9 Ocak 2018 Salı

Heba - Hasan Ali Toptaş

           Uzun zamandır hayal ettiğim şey gerçekleşti ve Hasan Ali Toptaş, aralık ayında nihayet yaşadığım şehre geldi. Gönlüm söyleşi yapmasından yanaydı ama birkaç cümleyle yetinmek zorunda kaldım. İmza gününde önce uzaktan izledim onu. Tavırlarında bir yapmacıklık, bakışlarında bir kibir aradım. Oysa kendisini bekleyen insan kalabalığından çekinen, övgülerden utanabilen birini buldum karşımda.Ve dedim ki, Allah Toptaş ‘ı yazsın diye yaratmış gerçekten. Beni de onu okuyayım diye sanırım 😄

            Toptaş ile tanışmanın etkisiyle hemen Heba kitabına başladım. Heba’yı okurken, yazarın her bir romanında farklı bir tarz denediğinden de emin oldum. Heba, Kayıp Hayaller Kitabı ve Gölgesizlere nazaran daha elle tutulur sorunlarla bezenmiş. 7 bölümden oluşan kitap, başına gelen felaketten 16 yıl sonra, askerlik arkadaşı Kenan’ın köyünde inzivaya çekilmek için şehri terk eden Ziya’  nın, ev sahibi Binnaz Hanım’ a evinin anahtarını teslim etmesiyle başlıyor. Bu bölümün bir rüya olması da ihtimal dahilinde. Sonrasında Ziya’nın zihninde bir yolculuğa çıkıyoruz. Heba’nın en çok ses getiren, dikkat çeken bölümü Ziya’nın askerlik anılarını hatırladığı Sınır. Kenan ile Ziya’nın ülke sınırında yaşadıkları zorlu hayat şartlarının anlatıldığı, insan yerine konmamanın acısını hissedebildiğim bu bölüm, sarsıcı olsa da, burada kullanılan küfürler hoşuma gitmedi açıkçası.Sınır bölümünün atmosferine uygun görünse de, her küfür erkek hegomanyasının altını çizmek gibi geldi. Ben daha çok Ziya’nın çocukken öldürdüğü kuşu anlattığı bölümden, gözümün önünde canlanan bir köy düğününden, daha önce hiç duymadığım ya da hiç kullanmadığım kelimeleri okumaktan( ecelacayip, horata, duluk, hamaz, ananat, harar,senek, boduç, çeç…), Hulki Dede’den, Ziya’nın yaşadığı felaketten, günümüz kapısından bizi odaya alan yazarın hiç farkettirmeden bizi geçmişin odasına götürmesinden etkilendim.

            Ama yine de en önemli bölüm Sınır’dı. Çünkü Kenan ile Ziya askerde tanışmasalardı, Ziya Kenan’ın köyüne gitmezdi. Kenan’ın da Ziya’nın da hayatları Heba olmazdı böylece. Peki insan hayatı neden heba olur? Kitap tam da bu soruya cevap arıyor, ya da bunun net bir cevabının olmayacağını anlatıyor. Heba, heba olmuş hayatların heba olmasının bir nedene bağlanamayacağını, çoğu kez bir hiç yüzünden de hayatların heba olabileceğini, yalnızlığı,kalabalıklar içindeki yalnızlığın dışında gerçek yalnızlığı, kimsesizliği, insan olan her yerde, iyiliğin de kötülüğün de var olacağını, bundan kaçışın imkansızlığını işliyor yüreğimize.

            Heba’yı okuyun, Toptaş’ın derini yüzeyde saklama becerisine,unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri canlandırma azmine, kitabın sonunda Tanrı bakış açısında(olayları üçüncü tekil şahıs ağzından anlatma yöntemi) ters köşe yapmasına şahit olun.

            Ben böyle her kitabında bambaşka bir dünyaya açarken gözlerimi, bir köşe yazarının yazısıyla sarsıldım. Nihat Genç’in Toptaş hakkında yazdığı bir yazıya denk geldim.O yazıyı okuyalı iki hafta kadar oldu ama etkisinden hala kurtulamadım.Öyle sanıyorum ki Toptaş bile (okuduysa eğer) benim kadar etkilenmemiştir.
            
           O yazının bir paragrafı şöyleydi:
Okumuş yazmış bu işlerden anlayan kime sorsanız Doğu’nun Kafkası’ndan dört beş sayfayı zor okur. Henüz kitap tanımamış gençler pek heveslenir ama kitap tanıyanlar için bu kitaplar ‘işkencedir’. Türk Edebiyatı’nın çok gerisindedir. Felsefi siyasi edebi derinlikleri insanı utandıracak kadar ‘kasabalıdır’. Edebiyat değeri hiç yoktur demiyorum çok düşüktür. Yani bir enerjisi olmayan kuru yavan ölü bir edebiyattır, bu tür ‘heveslilerin’ de edebiyata katkıları az da olsa vardır ancak Türkiye’nin en büyük romancısı gibi saçma sapan sıfatları bu ülkenin edebi ortamına düpedüz tecavüzdür.”

            Ve yine diyor ki N.Genç:
Doğu’nun Kafkasıymış? Yazarımızdan bu saçma sapan benzetmeye tek itiraz da yok.”

            Oysa Toptaş 2013 yılında (ki bu sözleri Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız kitabında da mevcut) bu benzetme için şöyle demiş:

Doğu’nun Kafkası benzetmesini ben pek anlayabilmiş değilim. İkimizin dili arasında dağlar kadar fark var. Biliyorsunuz, Kafka’nın dili bir tür telgraf dilidir. Neticede, yeryüzüne bir Kafka yeter bence; ikinci bir Kafka’ya hiç gerek yok. Ona benzemeye çalışmaya da gerek yok, zira bu çok gülünç olur. Ben Hasan Ali Toptaş ‘ım sadece; dilimin döndüğü, aklımın erdiğince birkaç cümleyi bir araya getirmeye çalışıyorum.”   

            Edebiyat eleştirmeni değilim. Ama okumayı öğrendiğimden beri iyi kötü hep kitaplarla iç içeyim. Demem o ki, bir yazarı beğenmeyebilirsiniz, tarzı hoşunuza gitmeyebilir, ya da bir yazarın her kitabını aynı ölçüde sevemeyebilirsiniz ama “iyi bir yazarı” fark edemiyorsanız o sizin bakış açınızın darlığıdır. Agresif kelimelerle kurulmuş cümlelerden ibaret birinin Toptaş’ın kalemini anlayabilmesini beklemiyorum ama, kasabalı olmayı küçümseyecek kadar ülkesinden bi-haber bu köşe yazarının o köşesinden çıkıp, daha geniş bir pencereden, daha insancıl bakmasını, bir kitabı yazan kişiyle, yazılan eserin ayrı değerlendirilmesi yetisinin gelişmesini umut ediyorum yine de.Daha iç açıcı yazılarda buluşmak dileğiyle. İyi okumalar.
           

24 Kasım 2017 Cuma

Gölgesizler - Hasan Ali TOPTAŞ

Hasan Ali Toptaş ,okuduğum dördüncü kitabıyla, ruhumda iz bırakan yazarlar listesindeki yerini iyice sağlama aldı.Sanırım ilk sırayı kimseye de bırakmayacak. Hatırlarsanız Anayurt Oteli’
ni yorumlarken, postmodern romanın bana uymadığını söylemiştim. Oysa Toptaş sayesinde postmodern romana bakış açım tamamen değişti. Belki de roman anlayışındaki değişime ancak ayak uydurabildim. Olaya dayalı olmayan, entrikalarla okuru bağlamayan, kısacası kullanılan dilin önemli olduğu, imgelerle dolu romanları da beğendiğimi, hatta artık en çok bu tarzı sevdiğimi anladım.

Toptaş bu kitabında postmodern romanın doruk noktasına erişmiş diyebiliriz. Kitapta, eş zamanlı kullanılan iki mekan (şehirdeki ve köydeki berber dükkanı), hayal mi gerçek mi olduğu anlaşılmayan bir köy ve iki farklı zaman var. Ve, berber dükkanlarındaki aynalar karşılıklı konulmuş da bir geçit oluşmuşçasına karakterler birbirine karışmış.

Toptaş’ın , Kayıp Hayaller Kitabı’ ndaki uzun cümlelerin aksine, daha kısa cümlelerle yazdığı bu kitabı, okunması kolay ama hazmetmesi zor bir eser olmuş. Şehirdeki berber dükkanında başlayan birinci bölümde anlatıcının bir roman yazdığı anlaşılıyor. İkinci bölümde köyde açıyoruz gözümüzü ve her şeyin bir iz bıraktığına inanan muhtarla tanışıyoruz. Burada muhtarla ilgili, ipucu olabilecek nitelikte bir cümle var ama ben olayların sonuna bağlayamadım bir türlü. Bundan sonraki bölümler; köydeki berber dükkanı, köy, şehirdeki berber dükkanı şeklinde devam ediyor. Sanırım sıralama sadece bir iki yerde bozulmuştu. Sanırım diyorum çünkü bu iç içe geçişlerden, kayboluşlardan, tekrar ortaya çıkışlardan, köyde yaşanan garip olaylardan, varlık sorgulamasından başım döndü. Son cümleyle de iyice tuhaf bir hale geldi kitap. Acaba böyle bir köy yok muydu? Her şey yazarın bir yüz yıkama süresinde aynaya bakıp kurduğu bir hayalden mi ibaretti?

Yani çırak jilet almaya gidip kaybolmamış, sonra zamanı belli olmayan bir zamanda köydeki berbere, jilet almaya giden çırak gelmemiş, Cıngıl Nuri içi daralıp kendini yollara vurmamış, onun yerine adı yine Nuri olan başka bir berber gelmemiş, Cennet’in oğlu kar neden yağar kar diye köyde dolanıp durmamış ve beline bağladığı bir yılan tarafından boğulmamış, Ramazan’ın başına o tuhaf kaza gelmemiş, bekçi, muhtarın kilitleyip gittiği kapının önünde beklememiş, nereden geldiği belli olmayan bir koku köye yayılmamış ve nihayetinde -asıl mesele- Güvercin kaçırılmamış olabilir mi?

Okuyup öğrenmeye değer bir kitap. Şu ana kadar , varlık- yokluk ilişkisini bu kadar başarılı irdeleyen, somutlaştırma ve benzetmeleri böyle güçlü olan bir kitap okumadım. Yazarın dile olan hakimiyetine zaten diyecek yok. Bir röportajında da , hangi kelime açık heceyle bitiyor, hangi kelime kapalı heceyle diye bir gözümle ölçüp biçiyorum diyerek bu konudaki hassasiyetini ortaya koyuyor.

Böyle bir titizlikle yazılmış Gölgesizler’i okumadıysanız hiç beklemeyin hemen okuyun. Ve bir bakın gölgenize. Gölgeniz var olduğunuzun kanıtıdır, eğer yoksanız gölgeniz de yoktur, gölgesizsinizdir.


6 Kasım 2017 Pazartesi

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

             Kitaplığımda uzun zamandır, belki yıllardır beni bekleyen Puslu Kıtalar Atlası’ na nihayet sıra geldi.Bazı kitaplara ilk birkaç sayfadan sonra, bazılarına yarısında, nadiren de olsa bazılarına son sayfalarda girebilen ben, bu kitaba daha ilk cümlede dahil oldum.
           
            “Ulema, cühela, ehli dubara; ehli namus, ehli işret, ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyanat etmişlerdir ki kun-i Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” İşte bu ilk cümle  etkilenilmeyecek gibi değil.Kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Ezberleme isteği uyandıran bir şiir gibi. Hatta şimdiye kadar okuduğun kitaplar arasında en beğendiğin giriş cümlesini söyle deseniz, kesinlikle bu cümleyi söylerdim. Kitap ilk cümleden kendini sunuyor bize. İlim, bilim, din, argo… Ne ararsan var bende diyor.

            Fantastik mi felsefik mi olduğuna karar veremediğim, iyi kurgulanmış bu roman, masal içinde masal anlatıyor gibi. Ama anlatılan hangi masal belirleyici diye sorarsanız, cevap vermek zor. Kitabın her bölümü farklı bir karakter ve farklı bir olayla başlıyor. Ama tüm olaylar gelip “ varlık” meselesinde birleşiyor.
           
            Düşünüyorum o halde varım diyen Rendekar’ın (Yani Rene Descartes’in, ama Rendekar ismi daha cazip geliyor kulağa) düşüncelerini daha da ileri götürüp, düşünüyorum o halde sadece ben var değilim, düşündüğüm için asıl sizler varsınız fikrine ulaşan, kimin gerçek kimin düş olduğunu sorgulatan Uzun İhsan Efendi’nin yazıp oğluna verdiği kitabın adı Puslu Kıtalar Atlası. Kitabı ruh halime o kadar uygun bir zamanda okudum ki, bunca yıl raflarda beklemesinin sebebi varmış meğer dedim.Var olma üzerine çok kafa yorduğum şu zamanda, düşündüğüm şeylerin ben düşünmeye devam ettikçe var olması fikri çok iyi geldi bana.

            Kitabın karakterlerine bakacak olursak, konudan daha ilginçler emin olun. 3 yaşına kadar yaramazlığından ötürü afyon ruhuyla uyutulduğu için artık hiç uyuyamayan, kendisine daha sonra Efrasiyab diyecek olan çocuk çetesinin ele başı Alibaz,

            Bir kolunda “ ah minel aşk” diğerinde "ve minel garaib” yazan küfürbaz korsan denizci Arap İhsan,

            Bir zamanlar Venedik Balyosunun katipliğini yapmış, içkiye olan düşkünlüğü yüzünden işinden olan ve başına atılan bir kerpeten sayesinde dişçilik yapmaya başlayan, insan vücuduna merak sarıp,cesetler üzerinde çalışan ve bir  anatomi kitabı yazan Kubelik,

            Osmanlı İstihbarat Teşkilatı’nın (teşkilatın yapısı ve gizliliği takdire şayan) başı Ebrehe yani Büyük Efendi ve Ebrehe’nin cehennemden kaçmak için tasarladığı ilginç fikirleri. Burada Ebrehe’nin anlattığı “boşluk”  bana Dan Brown’un Melekler ve Şeytanlar kitabındaki “ karşı madde” fikrini anımsattı.*

            Domuz eti yemeden duramadığı için Hınzıryedi lakabını alan dilenciler kethüdası,

            Kendisine sürekli yıldırım çarptığı için İstanbul’da dolaşması yasaklanan Dertli,
           
            İçtiği özel bir iksirle uyuyup,düşlerinde dünyayı dolaşan ve yaşanılan her şeyi düşlerinde yarattığına inanan Uzun İhsan Efendi ve tüm karakterlerle bir şekilde yolu kesişen, Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin.

            İlk birkaç sayfayı sabırla okursanız, yani yazarın diline alışmak için az bir çaba gösterirseniz, tüm karakterlere, anlatılan olaylara ,anlatma şekline hayran kalacağınız ,sizi farklı düşüncelere yöneltecek, altını çizeceğiniz birçok cümlesi olan bir kitap sizi bekliyor olacak. İyi okumalar.


* Melekler ve Şeytanlar kitabı 2000 yılında, Puslu Kıtalar Atlası ise 1995 yılında yayımlanmıştır. 

17 Ekim 2017 Salı

Akşam Güneşi - Reşat Nuri GÜNTEKİN

Yaklaşık bir aydır başladığım hiçbir cümleyi tamamlayamadım. İlk sebebi bende kalsın ama ikinci sebebi Hasan Ali Toptaş’tı. Her şey Hasan Ali’nin “ en çok hangi yazarı seviyorsanız, yazdıklarınızı sadece o yazar okuyacakmış gibi yazın” önerisini okumamla başladı. O okuyacakmış gibi yazdığım hiçbir cümle içime sinmedi. Yazdım, sildim,yazdım, sildim… Bir kısır döngünün içinde kayboldum sanki. Ve anladım ki, yazdıklarım henüz onun okuyacağı seviyeye erişememiş, ya yazmayı bırakmalıydım ya da bir gün onun beğeneceği bir cümle yazana kadar çalışmalıydım. Ve pes etmemeye karar verdim. Şimdi yazdığım her cümle beni ona götüren bir basamak. Ne kadar çıkabilirim, nerede dururum, nerede düşerim bilmiyorum ama devam etmeliyim. Devam etmeliyim çünkü yazmazsam eksik kalıyorum. Yapmam gereken önemli bir işim var ama bir türlü hatırlayamıyorum duygusu peşimi bırakmıyor.

            Bu ruh halindeyken yeni bir kitap okuyup yorumlamak da istemedim, kendi duygularımla yazarın vermek istediği duyguları birbirine karıştırmaktan korktum. Çünkü her kitabın bir okunma yaşı olduğu gibi, her kitabın bir okunma ruh hali de var. Karamsar bir ruh hali kitabı sıkıcı bulmanıza neden olabilir.Bu yüzden daha önce okuduğum bir kitabı tanıtmak istedim.Ve Reşat Nuri’nin en beğendiğim ikinci kitabında karar kıldım. Birinci sırada Çalıkuşu var tabi ki.

            Akşam Güneşi’nde, kırılgan, naif,arzulardan uzak,saf bir aşkın öyküsü işlenmiş. Ele avuca sığmaz bir asker olan Nazmi, henüz en deli çağlarında yakalandığı bir hastalık yüzünden bir nevi inzivaya çekilir ve derin bir hürmet duyduğu kuzeni Şükran’la evlenerek (M…S) adasında sessiz sakin bir hayat yaşamaya başlar.Tabi bu hayata geçiş süreci de sancılı olur. Ruhu, at üstünde bütün dünyayı dolaşacak,savaştan savaşa koşacak enerjiyle doluyken, malulen emekliye ayrılacak kadar hasta bir bedene hapsolmak Nazmi için kolay olmaz ama insanoğlu nelere alışmıyor ki o da alışır bu sakin yaşama. Hep planlarımız dışında bize sürprizler hazırlayan hayat, Nazmi’yi de bir misafirle alt üst eder. Kitabı okumak isteyenlerin hevesini kaçırmamak adına bu misafirin kim olduğunu söylemeyeceğim.Ama ortalığa dökülmemiş, dile getirilmemiş, kalplerde karşılıklı bir sır olarak kalmış, öyle tabii,sevdiğinin yüzüne bakmak saadetinin kafi geldiği, en güzel haliyle sunulan bir aşkın, usta bir kalemin elinden yüreğinize kazınacağını söylemeden geçemeyeceğim.

            Kitapla ilgili fazla detay vermeyeceğim ama okunması gereken kitaplar listenize gözünüz kapalı ekleyebilirsiniz. Yalnız kitabı satın alacaklara ufak bir tavsiyem var. Satın alacağınız kitabın yayınevine ve sadeleştirilip sadeleştirilmediğine dikkat edin.

            Okuduğum bir kitabı çok beğenirsem muhakkak kütüphanemde bulunmasını isterim. O yüzden halk kütüphanesinden ya da arkadaşlarımdan aldığım kitapların çoğunu sonradan satın almışımdır. Akşam Güneşi’ni de geçen sene birkaç kitapla birlikte sipariş etmiştim. Maalesef hiç dikkat etmeden “Gençler İçin Türk Klasikleri Dizisi” adı altında yayımlanan Akşam Güneşi’ni satın almışım. Kitaplar elime ulaştığında yaşadığım hayal kırıklığını tasavvur edemesiniz. Reşat Nuri’nin 338 sayfa emek verdiği kitabı, gençler okusun mantığıyla 116 sayfaya indirgenmiş. Tam 222 sayfa sadeleştirilmiş!

            Önyargılı olmamak adına bu 116 sayfayı da okudum ve yapılanın bir sadeleştirme değil katliam olduğunu gördüm. Kitabın ruhunu yok etmişler maalesef. Bir Reşat Nuri kitabını anlamayan (ki kitabın arkasında bir sözlük yer almasına rağmen), gençler varsa, çözüm kitabı sadeleştirmek değil, o gençleri kitabı anlayacak seviyeye getirebilmek olmalı. Türk klasikleri sevdirilmek isteniyorsa da bu sadeleştirme işinden bir an evvel vazgeçilmeli. Reşat Nuri’nin kitaplarını seven ve anlayan gençlerimizin çoğalması dileğiyle iyi okumalar diliyorum sizlere.Ha bir de sizin aşklarınız  akşam güneşi kadar kısa sürmesin. Aşklar hep gün doğumları gibi uzun ömürlü olsun.


            Kitapla ilgili şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Akşam Güneşi’ni bitirince dedim ki, bu aşkın sonu nasıl olmalıydı? Bu aşk nasıl devam ederse etsin, nasıl biterse bitsin, hüznünden bir şey kaybedecek miydi acaba? Bazı aşklar nasıl yaşanırsa yaşansın hep buruk, hep iç acıtan bir yanı var. Reşat Nuri ise en saf haliyle bitmesini istemiş. Belki de bu yüzden sonuna bu kadar üzüldüm. Saflığa duyulan özlem beni hassaslaştırdı belki de kimbilir…

15 Eylül 2017 Cuma

Kayıp Hayaller Kitabı - Hasan Ali Toptaş

Kendimi Hasan Ali Toptaş okumaktan alıkoyamıyorum, sanırım tüm kitaplarını okuyana kadar da rahat edemeyeceğim. Kayıp Hayaller Kitabı’nı da okuduktan sonra Toptaş’ın ne bulunmaz bir nimet olduğunu daha iyi anladım.Belki siz okuyunca bambaşka bir kitapla karşılaşırsınız ama ben mükemmel bir kitap okudum.

Toptaş bu kitabında küçük bir kasabada yaşayan Hasan, dedesi ve Hasan’ın arkadaşı Hamdi’nin dedesinin yaşadıklarını anlatıyor. Büyülü gerçekçiliğin tüm özelliklerini barındıran kitap, çoğul anlatıcıya sahip ve kimi zaman anlatıcıları birbirine karıştırabiliyorsunuz. Anlatan Hasan mı şimdi, yoksa dedesi mi dediğim birçok bölüm oldu açıkçası. Çünkü olaylar bir sis perdesinin arkasından gösteriliyor gibi. Önünüzden geçen gölgelerin arasından gerçekleri seçmeye çalışıyorsunuz ama çok da kolay değil bu. Hangi söz gerçek , hangi söz anlatanın hayal gücüne dayanıyor, tamamen bir muamma.

Bazen gölgelerin kişilik kazanmasına, bazen bir mezar taşının, bir asanın konuşmasına, bazen de bir köpeğin insana dönüşmesine tanık oluyorsunuz ve soruyorsunuz:
 Anlatıcı bunları hayal mi ediyor, gördüklerini mi farklı yorumluyor yoksa her şey bir çocuğun rüyasından mı ibaret?

Peki kitapta tam olarak ne anlatılıyor, kitabın konusu ne diyecek olursanız, görünürde;

Elinde, içinde ne olduğu bilinmeyen bir torbayla dolaşan, varlığı da yokluğu da kanıtlanmayan Kevser, Hasan’ın dedesinin Kevser’ e olan aşkı, Hasan’ın babası Hicabi’nin bir türlü yapmaya başlayamadığı ev, yaşanan yoksulluk, kasabaya elektriğin gelmesi…
Ama satır aralarına, görünmeyen kelimelere bakarsanız hem her şeyin hem de hiç bir şeyin anlatıldığını, var olmakla yok olmanın iç içe geçişinin kapısının aralandığını görürsünüz.

            Kitabın sonuna gelindiğinde ise yazar, okurlarını birçok soruyla baş başa bırakıyor, böylece kitap bittikten sonra da okurun anlatılanlarla ilgilenmesini sağlıyor.Okuru aktif hale getirmek böyle bir şey olsa gerek.Zaten Hasan Ali Toptaş, okurun elinden tutup, onu hikayenin sokaklarında dolaştıran bir yazar değil. O size yolu işaret eder, yolda nelerle karşılaşacağınız ise size bağlıdır.


 Kitapları seven herkesin en az bir Hasan Ali Toptaş kitabı okuması gerektiğine inanan kalemucunun beğendiği bu kitabı okumaya karar verirseniz, bol miktarda noktalı virgüllerle arka arkaya sıralanan, bazen iki sayfa süren cümlelere hazırlıklı olun ve Toptaş’ın kitaplarını okurken kelimelerin etrafa yaydığı müziği duymaya çalışın. 

24 Ağustos 2017 Perşembe

Sonsuzluğa Nokta - Hasan Ali TOPTAŞ

Çılgınlığın Ötesi’nden sonra gerilim kitaplarını aratmayan “ Kızım Olmadan Asla” kitabını okudum. Kitapla ilgili düşüncelerimi yazdıktan sonra blogda paylaşmaya fırsat bulamadan Sonsuzluğa Nokta’ya başladım ve önce bu kitabı yorumlamalıyım dedim. Çünkü siz okuyunca ne hissediyorsunuz bilmiyorum ama Hasan Ali Toptaş nedenini tam açıklayamadığım bir şekilde beni kendine çekiyor. Yazmak için verdiği emeği, her bir cümlenin üzerinde uzun uzun düşünüşünü, sanki o yazarken yanındaymışım gibi hissediyorum. Kitaplarını beğendiğim birçok yazar var ama hiçbiri onun kadar cezbetmiyor beni. Onu okurken garip hayaller beliriyor gözümün önünde:
           
            Kendine has karışıklığı içinde düzen bulmuş odasında, masasından eksik olmayan çayı ve sigarasıyla ( belki de kullanmıyordur ama böyle hayal etmekten kendimi alamıyorum) bir defterin başına oturmuş, yanındaki kelime çuvalından bir kelime seçip cümleye yerleştiriyor. Sonra, şöyle uzaktan kelimenin duruşuna bakıyor, cümle kelimeyi kabul etmezse bir yenisini seçiyor. Okuduğum her kitabıyla bir kelime büyücüsünün odasına dalıyorum sanki.

            Bazen de yazdıklarıyla karamsarlığa sürüklüyor beni. Bir onun cümlelerini okuyorum, bir de minik adımlarla ilerlediğim, çoğu kısmı beynimde gezinen karalamalarımı. Cümlelerim yavan, kelimelerim aciz geliyor hep. Onun sırrını düşünüyorum sürekli. Aslında farkındayım. Onda müthiş bir gözlem yeteneği var. Çevreyi ve nesneleri anlatmayı seviyor ama detaylar boğmuyor insanı. Cümlelerini benzetmelerle süslüyor. Öyle benzetmeleri var ki, yarin kaşının hilale benzetilmesi eşiğini çoktan geçmiş anlayacağınız. Birbiriyle bağlantısız görünen kelimeleri uyum içinde birleştiriyor. Sigara dumanını dans eden mavi bir tele, uzun bacaklı sehpaları şahlanmış at sürüsüne, gidenin, son bakışında ortaya çıkan sıkıntıyı, yavrularını peşine takmış bir sokak köpeğine benzetebiliyor.
           
            Ama bu kitapta en çok Meftune’yi, farklılıklarından vazgeçmiş görünerek topluma uyum sağlayabilen gizli bir trompete benzetmesini sevdim. Kitabın ilk sayfalarında yer alan “…trompet olmak istiyorum.” cümlesinin anlamını da ancak sona yaklaştıkça anladım.

            Herkes gibi olamadığı için babasının gölgesinden beyhude kaçmaya çabalayan Bedran’ dı bu cümle. Bedran, aslında ismi ilk sayfalarda bize göz kırpan ama kitabın yarısına gelince,ismini ilk kez duyuyormuşuz hissi veren kahramanımız. Okuduğum kitaplarda kahramanın ismini hemen öğrenmemek hatta bazen hiç öğrenmemek ilgi çekici geliyor bana. Başlangıçta verilmeyen isim, sanki kahramanın replikleriyle, duygularıyla ortaya çıkmaya başlıyor. Kahraman kendini anlattıkça, biz onu tanımaya başladıkça  harfler de yan yana gelip ismini oluşturuveriyor.Bazen de o harfler hiç yan yana gelmiyor.Biliyorum sözü çok uzattım ama konu Hasan Ali Toptaş olunca söylemek istediklerim bitmiyor.

            Kitabın konusuna gelecek olursak:
            Şoför olan babasının izinden gitmek istemediği için (burada yine kendini gerçekleştiren kehanetle karşı karşıyayız) evden ayrılan Bedran’ı anlatıyor yazarımız. Bedran’ın hayatı bir puzzle gibi, zamanla, parçalar birleştikçe anlam kazanıyor, gözümüzde canlanabiliyor. Yani öyle hemen sunulmuyor önümüze. Yazar belki bizi meraklandırmak için belki de  başka türlüsü Bedran’a uymayacağından, geçmişle bugün arasında dolaştırıyor bizi.Geçmişten bir parça, bugünden bir parça. Birleştirince ortaya çıkıyor Bedran. Bir kaza sonucu yatağa hapsolan Bedran’ın başına geleni en sona saklıyor. Öğrenci evinde bir süre birlikte yaşadığı İsvan’a olan tutkusunu ise havada bırakıyor. Ne tutabiliyoruz ne yok sayabiliyoruz. Gülderim’in yani karısının bir gün yatalak bir adama bakmaktan sıkılıp gideceğini düşünerek geçirdiği günlerinde, geçmişe dönüşleri seriyor önümüze.
           
          Peki Gülderim gidiyor mu? Yatağa bağımlı Bedran nasıl kalkıp evdeki tabancayı alabiliyor? Tabancayı neden saklıyor? Kim için? Aslında önemli olan bu soruların cevapları değil. Önemli olan, herkes gibi olamayan Bedran’da, hepimizin, herkes gibi olamama sorununu ortaya koyan yazarın, böylece yaşadığımız çağın en büyük sıkıntısına, kimlik arayışına el atmış olmasıdır. Toplum kim olduğunu bulmaya çalışan insanlar yumağı artık.


Kitabı okuduğunuzda belki siz benim bulduğumdan da fazlasını bulursunuz. Belki unutamadığınız bir anıyı, belki korkularınızdan bir tutamı, belki şehvetten bir parçayı, belki de içinizdeki hayvanın ayak izlerini…

8 Ağustos 2017 Salı

Çılgınlığın Ötesi - Stephen KING

Beynimin kıvrımlarında dolaşan cümleler bütünlük arz etmiyor bir süredir.Sanki zamanda sıçramalar yaşıyorum.Aynı zaman dilimine ait iki cümlem yok gibi.Neden şimdi hatırladığımı anlayamadığım binlerce anı…Kimi çocukluğumdan, kimi üniversite yıllarından, kimi de daha yakın bir zamana ait. Hepsi bir araya gelip, sıralarını bile beklemeden beynime üşüştüler. Peki hangi anı daha çok acıtıyor? Bilemiyorum.

            Böyle bir ruh halindeyken başladım Selim İleri’nin Yarın Yapayalnız kitabına. Handan Sarp’ın sayıklamaları kendi sayıklamalarıma karıştı bir anda.Yazar yarattığı kahramana adeta bir ruh üflemişti.O denli gerçekti.Öyle ki Handan Sarp’ı gerçek bir opera sanatçısı zannettim.Ama Handan Sarp’ın karamsarlığını kaldıramayacak bir psikolojideydim ve okumaya hazır olduğumda devam etmek üzere kitaba ara verdim.Yarım bıraktım demeye dilim varmıyor aslında. Çünkü kendimi ihanet etmiş gibi hissediyorum.Handan Sarp’a, yazara,edebiyata, kelimelere ve kendime…

            Bu psikolojiden kurtulmak için ne yaptım dersiniz.Tabi ki tek sığınağıma, Çalıkuşu’na koştum. Ancak Feride’nin sonunda mutluluğu yakaladığını okumak beni kendime getirebilirdi.

            Sonra,kendi kitaplığımdan uzak bir şehirdeyken, Stephen King’in  Çılgınlığın Ötesi kitabıyla karşılaştım. Stephen King daha önce okumadığım bir yazardı. King ‘in yazdığı Yeşil Yol’ u sinemada seyretmiş ve çok beğenmiştim ama bu beğeni senaryonun etkileyiciliğinden mi kaynaklanıyor yoksa oyuncuların ve yönetmenin performansı yüzünden mi karar verememiştim. Zira Tom Hanks’in oynadığı tüm filmleri sevmişimdir.

            Yani kısacası ilk kez bir korku- gerilim kitabı okudum. Başlarken dedim ki, kelimeler beni üzebiliyor, mutlu edebiliyor, ağlatabiliyor, kalbimi sıkıştırabiliyor ama peki korkutabilir mi, adrenalin seviyemi yükseltebilir mi? Kitabı bitirdiğimde sorularıma yanıt buldum ve kelimelerin gücüne bir kez daha şahit oldum.

            Kitabın orijinal adı Rose Madder. Ama Çılgınlığın Ötesi oldukça uygun bir isim olmuş. Çünkü yazar sınırları zorlayan bir hikaye sermiş önümüze. Kocasının işkencelerine 14 yıl katlandıktan sonra, çarşaftaki tek bir kan damlasının etkisiyle evden kaçmaya karar veren Rose McClendon Daniels’in var oluş mücadelesini,sıradan bir hayata dönebilme çabasını anlatıyor yazar. Kocasından işkence gören bir kadının korkularını kelimelerle hissettirebiliyor. Öyle sahneler anlatıyor ki zihninizde canlandırmak bile istemiyorsunuz.

            Gerçek hayatta karşılaşılan bir vakayla başlayan yazar, yola olağanüstü olaylarla devam ediyor. Rose’u adeta kendine çağıran, başka dünyaya açılan garip bir tablo, Norman ‘ ın ( Rose’un kocası) yüzü haline gelen bir boğa maskesi, tablodaki kadının tüyler ürpertici yardımları, bir polis olan Norman’ın fazla gelişmiş önsezileriyle, karısını bulmak uğruna karşısına çıkan insanları öldürürken uyguladığı vahşet, aksiyon filmlerini aratmayan bir kovalamaca, ödenen bedeller ve aşk, çorak bir toprakta bile yeşermeye çalışan çiçekler gibi, olmadık yerde, umulmadık zamanda karşımıza çıkan o müthiş duygu…

            Bana iki günde , hele ki mutfak- salon arasında sıkışıp kaldığım bir zamanda böyle adrenalin dolu anlar yaşatabildiği için yazarı tebrik ediyorum. Siz de bu yaz sıcağında evde kapalı kaldıysanız, hayatınızda heyecan istiyor ama eviniz yeterince aksiyon dolu değilse, bu kitap tam ihtiyacınız olan şey.

            Stephen King ciddi bir hayran kitlesine sahip.  Ve yazarın bu kitaptan daha çok beğenilen kitapları mevcut. Özellikle Kara Kule serisini ben de ilk fırsatta okumayı planlıyorum.
           
            Bu kitabı okuyunca anladım ki arada bir çizgimin dışına çıkabilirim. Kim bilir belki de farklı türler okumak farklı pencereler açar bana. Ama yine de önceliğim korku-gerilim-aksiyon kitapları değil. Böyle söylüyorum ama şuan yeni başladığım kitap Stephen King ‘i aratmıyor. Elimdeki kitabı da bitirdikten sonra özüme dönüş yapacağım. Güvendiğim, beni hayal kırıklığına uğratmayacağına emin olduğum bir yazarın, kendi yarattığı dünyasında bir süre beni hapsetmesine izin vereceğim. Bu denli güvenebilmek de ancak edebi dünyada oluyor. O yüzden yaşasın Edebiyat!