9 Nisan 2020 Perşembe

Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garica Marquez


Bundan bir iki ay önce, hepimiz evlerimize çekileceğiz, tüm dünya evde kal çağrılarıyla çalkalanacak, market gitmeye korkacağız, dışarı çıkıp yürüyüş yapmak bile bir lüks olacak deselerdi inanır mıydık?

Şimdi ise kapadık kapılarımızı bekliyoruz. Sizi bilmem ama benim bu hayatta en iyi yapabildiğim şeydir beklemek. En çok da zaman ırmağının kıyısında oturup geçmesini beklerim, üzüntülerimin, hayal kırıklıklarımın, kızgınlıklarımın, öfkelerimin.

 Ve her şey önünde sonunda geçer. Kış biter, bahar biter, yaz gelir. Gece biter, gün ağarır mutlaka. Bu da elbette geçecek, biz yine eski şikâyetlerimize döneceğiz hemen. Yanımızda hapşıran birine gönül rahatlığıyla çok yaşa diyebilmenin, otobüste yan yana oturabilmenin, çocuğumuzu parka götürebilmenin birer lütuf olduğunu unutup, geç gelen otobüse, otobüste yer bulamamaya, sürekli parka gitmek isteyen çocuğumuza kızacağız yine.

O günler gelene kadar sizler evde neler yapıyorsunuz bilmiyorum ama ben henüz sıkılmayı bırakın dinlenemedim bile. Evde kalma sürecinde beni tek zorlayan şey; kütüphaneye gidememek ve istediğim birkaç kitaba ulaşamamak oldu. İnternetten sipariş vermeyi de şu aralar doğru bulmuyorum. Abartıyor muyum bilmem ama kargo getiren elemanları da düşünüyorum. Zaten birçok insanın mecburi ihtiyaçlarını götürüyorlar, bir de benim kitaplarla uğraşmasınlar diyorum.

Zaten kitaplığımda da okumadığım ya da okuduğum ama bloga koymadığım kitaplar var. Ben de daha önce okuduğum ama bloga koymadığım bir kitapla başlayayım dedim.

Ve tabii ki kitabı tekrar okudum. Bazen tüm güzel kitapları üniversite yıllarında okumuş olduğumu artık beni derinden etkileyen kitapların kalmadığını düşünüyorum sonra aklıma Hasan Ali ve İhsan Oktay geliyor da rahatlıyorum. J

Şimdi gelelim kitaba:

Ah benim Kolombiyalı “Gabo”m.  Büyülü gerçekçiliğin babası, kelimeleri tılsımlı yazarım.  Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi,” diyerek bize “uzun zaman önce” demenin en güzel halini gösteren kelime ustası.

Benim için bir yazarın ne anlattığı değil nasıl anlattığı daima ön planda olmuştur. Mesela Toptaş’ın ne anlattığı değil nasıl anlattığı beni cezbeder. Ama Marquez hem anlatım tarzı hem anlattıklarıyla beni büyülüyor.Yüzyıllık Yalnızlık kitabında bazı yerlerde tabularıma çarpan cümleler de var aslında ama yine de bir masalın içinde kaybolduğumu hissettiriyor.

Marquez, bu masalın içinde kaybolup yolumuzu bulamayız diye de bir soy ağacı eklemiş kitabın başına. Ama yine de ben size kim kimdir kısaca anlatayım. İnanın çok lazım olacak.

Kuzen olan Jose Arcadio Buendia ile Ursula Iguaran evlenirler ama akraba oldukları için çocuklarının domuz kuyruklu olacağından korkarlar. (Tabii böyle düşünen bir anne babanın soyundan gelenlerin kuzenden öte hala-yeğen, teyze-yeğen ilişkileri yaşaması da ayrı bir ironi. )

Ursula ve Buendia’nın iki oğulları bir kızları olur. Oğullarının birinin adı Aureliano ( Albay Aureliano) diğerinin ise Jose Arcadio’dur. Kızları ise Amaranta(başlangıçta en çok kızdığım ve sonunda en çok üzüldüğüm karakter oldu). Bundan sonra Buendia ailesi doğan tüm erkek çocuklarına ya Aureliano ya da Arcadio adını koyarlar. Tüm Aurelianolar daha içe kapanık tüm Arcadiolar ise dışa dönük ve saldırgan olurlar.

Albay Aureliano’nun kötü bir şöhreti olan Pilar Ternera’dan Aureliano adını verdikleri bir oğlu ve  gittiği askeri seferlerde farklı farklı kadınlardan adı Aureliano olan 17 oğlu olur.


Jose Arcadio’nun da Pilar Ternera ile bir çocukları olur ve adını Arcadio koyarlar.
Jose Arcadio Rebeca ile evlenir. Rebeca, Buendialara, sırtında anne ve babasının kemiklerini taşıdığı bir torbayla gelen akrabalarıdır ve onu da çocukları gibi büyütürler. Tabii bu Arcadio, Rebeca ile evlenir ama Rebeca , Pietro Crespi ile nişanlıdır ama Pietro’yu da Amaranta sevmektedir.

Jose Arcadio’nun Pilar Ternera ile oğulları olan Arcadio, Santa Sofia de la Piadad ile evlenir. Üç çocukları olur. Biri Güzel Remedios( sonu çok ilginç), biri Jose Arcadi Segundo diğeri ise Aureliano Segundo’dur. Aureliano Segundo Fernanda del Carpio ile evlenir. Onların da üç çocuğu olur. Reneta Remedios (kısa Meme), Jose Arcadio ve Amaranta Ursula. Meme’nin Mauricio Babilona(bir işçi)’dan Aureliano adını verdikleri bir oğlu olur. Amaranta Ursula Gaston ile evlenir ama Aureliano’dan bir çocuk sahibi olur. (Hangi Aureliano derseniz, Meme’nin oğlu olan maalesef) Çocuklarına Aureliona ismini koyarlar. İşte Buendia soyu da burada son bulur.

Macando’da yaşayan Buendia ailesine 100 yıllık bir yaşam yaratmak,  okurların karıştırmaması için her bir Aureliano’ya belirgin bir özellik atfetmek, sıradan insanların yaşamını olağanüstü olaylarla bir masala dönüştürmek ve kasaba yavaş yavaş ölürken okurun dikkatini canlı tutmak… Ve tüm bunların altında aslında Kolombiya’nın tarihini anlatmak… Bence büyük bir alkışı hak ediyor.

Peki bu başarının sırrı ne? Aslında arka kapak tanıtım yazısında yazar sırrını açıklıyor. Olağanüstü olayları sanki sıradanmış gibi anlatmak… Tüm kasabanın uykusuzluk hastalığına yakalanmasını, herkesin 30’unda kalıp ölmemesini, bir çarşaf katlarken aniden göğe yükselen kızı, torunlarına sürekli hediye gönderen bir büyükbabanın son hediye olarak kendi cenazesini paketleyip göndermesini, çingene Melquiades’in birkaç kez öldükten sonra çıkıp çıkıp gelmesini ve daha birçok ağzımızı açık bırakan olayı öyle sakinlikle ve öyle normalleştirerek anlatıyor ki, size inanmaktan başka çare bırakmıyor. Yani büyülü gerçekçiliği başarılı bir şekilde önümüze seriyor Marquez.

Onca karmaşık olaydan beni en çok etkileyen ise gerçekte yaşanmış olan katliamdı. Macondo’nun kuruluşun, gelişiminin ve sonunun anlatıldığı kitapta biraz önce de dediğim gibi aslında bir Latin Amerika ülkesi olan Kolombiya’nın tarihi anlatılır. 5 Aralık 1928’de Cienga’da yaşanan katliam, kitapta tren istasyonunda binlerce kişinin katledilmesi olarak aktarılmış.

İşte beni en çok etkileyen bu olaya biraz değinmek istiyorum.

Bir muz şirketinin işçileri bir ay grev yaparlar. Amerikan Hükumeti  şirketin çıkarlarının korunması yönünde baskı yapınca yerel hükumet, işçilerin üstüne orduyu yollar. Askerler önce işçileri uyarır ve hemen sonra üzerilerine ateş açarlar. Resmi açıklama olarak 47 kişinin öldüğü söylense de farklı kaynaklar ölü sayısının 3000 civarı olduğunu açıklar.

Marquez kitapta, katliam sonrasında kimsenin olayı duymadığına ve yıllar sonra bu olayın bir hayal olarak kabul edildiğine, kimsenin olaya inanmadığına vurgu yaparak resmi açıklamaya da bir göndermede bulunur.

 Ruhumda tekrar güzel bir iz bırakan bu kitabı kesinlikle okumanızı öneriyorum. Şimdi elimde iki kitap var. Biri beni oldukça zorluyor. Bakalım bitirip yorum yazabilecek miyim?
Siz de evinden çıkmak zorunda olmayan şanlı gruptansanız lütfen "evdekalın" kitapla kalın. 

4 yorum:

  1. Marquez en sevdiğim yazarlardan biri. Onun o masalsı, böyle sanki rüzgar gibi değip geçen yazım diline bayılıyorum. Bu kitabı da iki üç yıl evvel okumuştum. Okurken kafam karışmıştı :) Şimdi bir daha okumak istiyorum doğrusu. Elimdeki tüm kitaplarını bir daha okumak istiyorum aslında okuyup okumadığımı ayırt etmeden. Bir de sanırım bu kitabı içindi, ama tam da emin değilim, yazar aylarca evinden çıkmayıp roman yazmıştı. Ve yer verdiğiniz o alıntı. Uzun zaman önceli hani :) Çok çok güzel.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kafa karıştırmaması mümkün mü? Aurelianolardan başı dönüyor insanın😊
      Üstelik bir daha okusam yine başım dönecek ama yine hoşuma gidecek.
      Yorum için teşekkürler😉

      Sil
  2. Selamlar blogunuzu takipteyim sizde blogumu takip edip son yazıma yorum yazarsanız çok ama çok mutlu olurum :)

    YanıtlaSil