16 Aralık 2020 Çarşamba

Balon Çobanı - Çağdaş Balıbey

 

Kitap yorumlarında en çok eleştirildiğim konu yazılarımda hemen kitaptan bahsetmeye başlamamak. Hatta 1000kitap sitesinden bir arkadaş lafı ne kadar uzatıyorsun direkt yoruma başla demişti.

Oysa kitap hakkında yorum yazmak kitabın özetini yazmak değil ki benim için. Kitabın bana hatırlattığı anıları, kitabı okurken nasıl bir ruh hâlinde olduğumu, kitaba başlama sürecini anlatmazsam yorumum eksik kalmaz mı? Ama sanırım bu konuda sadece ben böyle düşünüyorum. O yüzden bundan sonra sadece kitabın içeriği hakkında bilgi edinmek isteyenler için not düşeceğim galiba. İkinci paragraftan başlayın gibi. ☺

Şimdi gelelim Balon Çobanı’na. Kitabın pdf hâlini okumuş ve ham hâlini görmüş olmanın ayrı bir yeri var bende ama pdf olarak on kez de okusam kitap hâline geldikten sonraki sayfaları çevirme hazzımı hiçbir şeye değişmem.  

Balon Çobanı beni şaşırtan bir kitap oldu doğrusu. Yazarın hayal gücünü ve kitabın giriş kısmındaki Pi diyarını göz önüne alınca fantastik bir dünyaya ya da bir bilim kurgu romanına geçiş yapacağımı düşünmüştüm. Hâlbuki yazar yaşadığımız dünyanın gerçeklerini bir tokat gibi yüzümüze indirmeyi planlıyormuş.

Kendimi önce bir bebeğin dilinden ana rahmine düştüğü andan itibaren yaşadıklarının ortasında buldum. Sonra da gözümü Suriye’de açtım.

Abdad ve ailesinin Suriye’de yaşadıkları, birçok Suriyelinin başına gelen yürek burkan cinsten. Özellikle olayların yaşanmış olabileceğini bilmek daha da etkiliyor insanı.

Yazar başta olduğu gibi kitap ilerlerken de şaşırtmaya devam ediyor bizi. Abdad’a üzülürken onun geçmişindeki sırla alt üst oldum. Bazen insan karar veremiyor, kim neyi ne kadar hak ediyor diye. Gerçekte de böyle değil mi? Bir gün göklere çıkaracak kadar haklılığını savunduğumuz bir insanla ilgili öyle detaylar öğreniyoruz ki yerin dibine batsın istiyoruz. Ben de Abdad konusunda kararsız kaldım. İnsanların geçmişte yaptıkları hatalarıyla bugünlerini yargılamak haksızlık mı? İşlenen bir hata değil de suçsa hiç de haksızlık olmuyor. Ama karısının ve kızlarının yaşadıklarını okudukça savaş kadınları daha çok yaralıyor diye düşündüm. Erkeklerin sadece bedeni ölüyor oysa kadınların önce ruhları sonra bedenleri…

Kitabın ikinci kısmı olan Suriye bölümü, savaşın bir ülkede nasıl bir tahribat yarattığını ortaya koyuyor. Sağ olsun yazar da adeta bomba atılan sokaklarda bir köşede oturmuş olanları izliyormuşcasına ayrıntılarıyla anlatmış her şeyi.  Bu yüzden de tebrik ettim yazarı açıkçası.

İkinci bölümden sonra yine baştaki “bebeğimize” dönüyoruz.  Peki bu bebek kim dersiniz? Mersin’deki yetiştirme yurdundaki bu bebeğin Abdad ve ailesiyle ne ilgisi var? Ve bu bebek sıradan bir bebek midir acaba?

Yazarın olayları en baştan bir kronolojik sırayla vermemesi yani bu zamanda atlayışlar, geri dönüşler benim en çok keyif aldığım anlatım tarzı. Okurken keyif aldığım bu kitabın bir an önce devamını da bekliyorum. Umarım siz de benim kadar seversiniz. İyi okumalar…