31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.


23 Ağustos 2019 Cuma

Gözyaşı Şişeleri

Her gittiğim müzede en çok ilgimi çeken şey gözyaşı şişeleri olur. Bu resimdeki şişeler Hierapolis Arkeoloji Müzesi’nden.

Bu şişeler hakkında birden çok rivayet var:

Kimilerine göre; birbirinden ayrı düşen sevgililer, evlatlarından uzak kalan anneler, onlar için döktükleri gözyaşlarını bu şişelere koyarlarmış. Kavuştukları zaman da onlara hediye ederlermiş. Bir mücevher kadar değerliymiş gözyaşı şişeleri.

Kimilerine göre ise, sevdiklerini kaybedenler, ölenin değerini göstermek için gözyaşlarını bu şişelere akıtıp mezara koyarlarmış. Bir süre sonra ölü canlandığında ne kadar önemsendiğini anlayıp sevinirmiş.

Bu şişelerin sembolik olduğunu, içinde gözyaşları olmadığını söyleyen de var. Sebebi ne olursa olsun, çok narin bir eşya gözyaşı şişeleri.

Peki şimdi neden yok bu şişeler?

Gözyaşlarımız minicik bir şişeye akıtılacak kadar çok olmadığı için mi? Belki de sadece gerçek gözyaşları lazımdır bu şişeler için.

Şimdiyse öyle çok yalandan üzülüyoruz ki…
Bugün çocuğunun gözü önünde öldürülen bir anneye üzüldük. O kadar çok üzüldük ki, olay yaşanırken video çekmeyi unutmadık. Hemen telefona sarılıp bol hashtagli paylaşımlar yaptık.

Bugün bitti…
Yarın başka bir şeye daha üzülürüz, gözlerimizde bir damla yaş olmadan.

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra dedim ki, yahu böyle yazdın kalemucu ama gerçekten üzülen , gözyaşı döken insanlar hiç mi yok, herkesin mi üzüntüsü sahte? Elbette vardır ama ben gerçeğiyle sahtesini ayrıt edemiyorum artık, sevginin de acının da.  

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini


Uzun zaman kitap bloglarını, sosyal medyadaki kitap grup sayfalarını meşgul etmiş, hakkında birçok şey yazılmış, neredeyse söylenecek bir şey kalmamış bir kitap Uçurtma Avcısı. Ben de bu kitabı yıllar önce okumuştum aslında. İlk okuduğumda da özellikle son sayfalarında gözyaşlarımı tutamamıştım. Ama bu kez satır aralarındaki Amerika propagandası daha bir gözüme battı. 8 milyondan fazla okunmasında ve hem 2006 hem 2007 de Penguin/ Orange Readers’s Group Ödülü’nü almasında bu propagandanın etkisi ne kadar acaba?

Neyse ben yine de uslu bir okur(!) olup, edebiyatın kirli yüzüne değinmeden kitabı kısaca tanıtayım.
1975 yılında Afganistan’da başlayan hikayede biri peştun biri hazara olan iki çocuğun yaşamı anlatılırken, Afganistan’ın uzun yıllar süren çalkantılı tarihi de aktarılıyor.

Varlıklı bir ailenin oğlu Emir ile onların hizmetine bakan Ali’nin oğlu Hasan… Başlangıçta tek ortak yazgılarının annesiz büyümek olduklarını düşündüğümüz iki arkadaşın sonu yürek parçalayan, iç içe geçen kaderleri okuyanı teslim alan bir akıcılıkla yazılmış.

Bir ayıyla bile güreştiği söylenen babasının aksine, sadece kitaplarla ilgilenen, öyküler yazan bir çocuktur Emir. Emir’in tek isteği babasının gözüne girmektir. Hasan ise Emir’e sonsuz bir sadakat duygusuyla bağlıdır.  

12 yaşına kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaşın kaderleri, uçurtma yarışına katıldıkları gün, Emir’in, Hasan’ın başına gelen felakete seyirci kalmasıyla alt üst olur. Yazarın da dediği gibi bazen bir günde olanlar tüm yaşamın belirleyicisi olur. Bu olaydan sonra kitapta zaman biraz hızlı akar, ülkenin siyaseti allak bullak olur ve 1980 ‘lere geliriz. Emir ve babası Amerika’ya giderler.

Bu bölümden sonra Emir ve babasının Amerika’daki yaşamı anlatılır ama bence burada biraz yazar Amerika’ya iltimas geçmiş. Bir Afgan’ın Amerika’da yaşayabileceği muhtemel sorunlara değinmemiş. Daha çok özgürlükler ülkesi olarak anlatmış Amerika’yı. 

Emir , orada Afgan bir kızla evlenir. Geçmişini bilinç altına iterek sıradan bir hayat yaşamaya çalışır.
Ta ki babasının yakın dostu Rahim Han’dan bir mektup alana kadar. Kader, Emir’in yönünü tekrar Afganistan’a çevirir. Yıllar önceki ihanetinin kefaretini ödemek zorundadır. Afganistan’a gider ve Hasan’la nasıl bir ortak yazgıları olduğunu acı bir şekilde öğrenir. Özellikle bu son kısımlarda gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Kitabın oldukça etkileyici bir sonu var. Özellikle Hasan’ın oğlunun intihar sahnesi beni çok sarstı.

Şimdi gelelim yazarın diğer kitabı Bin Muhteşem Güneş’e.

Adını Saib-i Tebrizi’nin,
Bu kentin ne çatısının aydınlatan aylarını sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi” dizelerinden alan kitap Uçurtma Avcısı gibi Afganistan’ın aynı dönemini anlatıyor. Bu kez kitapta iki kadın kahraman var. Maalesef olaylar kadın ekseninde yazılınca, yaşananlar daha trajik oluyor. 1960’larda başlayan kitapta, evlilik dışı bir çocuk olan ve annesiyle küçük bir kulübede yaşayan Meryem’i tanıyoruz önce. Meryem’in kendinden yaşça büyük Raşit ile evlendirilip Herat’tan Deh-Mazang’a taşınmasıyla, Leyla ile hayatları kesişiyor.

Bu kitapta Afganistan’ın siyasi tarihine daha çok değinilmiş. Zahir Şah’ın devrilmesi, Davud Han’ın öldürülmesi, ülkenin adının Afganistan Demokratik Cumhuriyeti olarak değişmesi ama demokratikliğin maalesef sözde kalması, Sovyetler'in Afganistan’a girişi, Sovyetler'in çekilmesi ama ülkedeki iç savaşın devam etmesi…

Ülkelerin tarihini böyle liste halinde sıralayınca yaşananlar yeterince anlaşılmıyor. İşte bu yüzden edebiyat şart. En büyük arzusu okumak olan Leyla’nın atılan bir bombayla annesiz, babasız , geleceksiz kaldığını, ders kitaplarının başında olması gerekirken, kendinden yaşça büyük, üstelik evli bir adamın ikinci karısı olmak zorunda kaldığını, atılan bomba yüzünden arkadaşlarının parçalanan uzuvlarına şahit olduğunu, sevdiği adama kavuşmanın hayalini bile kurmaya gücünün yetmediğini, gün gelip giydiği burka yüzünden onu tanıyanların olmamasına sevinecek hale düştüğünü, sevmediği bir adamdan doğuracağı çocuğu nasıl bağrına basabileceği duygusuyla mücadelesini, Meryem'in hayal bile kurmadığı küçük dünyasını, bir kadının ruhunun nasıl öldürüleceğini, kısacası savaşın ve sözde demokratik ve sözde dini  idarelerin hayatları nasıl cehenneme çevirdiğini anlamamız için olayları roman kahramanlarının başından geçiyor gibi okumak şart ama bu kahramanların hayali olmadıklarını aklımızın bir köşesine yazarak okumalıyız. Çünkü Afganistan’da Leylalar, Meryemler gerçek.

Ben bu iki kitabı da beğenerek okudum eğer kısa bir kıyaslama yapacak olursak;

Uçurtma Avcısı’nın sonları daha duygu yüklü ve okuru kendine bağlıyor.
Bin Muhteşem Güneş her satırıyla savaşa lanet okutuyor. 
Uçurtma Avcısı’nın bir kısmı Amerika’da geçtiği için savaşın izlerini bir nebze daha az hissediyoruz.
Bin Muhteşem Güneş’te ise tüm olaylar savaşın içinde geçiyor. Yaşanan kıyımlara daha çok tanık oluyoruz. Kadınların hayatını zorlaştıran yönetimin daha çok farkında oluyoruz.

İki kitabın ortak noktalarından biri ise yetimhane müdür Zaman. Önce Bin Muhteşem Güneş’i okursanız, Uçurtma Avcısı’nı okurken, Emir’in Hasan’ın oğlunu aradığı yetimhanede her an Leyla ile Meryem karşınıza çıkacak, bir köşede Tarık, Leyla'yı izleyecek gibi gelebilir size de. Bu ayrıntıyı da beğendim açıkçası.

Şimdi  ise elimde Nobel ödüllü bir  yazarın kitabı var. Bakalım ödülü hak etmiş mi? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.



8 Ağustos 2019 Perşembe

Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar


Halide Edib Adıvar’ın 1936’da yazdığı 80 sayfalık kısa bir roman olan Yolpalas Cinayeti, Şişli’de Yolpalas Malikanesi’nde geçer. Halide Edib’in pek bilinmeyen bu kitabında katil baştan bellidir. Yazar sıradan bir polisiye roman yazmamış, polisiye kitaplarının cazibesi olan katili bulma oyununu baştan reddetmiş, okurun yüzünü bambaşka bir yöne çevirmiştir.

Evet katil bellidir ama kitabın asıl sorusu; bu cinayetin neden işlendiğidir. “Serveti altı rakamdan fazla sayıyla gösterilen” Saltabaşların evinde gerçekleşen cinayet tüm halkın da ilgisini çekmiştir.
Saltabaşların oğullarının dadısı Nadire nam-ı diğer Akkız, şoför Mükerrem’i öldürür , bayan Salatabaş’ı da yaralar. Neden öldürdüğü sorusuna verdiği cevapla, aklının yerinde olmadığına mı, yoksa numara yaptığına mı hükmetmek gerekir Nadire’nin?

Akkız’ın avukatlığını ise Murat Saltabaş’ın yeğeni Rıfkı yapar. İstanbul’un yüksek sosyetesinde başlayan roman, bir aşk hikayesi gibi görünür. O dönem İstanbul’unun kalbur üstü insanlarını anlatır öncelikle yazar. Fakir bir aileden gelen Sacide’nin aniden hayal bile edemeyeceği zenginliğe kavuşmasıyla yaşadığı değişimi, zengin-fakir çatışmasını, yeterli olgunluğa erişmemiş insanların, çabalamadan elde ettiği zenginlikle nasıl bir kişilik değişimi yaşadığını anlatır Halide Edip.
Sacide’nin kavuştuğu zenginliği herkese gösterme merakının ön plana çıkarıldığı kitapta, cinayetin sebebini  mahkemeyi izleyen herkes de bu minvalde düşünür. Oysa şık giyimli kadınların içinden geçip bambaşka bir yola çıkarır bizi yazar.

Yazarın asıl hedefi katilin masumiyetini kanıtlamaktır. Akkız bir cinayet işlemiştir ama cinayetin sebebi onu masum mertebesine sokmaya yetecek midir? Dayısının karısını yaralayan, şoförünü de öldüren bir katili savunan Rıfkı’nın sayesinde öğreniriz tüm gerçekleri. Ayrıca yazar hem toplumsal hem bireysel sorunları da önümüze serer.

Velhasılıkelam, yazıldığı yıla bakıldığında, yenilikçi bir yaklaşımla yazılmış, “öncü” niteliği taşıyan bir kitap var ortada.

Can Yayınları’ndan  okuduğum 2008 baskısında, sadeleştirme yapmak yerine kullanılan kelimeler için dipnot kullanılmasıyla da benden tam not alan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.

Polisiye türünü, edebiyatta nereye koyacağını bilemeyen okurlar özellikle okumalı. Unutmayalım iyi polisiye iyi edebiyattır. Ayrıca, kitabın sonundaki Selim İleri’nin son sözünü okumayı da ihmal etmeyin. Bir sonraki kitapta buluşmak üzere, kitapla kalın.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Şeytan Ayrıntıda Gizlidir - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit’in 2002 yılında yazdığı, içinde 18 hikaye barındıran bir kitap Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabı. Ortalama 10’ar sayfadan oluşan öykülerin hepsi polisiye türünde.

Para için yeğenini öldüren, ikizinin yerine geçip cinayet işleyen, annesini muayene eden doktorun hayatına son veren; normal bir hayat sürerken bir cinnet anında katil olanlar, hayatı hep bu minvalde sürmüş olanlar, uyuşturucu kaçakçıları, taksici katilleri, görevini kötüye kullanan polis memurları, mafya… Her türden ve her sebepten cinayet var öykülerde.

Benim en çok ilgimi çeken ise, Çin İşkencesi adlı hikaye oldu:
Şarkıcıların, futbolcuların, iş adamlarının yani ünlü kişilerin, siyasi liderlerden daha etkili olduğuna inanan, yurt dışında okumuş üç gencin yaptığı bir deneyi anlatıyor Çin İşkencesi. Bu üç genç ünlüleri kaçırıp onları özel bir eğitime tabi tutmak isterler. Bunun için de Şeco adlı bir şarkıcıyı kaçırıp, ona, “Sosyal Laboratuvar” larında eğitim verirler.

Liderlik duygusunun gelişmesi için Wagner dinletirler, Tarkovski’nin Ayna filmini izletirler. Schopenhauer felsefesini öğretirler, Kant okuturlar. Böylece öğrendiklerini geniş halk kitlelerine yaymasını amaçlarlar. Tüm bu bilgi işkencelerinin sonu da kötü biter ama  okumak isteyenlere ipucu olmaması için cinayeti ise es geçiyorum .

Hikayelerin her biri keyifli olsa da, kısa olmaları, sonuca çabuk ulaşılması, bir de arka arkaya hep cinayet, hep olumsuz bir konunun işlenmesi nedeniyle, başlarda aldığım zevk 8.,9. hikayeden sonra düşmeye başladı.

Polisiye romanlarının çok okunmasının en büyük sebebi, katili bulmak için fikir yürütmemiz, katil hiç beklemediğimiz biri çıktığında şaşırmamız, katili doğru tahmin edince de kendimizle gurur duymamızdır. Yani en azından ben polisiye romanlarını katili tahmin etmeyi sevdiğim için okuyorum. Ama Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabında katillerin 2 sayfada belli olması haliyle kitabı sıkıcı hale getiriyor. Tabi yanlış da anlaşılmasın, buradaki her hikayeden bir roman çıkar o ayrı.

Ahmet Ümit’in neredeyse tüm kitaplarını okumuş biri olarak, bu hikayelerde de yer alan Başkomiser Nevzat’ı gayet iyi tanıyorum. Nevzat’ın karısı ve kızı da bir cinayete kurban gitmiştir. Başka kimsesi yoktur. Ama kitaptaki Aşk Ölüme Benzer hikayesinde :

“… Bu delikanlıya bakarken, ilk kez bir zanlının “suçsuz” olabileceğini düşünüyorum; üstelik evinde ele geçirdiğimiz kanıtlara, hatta cinayetleri işlediğini itiraf etmesine karşın. Niye böyle düşündüğümü bilmiyorum; aynı yaşlarda bir oğlum olduğu için mi ?...” diyor Başkomiser Nevzat. Biliyorum Ahmet Ümit' in sıkı takipçileri var.Onlar söylesin. Acaba ben mi yanlış biliyorum ya da  ilerleyen yıllarda yazar Başkomiser Nevzat’a daha acılı bir hayat hikayesi mi yazmak istedi? Her neyse bu ayrıntıyı bir kenara bırakarak son sözümü paylaşayım.

Eğer Ahmet Ümit’i daha önce okumadıysanız bu kitaptan başlamayın. Önce romanlarını okuyun, onların zevkini yaşayın, sonra yazardan biraz sıkılmayı göze aldığınızda bu kitabı okursunuz. Ya da bir yandan kumsalda güneşleneyim bir yandan alem kültürlü birey görsün, elimde bir kitabım olsun ,instagramda da havalı durur ama çok da kafamı yormasın kitap derseniz , hiç vakit kaybetmeyin. İyi okumalar herkese.

13 Haziran 2019 Perşembe

Kitab-ül Hiyel - İhsan Oktay Anar



Bir önceki yazımda insanlık olarak bir arpa boyu yol alabildik mi demiştim ama teknolojik açıdan bakarsak, doğru kullanıldığında hayatımızı kolaylaştıran, kişisel gelişimimize katkı sağlayan internet çağındayız. Mesela karşımıza bir kelime çıkıyor, hemen google bize yardım ediyor. Kelimenin kökeni nedir, hangi anlamlara gelmektedir, örnek cümleler ile birlikte bize istemediğimiz kadar bilgi sunuyor internet alemi. Tembelleşiyor muyuz yoksa, diye sorup bir kısır döngüye girmeden, ben de bu çağın nimetlerinden faydalanıp “hiyel” kelimesinin benim bildiğim anlamı dışındakileri internetten araştırdım.

Ben, hiyeli El-Cezeri ’nin Kitab-ül Hiyel adlı eserinden biliyordum. Yani makine bilgisi, mekanik teknolojisi anlamını. Oysa bir de hilenin çoğulu oluyormuş. Sahtekarlıklar, aldatmacalar anlamına geliyormuş. İhsan Oktay bu iki anlamı da kullanarak kitaba bu ismi vermiştir diye tahmin ediyorum. Zira kendisinin oldukça ironik bir tarzı var. 

İronik yazarımızın kitabını incelemeye geçmeden önce de kimdir bu El –Cezeri bilmekte fayda var.

 1153 yılında Cizre’de doğan, ismini yaşadığı şehirden alan Cezeri, sibernetiğin babası olarak kabul ediliyor. Artuklu Sarayı’nda başmühendis olarak görev yapan Cezeri’ nin kaleme aldığı Kitab-ül Hiyel adlı eserinde birçok makine yer alır. Zamanın harikası lakaplı Cezeri, bilgisayarın temelini atmış bir bilgin ve  robotlar, saatler, su makineleri, şifreli kilitler, şifreli kasalar, otomatik çocuk oyuncakları gibi 60 makinenin mucididir.

Cezeri ’nin kitabındaki makinelerin çalıştığını göstermek için kurulmuş bir sergi de var: Cezeri ’nin Olağanüstü Makineleri Sergisi. Hatta Fatih Altaylı bununla ilgili bir program yaparak Cezeri ’den haberdar olmayan birçok kişinin dikkatini de çekmeyi başarmıştır.

Şimdi biz gelelim İhsan Oktay’ın Kİtab-ül Hiyel’ine:

Kitabın tam adı Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri.
3 bölümden oluşuyor.                                        

1.Bölüm:

Genç bir delikanlı iken “kılınç” dövme sanatına heves edip, demirciler çarşısında çırak olarak işe başlayan Yafes Çelebi’nin yaptığı tuhaf silahla başlıyor maceramız. Hasmına kendini savunma imkânı bırakmayan bu silah yüzünden mesleğinden olan ama daha önce yapılmamış, akıllara durgunluk veren tasarılara devam eden Yafes, mesleğinden men edildikten sonra meyhanelerde geçirir vaktinin çoğunu. Bu sırada El-Cezeri’nin kitabına da sahip olur.
Yafes Çelebi, tasarladığı makineleri padişaha sunmak ister. Bunun için de ihtira beratı yani bir nevi patent alması gerekmektedir. İhtira beratına onay verecek kişi de yabancı değil, diğer kitaplardan da tanıdığımız Uzun İhsan Efendi’dir. (Uzun İhsan Efendi’nin her kitapta karşımıza çıkması hoşuma gidiyor açıkçası, hikâyelerdeki mekân, zaman ne olursa olsun, gözlerimi kapatınca Uzun İhsan Efendi, İhsan Oktay Anar olarak canlanıyor zihnimde. Yazarın, yarattığı hikâyelere Uzun İhsan Efendi olarak dâhil olduğunu düşünmek keyif verici. )


Büyük İskender’in iktidar taşını vaktiyle bulduğu ve kaybettiği yerde ( ki bu cümle sık sık tekrarlanıyor) ihtira beratını nasıl alacağını düşünen Yafes, Uzun İhsan Efendi’nin hiç büyümeyecek hep çocuk kalacak olan, demiri bir hamurmuş gibi eğip bükebilen oğlu Davut’u kaçırır. Bu yolla da istediğini elde edemeyen Yafes, bir denizaltı yaparak, saltanat kayığının karşısında denizden çıkıp  padişahı etkilemeye karar verir.  Yaptığı tahtelbahirin içinde sıkışınca iktidar hırsına ne kadar yenik düştüğünü anlayan Yafes’in yerini kölesi Calud alır.









2.Bölüm

Kitabın birinci kısmının sonlarına doğru hikâyeye dâhil olan Calud ikinci kısmın başkahramanı olur. Yafes’in kölesi olarak başlayan hikâyesi iktidar hırsının ona da bulaşmasıyla devam eder. Calud’a göre iktidarı elde etmenin tek yolu, iktidar taşıyla çalışan devri daim makinesini yapmaktır. Bir yandan ilk gecede hamile bıraktığı eşlerinden doğan ölü çocukları, bahçedeki kuyuya atarken, bir yandan da devri daim makinesiyle tabiattan alacağı öç fikrini büyütür zihninde.
Yafes’in kaçırdığı hep çocuk kalacak olan Davut’a yaptığı işkenceleri düşününce, hak ettiği bir şekilde ölmüş ama ölmeden önce aklındaki fikri yaşatacak bir çırak bulduğu için içi rahat kapanmıştır gözleri Calud’un. Bu çırak 3.bölümün kahramanı Üzeyir’dir.





3.Bölüm

Sokaklarda başıboş gezen çocukların İstanbul Sanayi Mektebi’ne alınmasıyla Üzeyir ve Calud’un yolları kesişir. Mektepteki inanılmaz başarısı arkadaşlarından işkence görmesine neden olunca, Calud’un onu yanına alması kurtuluş gibi gelir Üzeyir’e ama yanılıyordur. Calud, aklındaki fikri kendi öldükten sonra yaşatması için önce Üzeyir’in tüm benliğini yok eder. Bambaşka bir kimliğe bürünen, hayatında hiç dışarı çıkmamış olan Üzeyir, Calud öldükten sonra, devri daim makinesinin sırrını çözmek için girdiği bahçedeki kuyudan kendi kişiliğini kendi yaratarak çıkar.

Kitabın son kısmında yine Uzun İhsan Efendi devreye girer. Tabi burada okur bir zaman problemiyle karşı karşıya kalır ama yazarı tanıyanlar bilir ki İhsan Oktay zamanla da oynamayı sever. O yüzden 3.Selim zamanında yaşayan birinin Sultan Abdülhamit zamanında da yaşıyor olması hata değil yazarın bilinçli oyunlarından biridir.

Kitabın en sevdiğim bölümü ise, son kısımda Uzun İhsan’ın evinde yapılan “tahayyül müsabakası “ oldu. Anlatılan kör hikâyelerini ayrı bir zevkle okudum. İtiraf etmem gerekirse her kitabında ayrı bir mesleğe bürünen İhsan Oktay bu kitapta mühendis olduğu için, makineleri en ince ayrıntısına kadar anlattığı yerler ise biraz sıktı beni.

Kitabı genel olarak değerlendirirsem; özünü,
“Tamburlu kıraathanesine geldiği gün, onun kendinden emin ve kurumlu halini görenler, ister demirden bir piştov olsun, ister etten ve kemikten dev gibi bir köle olsun, sahip olduğu bir güç kaynağının insanı nasıl değiştireceğini oracıkta anlamışlardı.” cümleleriyle ifade edebileceğimiz kitap, kullanılan dil, dine yapılan atıflar, zamanda oynamalarla tam bir İhsan Oktay klasiği. Her kitabını keyifle okuduğum yazar umarım yakında yeni bir kitap çıkarır. İyi okumalar. 

Not: Sosyaledebiyat Dergisi'ndeki hikayemin linkini veriyorum. (Dergi kuralları gereği , hikayeyi burada paylaşamıyorum.) Bakalım blogumu takip edenler, hikayemi nasıl bulacak.





30 Mayıs 2019 Perşembe

Yılanı Öldürseler - Yaşar Kemal


Yaşar Kemal kitabı yazalı 40 yıl geçmiş ama bir arpa boyu yol alabilmiş miyiz bilmiyorum. Aslında geleceğe dair çok karamsar düşüncelere sahip biri değilim. Daima hep daha iyiye gittiğimize ya da en azından geçmişin bu zamandan daha iyi olmadığına inanırım.( Bu düşüncelerim siyasi ya da ekonomik değil, tamamen “insan olabilme” ile ilgili. )

Ama son zamanlarda yaşanan olayları düşününce istemsiz bir şekilde geçmişin özlemini çekiyorum. Çocukluğumu hatırlıyorum. Hava kararıncaya kadar sokakta oynadığımız, anne-babalarımızın bazen nerede olduğumuzu merak bile etmediği zamanlar geliyor aklıma. Yazık, kızım çocukluğunu hiç böyle hatırlayamayacak. Muhtemelen annem ve babam beni parka götürüp başımda nöbet tutarlardı diyecek.  Peki insanlık ne ara çocuklara zarar veren, minicik bedenlerden şehvet duyan bir hale geldi de , çocuklarını cam fanusta yaşatma arzusuyla yandı yürekler.

Hep vardı da , şimdi medya mı gözümüzü açtı? Tüm dünya bir tık ötemizde diye mi her türlü pislikten haberimiz oluyor? Geçmişte de mi kötü niyetlilere kurban gidiyordu çocuklar, kendisinden ayrılmak isteyen kadını öldürüyor muydu evrimini tamamlayamamış insan müsveddeleri. Bu sorular bitmez ama bu erkek egemen dünya, bu ataerkil toplum hiç mi değişmeyecek?

Yaşar Kemal 1976 ‘da yazdığı “Yılanı Öldürseler” kitabıyla işte bu ataerkil yapıyı ilmek ilmek olay örgüsüne eklemiş.  Ben bu kitapla Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabını çok benzettim. Tabi Marquez’in kitabını , Yılanı Öldürseler kitabından 5 yıl sonra yazdığını belirtmeden geçmeyeyim. İki kitapta da olay baştan bellidir. Sonu,  başından belli olan bir kitabı okutabilmek de Yaşar Kemal ve Marquez gibi ustaların işi zaten. Marquez işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayetin önlenememesini konu edinir. Ana sorun yine bacak arası ahlak anlayışıdır. Yaşar Kemal de töre cinayetine kurban gideceği belli olan, üstelik 9 yaşındaki oğlu tarafından öldürülecek olan, Esme’nin kara yazısını anlatır. Esme’nin yazısı karadır ama o kadar güzeldir ki cemali… Allah’ın bin yılda bir yarattığı bu güzelliği öldürmeye kimse yanaşmaz. Gören aşık olur, eli titrer, tetiği çekemez. Halil’in zorla sahip olduğu bu güzelliğin gönlünde başka biri vardır aslında: Abbas.

Abbas bir gece, Esme’nin kocası Halil’i öldürünce, önce Halil’in ailesi sonra tüm köy çalkalanmaya başlar. Söz döner dolaşır Halil’in kanlısının Esme olduğuna varır. Ve ne acıdır ki, tüm bu söylentileri körükleyen, Hasan’ı katil yapan da bir kadındır. Hasan’ın babaannesidir. Babaanne karakteri kitapta ataerkil yapının vücut bulmuş halidir. Yaşar Kemal satır aralarında çok doğu bir düşünceyi yayar aslında. Ataerkil yapının tüm suçlusu biz kadınlarız. Oğullarını dünyanın merkezine koyan kadınlar. Kendi kadınlıklarını unutup, oğullarını kızlarından hep önde tutan kadınlar. Oğullarına davullu zurnalı sünnet düğünü yapıp, küçücük beyinlerine organlarının ne kadar önemli olduğu mesajını yerleştiren kadınlar. Babaannesi de Hasan’ın beynine öyle zehirli  fikirler yerleştirir ki artık Hasan annesini öldürmekten başka çaresi kalmadığına inanır.  Bu arada kitabın bazı bölümleri tekrara düşme gibi algılanabilir ama tüm bunlar aynı cümlelerin Hasan’ın beyninde nasıl yankılandığını okurun iyice anlaması için yapılmış bilinçli bir davranış bence. 

Kitabın diliyle ilgili ise bir şey söylemeye gerek var mı bilemem. Yaşar Kemal sonuçta. Tasvir ustası, gözüyle kartal avlayan bir yazar o. Bu kitabında da Çukurova’yı resmediyor adeta. Resmeden sadece o değil. Kitabın içinde Abidin Dino’nun çizimleri de var. Onlar da ayrı bir tat katmış kitaba.

Eğer daha önce Yaşar Kemal okumadıysanız, bu kitabıyla başlayabilirsiniz. Yazarın diline, üslubuna alıştıktan sonra diğer kitapları çorap söküğü gibi gelecektir zaten.  Kitapla
ilgili hoşuma gitmeyen tek şey ise son iki paragraf oldu. Okuyunca bakalım siz de benim gibi düşünecek misiniz?

Son olarak; Yılanı Öldürseler 1981 yılında Türkan Şoray tarafından sinemaya uyarlanmış. Türkan Şoray hem filmin yönetmenliğini yapmış hem de başrolde oynamış. Müziklerini Zülfü Livaneli’nin yaptığı filmi de mutlaka izleyin. 

Bir sonraki kitap yorumunda görüşmek üzere.