendisine de teşekkür ediyorum. Ve işte benim cevaplarım: 

1. Kendinde sevmediğin özelliğin nedir?

Sanırım en sevmediğim özelliğim gereksiz şeylere fazla takılı kalmam. Özellikle bir başkasına söylediğim sözlerin yanlış anlaşılabileceği ihtimali hiç yakamı bırakmaz. Birine bir laf mı söyledim tüm gece düşünürüm, aslında öyle demek istemedim ama o beni şöyle mi anladı, kendimi yanlış anlattım galiba… Bu cümleler bazı olaylarda sabaha kadar kafamda döner durur. Çoğu zaman karşımdaki kişi ya beni hiç yanlış anlamamış olur ya da benim kadar düşünmemiş. Sabaha kadar bir hiç yüzünden kendimi meşgul etmem yanıma kâr kalır. Ama bir türlü de bu huyumu değiştiremem. En azından eskiye nazaran daha az alıngan bir insanım, belki bu huyum da ileride ( biraz daha büyüyünce J😊) değişir.

2. En büyük takıntın nedir?

Bariz yapılan dil bilgisi hatalarına tahammülüm yok.  Öyle ki, kitaplarını beğenerek okuduğum bir yazarın bir kitabının ilk sayfasında “şey” bitişik yazıldığı için kitabı bir türlü okuyamadım. Sayfayı açıp açıp geri kapattım. Ben de hatalar yapıyorum belki de gözümden kaçanlar oluyordur yazarken ama elimden geldiğince dikkat ediyorum.  Sırf bu yüzden “whatsapp” da doğru dürüst dedikodu bile yapamam arkadaşlarla. Ben yazdığım cümleyi dil bilgisi açısından inceleyene kadar arkadaşlar konu değiştirmiş olur çoktan. 😊

3. Kimsenin bilmediği bir sırrın var mı?

Sırrı olmayan yoktur herhalde diyerek kaçayım bu sorudan.

4. Hayattaki en büyük başarın nedir?

Kitaplarla dolu bir dünyamın olması ve kitaplara en az benim kadar düşkün bir çocuk yetiştiriyor olmak sanırım en büyük başarım. Umarım kızım kitaplara hiçbir zaman arkasını dönmez.

5. Seni en mutlu eden şey ya da şeyler nedir?

Bu soruyu 8-9 sene önce cevaplamış olsaydım çok farklı şeyler yazardım.  Denizi seyretmek derdim mesela, pencereden yağan yağmuru izlemek, puzzle yapmak, kitap okumak, müzik dinlemek… Şimdi ise kızımın bana sarılıp “seni seviyorum anne” demesi kadar hiçbir şey mutlu edemez beni.


6. En sevdiğin ünlü kim?

Ünlü deyince insanın aklına hemen şarkıcı falan geliyor ama benim için Hasan Ali Toptaş bir numaralı ünlüdür. Gönlümde apayrı bir yeri vardır Hasanım Ali’nin.

7. Şansa inanır mısın? Şans getirdiğini düşündüğün eşyan var mı?

Şansa inanırım ama şans getirdiğini düşündüğüm bir eşyam yok.

8. Hayalindeki meslek ve nedeni?

Hayalimdeki meslek sanırım emeklilik. 😊 Emekli olup sadece okumak ve yazmak istiyorum.

9. Kafan bozukken yaptığın şeyler nelerdir?

“Kafan bozukken” çok genel bir tabir. Yani eğer sinirliysem yalnız kalmak isterim. Eğer mutsuzsam, üzgünsem uyurum. Çok mutsuzsam eğer “Çalıkuşu” kitabını okurum. Belki ilginç gelecek ama ne zaman dibe çöksem Çalıkuşu beni yukarı çeker, mutlu eder hatta hayata döndürür.


10. En sevdiğin film ya da dizi.

Kitap seçimlerimle film seçimlerimin arasında dağlar kadar fark var. Kitap okurken cümleler uzadıkça, betimlemeler arttıkça mest olan, psikolojik tahlilleri, derin incelemeleri ve dramı seven ben film ya da dizi seyretmeye gelince hiç duygusallığa gelemiyorum. Filmlerde bir nebze dayanabilsem de bu tarz dizileri izleyemiyorum. Eskiden böyle değildim ama son yıllarda arttı bu düşüncelerim. Soruya gelirsek kaliteli komediyi ve bilim kurguyu severim. Ha bir de ailecek “Yeşilçam Filmleri”nin hastasıyız. Tosun Paşa, Mavi Boncuk, Neşeli Günler, Hababam Sınıfı, Süt Kardeşler… Yüzlerce kez izleyebilirim.

11. Kendine hangi sorunun sorulmasını isterdin ve cevabın ne olurdu?

En sevdiğin kitap hangisi diye sorulsun isterdim ki Çalıkuşu cevabını verebileyim.

Not: Ne zamandır bloga yazacağım hep unutuyorum. Sosyal Edebiyat Dergisi'nde yazdığım hikayelerden birinin linkini bırakıyorum. Bakalım blogumu takip edenler nasıl bulacak?

Hikaye: İki Saniye


6 Kasım 2019 Çarşamba

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig



Zweig hayranlığı gün geçtikçe artıyor ve artık neredeyse her platformda kitaplarını görebiliyoruz. Bunun bir sebebi Zweig’in başarısıysa diğer bir nedeni kitaplarının “novella” türünde olması. Yani öyküden uzun ama romandan kısa, bir iki günde bitirilebilecek kitaplar. Bu kitabı da diğer novellaları gibi iki günde bitirebilirsiniz.
Kitapta Henriette adında evli ve iki çocuklu bir kadının sadece bir gece gördüğü bir adamla kaçması üzerine, Bayan C.’nin hayatında kimseye bahsetmediği bir sırrı paylaşması anlatılıyor.

Henriette adını okur okumaz aklıma çok sevdiğim, tekrar tekrar okumaktan bıkmadığım “Vadideki Zambak” geldi. O kitapta Henriette sevdiği adama kavuşamamıştı ama Zweig’in kitabındaki Henriette, kocasını ve çocuklarını terk edip birkaç saat gördüğü bir adam için duygularının, ihtiraslarının belki de yanlışlarının peşinden gidiyor.

Hangisi doğruydu peki? Balzac’ın Henriette’si gibi yıllarca bir sevdaya emek verip karşılığında, sevdiğin adamın seni ruhen öldürmesine izin verecek hale gelmek mi ( ki ruhu ölünce bedeni de dayanamıyordu Henriette’nin) yoksa her şeyi göze alıp, mutlu olmadığın bir hayatın prangasıyla yaşamaktansa içindeki ateşin- ki o ateşin seni ısıtacağı mı kül edeceği mi bilinmezken- peşinden gitmek mi?

Bilemiyorum…
Hangisi daha doğru?
Bir ömür yaptığın şeyler için pişman olmak mı?
Bir ömür yapmadığın şeyler için pişman olmak mı?

Neyse kitabın asıl meselesi Henriette değil zaten. Bu olay asıl anlatılacak olana zemin hazırlıyor sadece.  Henriette böyle bir gecede kaçınca orada bulunan herkes bu olayla ilgili yorumlarda bulunuyor. Herkes acımasızca Henriette’yi suçluyor.

Bir kişi hariç.

Olayı Henriette açısından bakmaya çalışan birinin varlığı Bayan C.’ye uzun yıllar önce yaşadığı, kimselere anlatamadığı bir sırrı artık paylaşma cesareti verir. Ve Henriette’ye hak veren adama yani yazara başından geçenleri anlatır.

Kendinden genç, sadece oyun (kumar) oynarken gördüğü bir adama karşı beslediği hissin, merhametin nasıl aşka dönüştüğünü, yaşanılan 24 saatin sonunda her şeyini bırakıp, kumar masasında sadece ellerine bakıp hayran olduğu adamın peşinden nasıl gittiğini anlatır. Onu hayran bırakan ellerinin güzelliği değildir, Zweig burada adamın ellerini öyle bir anlatıyor ki o eller adamdan ayrı canlı iki varlığa dönüşüyor adeta. O anlatımla o ellerden etkilenmemek mümkün değil zaten.

Aslında kitabı bir kadının yaşamından yirmi dört saat olarak değil de bir insanın yaşamından yirmi dört saat olarak incelemeliyiz. Çünkü aynı duyguları bir erkeğin de hissedebileceğini, aynı tepkileri bir erkeğin de verebileceğini düşünüyorum. Yani kısaca bir insan bazen hiç sebepsiz, hayatında daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapabilir. Hatta karşı olduğu, asla onaylamadığı durumların içinde bulabilir kendini. Bunun kadın ya da erkek olmakla bir ilgisi yok bence.

Siz hiç bile bile yanlış yola girmediniz mi mesela? Aklınızın bir köşesinde doğruyu bağıran bir ses varken, yüreğinizin o sıcacık fısıldamalarına kulak vermediniz mi hiç? Geçmişe dönüp baktığınızda nasıl bu hatayı yaptım ben dediğiniz andaki duygularınızı hatırlamaya çalışın. Yaptığınız yanlışlardan yanınıza kâr kalan hiç mi bir şey yok? İyi düşünün mutlaka vardır.

Kitaba dönersek, Henriette’nin sonunu bilmiyorum ama Bayan C.’nin sonu bizi yine baştaki soruya götürüyor.  Değer mi?

Değdi diyebileceğiniz yanlışlarınızın olması dileğiyle.


Not: Şu an “Gör Beni” kitabını okuyorum ama henüz kargoda olan, elime ulaşmasını dört gözle beklediğim başka bir kitabı daha önce yazacağım blogda büyük ihtimalle. Bilin bakalım hangi kitap?



19 Ekim 2019 Cumartesi

Aşkımız Eski Bir Roman - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit ile ilk olarak İstanbul Hatırası kitabıyla tanışmıştım. Beyoğlu ’nun En Güzel Abisi, Beyoğlu Rapsodisi, Kavim, Bab-ı Esrar, Elveda Güzel Vatanım, Kırlangıç Çığlığı derken bir de baktım Başkomser Nevzat’ın hayranı olmuşum. Ahmet Ümit sayesinde polisiye romanları okumaktan zevk aldığımı fark ettim.  Çıkan her kitabını da hemen alıp okumaya çalıştım. Aşkımız Eski Bir Roman kitabı da çıktığından beri idefixteki sepetimde duruyordu. Yakın zamanda kitap fuarı olacağını bildiğim için almayı erteliyordum sadece. Fuar başlayınca hemen gidip aldım. Peki niye fuarı bekledin, daha uygun fiyata mı aldın derseniz, internet fiyatıyla bariz bir fark yok aslında. Sadece bu fuarda yeni bir yayın evinden Stefan Zweig’in birkaç kitabını çok çok uygun fiyata aldım. Henüz başlayamadım, umarım çevirisi beni hayal kırıklığına uğratmaz.

Neyse, Ahmet Ümit’in kitabını da roman zannederek almıştım. Ama kitap 3 hikayeden oluşuyor maalesef. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabının yorumlarını okuyanlar neden maalesef dediğimi anlamıştır zaten. Aslında hikaye okumayı severim, polisiye romanları da seviyorum ama polisiye hikayeler beni tatmin etmiyor. Hani okumasam da olur. Çünkü polisiyeyi ayrıntılar için okuyorum ben. Ayrıntılar arasında katili bulmak, cinayet sebebini tahmin etmek zevk veriyor. Oysa polisiye hikayelerde özellikle kısa hikayelerde daha olayın içine giremeden katil ortaya çıkıyor. Olaya şöyle bir kuş bakışı bakıp çıkıyor insan.

Tabii bu kitap 3 hikayeden oluştuğu için kısa hikayelerden bir nebze daha iyi ama bir romanın yerini tutmuyor.

Kitaptaki ilk hikaye, kitaba ismini de veren "Aşkımız Eski Bir Roman", aralarından en beğendiğim hikaye oldu. Siz nasıl hissediyorsunuz bilmiyorum ama ben okuduğum bir kitapta, daha önce okuduğum bir kitabın adını görünce anlamsız bir şekilde mutlu oluyorum. Bu hikayede de beğendiğim birçok kitap adını görmek hemen hikayeye bağladı beni.

Romanlarla, roman karakterleriyle bir cinayeti bağdaştırmak hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Çalıkuşu’ nun Feridesi, Aşk-ı Memnu’ nun Bihter’i, Anna Karenina, Kürk Mantolu Madonna’ nın Maria Puder’i, Notre Dame’ın Kamburu’ ndaki Esmeralda , Agatha Christie… Sizce cinayeti kim işledi dersiniz? 

Öğrenmek için okumaya değer ama diğer hikayeler için bu kadar iddialı bir yorum yapamayacağım. Sadece son hikayede "Çehov’ un Silahı"* prensibinin sonuna kadar kullanıldığını söyleyebilirim.

Ahmet Ümit’i sevenler zaten okuyacaktır bu kitabı ama yazarı hiç okumamış olanlara öncelikli olarak tavsiye edebileceğim bir kitabı değil. İyi okumalar.



* Çehov der ki; eğer bir bölümde duvarda bir tüfek asılı olduğunu söylüyorsanız, ikinci ya da üçüncü bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa tüfek orada olmamalıdır. Ahmet Ümit de buna uyduğu için ortaya çıkan hiçbir karakter boşuna değil, mutlaka olayla bir ilgisi vardır.

15 Ekim 2019 Salı

Cebelavi Sokağı'nın Çocukları - Necib Mahfuz


Uzun zaman önce, -bana göre uzun zaman çünkü neredeyse 2 ay olmuş- Nobel ödüllü bir yazarın kitabını okuduğumdan bahsetmiştim. Aslında kitabı bitireli de yine uzun zaman oldu J ama yazıya dökmem bir hayli gecikti. Çünkü bu arada bir kitabın editörlüğünü yaptım, hala da yapıyorum. Editörlük işi sandığım gibi değilmiş aslında. Nasıl olsa kitap okumayı seviyorum diye düşünmüştüm ama bir kitabı, editörlüğünü yapmak için okumak çok daha farklıymış. Daha zormuş. Size emanet bırakılan çok değerli bir eşyayı ufak dokunuşlarla temizlemeniz gerektiğini düşünün. Hani eşya sizin olsa o kadar dikkatli olamazsınız. Ama inanılmaz zevk aldığımı söyleyebilirim.  İşte bu işle ilgilenince bitirdiğim kitabın yorumunu yazmayı da ertelemek zorunda kaldım. Nihayet bugün yazabildim;

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

Necib Mahfuz’un okuduğum ilk kitabı bu ama son olmayacak sanırım. Bir yazarı ilk kez okuyunca da önce hakkında araştırma yaparım. O yüzden önce yazarı kısaca tanıtayım:

1911 yılında Kahire’de doğan Necib Mahfuz, 1934 yılında Kahire Üniversitesi’nde felsefe eğitimini tamamladı. 1938’de hikâyelerinden oluşan bir derleme yayınlandı. 1959’da yayınladığı Cebelavi Sokağı’nın Çocukları kitabı El Ezher Üniversite’si tarafından yasaklandı. Hatta bir din adamının Necib Mahfuz ile ilgili söylediklerinden dolayı suikast girişimine de uğradı.  (İlk ve tek baskısı 1967’de Lübnan’da yayınlanan kitabın Türkiye macerası da sıkıntılı çünkü Türkçe’ye de yazıldıktan 50 yıl sonra çevrilmiş. ) Necib Mahfuz 40 küsur roman, kısa öykü, film senaryosu ve birkaç tiyatro oyunu yazdı. 1960’lı yıllarda kitaplarında dini irdelemeye başlayınca, kitapları daha felsefi ağırlık kazanmış. Kitabı okurken yazarın bu yönüne özellikle dikkat etmek gerek.

Elimdeki kitap tamamen dine yapılan göndermelerden ibaret.  Aslında kitap insanlığın varoluş serüvenini anlatıyor.

Cebelavi, Mukattam Çölü’nün kıyısında muhteşem bir konakta çocukları İdris, Edhem, Rıdvan ve Abbas’la birlikte yaşamaktadır. Cebelavi mülklerini yönetmesi için büyük oğlu İdris yerine Edhem’i seçince kıyamet kopar. İdris, babasına karşı geldiği için konaktan kovulur. Daha sonra Edhem’i kandırarak Cebelavi’nin yasakladığı bir kitaba ulaşmaya çalışmasını sağlar ve Edhem de karısıyla birlikte konaktan kovulur.

Burada Adem ile Havva’nın şeytan tarafından kandırılıp yasak meyveyi yemesi ve cennetten kovulması olayına gönderme yapılmış. Bu durumda;

Cebelavi= Tanrı
Edhem= Adem
Umayma ( Edhem’in karısı)= Havva
İdris = Şeytan

Sürekli konağa( yani ruhlar alemine) dönmeyi arzulayan Edhem oğullarıyla birlikte konağa yakın bir sokakta yaşamaya başlar. Böylece Cebelavi Sokağı oluşmuş olur. Cebelavi bir gün Edhem’in oğullarından Hümam’ı konağa çağırınca diğer oğlu Kadri kıskanıp kardeşini öldürür. Böylece ilk cinayet işlenmiş olur. ( Habil ile Kabil olayı)

Yıllar geçer, artık kimse Cebelavi’yi görmez, hiç konağından çıkmaz çünkü. Yaşananlar şairlerin ağzından, nesiller boyu aktarılmaya devam eder. Cebelavi’nin mülkünü yönetenler sokak çeteleriyle işbirliği yapınca sokak artık yaşanmaz bir yer haline gelir. Bu durumda da bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulur. Ve sırasıyla;

Halkı kurtarmak için Cebel ( Hz.Musa ), onun kurduğu düzen bozulunca Rıfat ( Hz.İsa )ve sonra Kasım (Hz. Muhammet ) gelir. Her defasında kurulan düzen bozulur çünkü toplumların unutmak gibi bir hastalığı vardır. Kitapta sokağa gelen son kişi Arif’i ise hiçbir peygamberle eşleştiremiyoruz. Adından ve yaptıklarından dolayı bilim ile ilişkilendirebiliriz. Çünkü Arif bir sihir yoluyla kötülüklerin üstesinden gelmeye çalışır. Buradaki sihir aslında bilimsel deneyleri çağrıştırıyor.
Sanırım kitabın en çok tepki alan bölümü de Arif’in bulunduğu bölüm olmuştur. Çünkü Arif istemeden Cebalavi’yi öldürür. Arif de kalıcı bir kurtuluş sağlayamaz ama arkasında insanların sarılacağı bir umut bırakır.

Benim böyle kısaca anlattığım kitabı sadece dinler tarihiyle de eşleştirmek doğru olmaz. Necib Mahfuz kendi ülkesinin sorunlarını metaforlarla, alegorik bir anlatımla dile getirmiştir aslında. Tabi her karakterin simgelediği dini ögeler yüzünden kitaba hala olumsuz yaklaşanlar vardır. Özellikle yazarın Tanrı ile eşleştirdiği Cebelavi’yi sorgulaması çok tepki çekmiştir. Sorgulamaktan çekinenler bu kitabı hiç okumasınlar ama müthiş bir edebi eserden de mahrum kaldıklarını bilsinler.
Kitabın umut dolu son sözleriyle bu yazıya da nokta koyayım. Sırada Ahmet Ümit’in son kitabı “Aşkımız Eski Bir Roman” var. Bu kez arayı çok açmayacağım. İyi okumalar.

Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da.’


Not: Son olarak şunu da yazmak zorundayım. Bu kitabı daha rahat okuyabilmek ve yapılan göndermeleri anlayabilmek  için peygamberler tarihini bilmek gerekiyor. 

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.


23 Ağustos 2019 Cuma

Gözyaşı Şişeleri

Her gittiğim müzede en çok ilgimi çeken şey gözyaşı şişeleri olur. Bu resimdeki şişeler Hierapolis Arkeoloji Müzesi’nden.

Bu şişeler hakkında birden çok rivayet var:

Kimilerine göre; birbirinden ayrı düşen sevgililer, evlatlarından uzak kalan anneler, onlar için döktükleri gözyaşlarını bu şişelere koyarlarmış. Kavuştukları zaman da onlara hediye ederlermiş. Bir mücevher kadar değerliymiş gözyaşı şişeleri.

Kimilerine göre ise, sevdiklerini kaybedenler, ölenin değerini göstermek için gözyaşlarını bu şişelere akıtıp mezara koyarlarmış. Bir süre sonra ölü canlandığında ne kadar önemsendiğini anlayıp sevinirmiş.

Bu şişelerin sembolik olduğunu, içinde gözyaşları olmadığını söyleyen de var. Sebebi ne olursa olsun, çok narin bir eşya gözyaşı şişeleri.

Peki şimdi neden yok bu şişeler?

Gözyaşlarımız minicik bir şişeye akıtılacak kadar çok olmadığı için mi? Belki de sadece gerçek gözyaşları lazımdır bu şişeler için.

Şimdiyse öyle çok yalandan üzülüyoruz ki…
Bugün çocuğunun gözü önünde öldürülen bir anneye üzüldük. O kadar çok üzüldük ki, olay yaşanırken video çekmeyi unutmadık. Hemen telefona sarılıp bol hashtagli paylaşımlar yaptık.

Bugün bitti…
Yarın başka bir şeye daha üzülürüz, gözlerimizde bir damla yaş olmadan.

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra dedim ki, yahu böyle yazdın kalemucu ama gerçekten üzülen , gözyaşı döken insanlar hiç mi yok, herkesin mi üzüntüsü sahte? Elbette vardır ama ben gerçeğiyle sahtesini ayrıt edemiyorum artık, sevginin de acının da.