29 Aralık 2018 Cumartesi

Sönmüş Yıldızlar - Reşat Nuri Güntekin


       21 kısa hikayeden oluşan “Sönmüş Yıldızlar” kitabını bitirdiğimde aklıma ilk gelen Yeşilçam filmleri oldu. Siz sever misiniz bilmem ama bizim evde Yeşilçam filmleri oldukça revaçta. Cuma ve cumartesi geceleri izlediğimiz filmlerden biri mutlaka Türk filmi olur. Kızımızı da alıştırdık. 7 yaşında ama Zeki Müren’in Kırık Plak filmini sevecek, sürekli Mavi Boncuk şarkısını dinlemek isteyecek kadar Türk filmi hayranı artık. :)
İzlediğimiz filmlerin çoğunda arka plandaki İstanbul’un sakin haline, evlerin arasındaki arazilerin genişliğine bakıp, zamanın şehirleri nasıl etkilediğine tanık oluruz. Yanlış anlaşılmalar sonucu ayrılan aşıklara üzülür, kavuştuklarında onlarla birlikte  mutlu oluruz. Yeşilçam bizi aşkların temiz, saf olduğu zamanlara götürür her defasında.
İşte Reşat Nuri de bende aynı etkiyi yaratıyor. Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Kızılcık Dalları...Hepsinde huzur buldum.Tabi en çok Çalıkuşu beni etkilemiştir ama bu hikayeler de sanki küçük birer Çalıkuşu etkisi yarattı.

       Kitabın ilk 6 hikayesi mektup şeklinde, (En sevdiğim türdür mektup. Çünkü yazar tamamen başka bir kişiliğe bürünür ve tüm duygularını açar bize.)10’u tiyatro, oyun tarzında yazılmış.
Tüm hikayelerin ortak noktası kadın erkek ilişkilerini konu edinmiş olması. Gözyaşları, evlilik kararları, hayal kırıklıkları ile dolu bu hikayeleri siz de benim kadar beğenerek okursunuz umarım. Hikayelerin hepsiyle ilgili tek tek bilgi vermek yerine, en beğendiğim iki tanesini sizinle paylaşayım. Bakalım sizin beğenileriniz benimkiyle aynı olacak mı?

Nisan Güneşi

       Sanırım beni en çok etkileyen hikaye buydu. Tüm hikayelerin genelinde bir karamsarlık, kasvetli bir hava var aslında ama bu hikayenin karamsarlığı bittikten sonra başlıyor benim için. Hikayeyi bitirdikten sonra da hala kahramanları kafamda yaşattığım için de diğer hikayelerden bir adım öne çıktı kalbimde. Kudret Bey ile Feridun Bey’in 30 sene öncesine dayanan hikayesinde öyle bir gönül kırgınlığı var ki, düşünün kitap yazılalı neredeyse 100 yıl olmuş ben hala Feridun Bey’e üzülüyorum.

       Kudret Bey’in Feridun Bey’e söylediği küçük bir yalan, Feridun Bey’in bir ömür mutsuz olmasına, tüm hayatını yalnız geçirmesine neden olur. Üstelik gerçekleri hiçbir zaman öğrenemez. Kudret Bey ise söylediği yalanın açtığı yaraları fark etmeden geçirir yıllarını. Öğrendiğinde ise artık yapacak bir şey kalmamıştır. Düşünsenize birine bir yalan söylüyorsunuz, ufacık, zararsız zannettiğiniz. Sizin yalanınız, karşınızdakinin en acı gerçeğine dönüyor birden. Bir ömrü, gerçek zannettiği bir yalan uğruna heba ediyor. Ve yazarımız da söylenen sözlerin telafisi olmayan yaralar açabileceğini, çok beğendiğim o naif diliyle kalbimize kazıyor.

Sevda ve Mantık

       Gençliğini kitaplara vakfetmiş olan Feridun, kendisiyle evlendirmek istedikleri kızla mutlu olup olamayacaklarını anlamak için, genç kıza sorular sorarak, onun “mizaç ve temayülatı” hakkında tetkik yapmak ister. Saniha’ nın vereceği cevaplara göre evlenip evlenmeyeceklerini açıklayacaktır. Saniha’ya evlendikten sonra nasıl yaşamak istediğini, eşinin servetinin ne derece olmasını düşündüğünü, eşinin hangi meslekten olmasını istediğini sorar. Aldığı cevaplarla anlar ki, Saniha’nın hayallerindeki eş adayının kendisi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ama Saniha’nın son sözü her şeyi değiştirir. Saniha der ki;

       “Birbirine iki süt damlası gibi benzeyen iki genç kız tasavvur ediniz... Bunlardan birisi sizi servetiniz, şöhretiniz, vadedeceğiniz parlak hayat, çehreniz, zekanız için istiyor, öteki sizi bu bahsettiğiniz meziyetlere malik insanların hepsine tercih ediyor... Siz, bu ikinciyi tercihte tereddüt edecek kadar kalpsiz ve az zeki misiniz?”

       Sizce Saniha haklı mı? Tüm hayallerinizin tam aksinde biriyle bir ömür geçirmek, sevdanın bir nişanesi midir? Yoksa bir ömür çekilecek mutsuzluğun akılsızca atılmış ilk adımları mı?
Sevda ve mantık iki ayrı kefeye koyulursa hangisi ağır çeker? Hem var mıdır bunu ölçecek kadar hassas bir terazi? Ya da hayallerindeki insana sevdalanamayan bahtsızların , sevdalandıklarını hayal etmekten başka çareleri yok mudur? Veyahut sevda var mıdır ki biz onu bir de mantıkla karşılaştırabilelim. Kalbinizi paramparça edenlere duyduğunuz şeyse sevda, varsın olmasın. Kapatalım kalbimizi. Kilit vuralım.Almayalım kimseyi içeriye. Olur da nereden geldiği belli olmayan bir ok gibi saplandıysa, o çıkıp gitmeden önce siz zorla sökün, kalbinizi parçalamak pahasına çıkarın o oku. İzinin acısı bir ömür yeter zaten.

       Neyse ben daha fazla dibe sürüklenmeden başka bir hayata yelken açayım. Bu kez yolculuğumda Buket Uzuner eşlik edecek bana. Tabiat dörtlemesinin üçüncü kitabı Hava ile karşınızda olacağım. İyi okumalar.