31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.


23 Ağustos 2019 Cuma

Gözyaşı Şişeleri

Her gittiğim müzede en çok ilgimi çeken şey gözyaşı şişeleri olur. Bu resimdeki şişeler Hierapolis Arkeoloji Müzesi’nden.

Bu şişeler hakkında birden çok rivayet var:

Kimilerine göre; birbirinden ayrı düşen sevgililer, evlatlarından uzak kalan anneler, onlar için döktükleri gözyaşlarını bu şişelere koyarlarmış. Kavuştukları zaman da onlara hediye ederlermiş. Bir mücevher kadar değerliymiş gözyaşı şişeleri.

Kimilerine göre ise, sevdiklerini kaybedenler, ölenin değerini göstermek için gözyaşlarını bu şişelere akıtıp mezara koyarlarmış. Bir süre sonra ölü canlandığında ne kadar önemsendiğini anlayıp sevinirmiş.

Bu şişelerin sembolik olduğunu, içinde gözyaşları olmadığını söyleyen de var. Sebebi ne olursa olsun, çok narin bir eşya gözyaşı şişeleri.

Peki şimdi neden yok bu şişeler?

Gözyaşlarımız minicik bir şişeye akıtılacak kadar çok olmadığı için mi? Belki de sadece gerçek gözyaşları lazımdır bu şişeler için.

Şimdiyse öyle çok yalandan üzülüyoruz ki…
Bugün çocuğunun gözü önünde öldürülen bir anneye üzüldük. O kadar çok üzüldük ki, olay yaşanırken video çekmeyi unutmadık. Hemen telefona sarılıp bol hashtagli paylaşımlar yaptık.

Bugün bitti…
Yarın başka bir şeye daha üzülürüz, gözlerimizde bir damla yaş olmadan.

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra dedim ki, yahu böyle yazdın kalemucu ama gerçekten üzülen , gözyaşı döken insanlar hiç mi yok, herkesin mi üzüntüsü sahte? Elbette vardır ama ben gerçeğiyle sahtesini ayrıt edemiyorum artık, sevginin de acının da.  

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini


Uzun zaman kitap bloglarını, sosyal medyadaki kitap grup sayfalarını meşgul etmiş, hakkında birçok şey yazılmış, neredeyse söylenecek bir şey kalmamış bir kitap Uçurtma Avcısı. Ben de bu kitabı yıllar önce okumuştum aslında. İlk okuduğumda da özellikle son sayfalarında gözyaşlarımı tutamamıştım. Ama bu kez satır aralarındaki Amerika propagandası daha bir gözüme battı. 8 milyondan fazla okunmasında ve hem 2006 hem 2007 de Penguin/ Orange Readers’s Group Ödülü’nü almasında bu propagandanın etkisi ne kadar acaba?

Neyse ben yine de uslu bir okur(!) olup, edebiyatın kirli yüzüne değinmeden kitabı kısaca tanıtayım.
1975 yılında Afganistan’da başlayan hikayede biri peştun biri hazara olan iki çocuğun yaşamı anlatılırken, Afganistan’ın uzun yıllar süren çalkantılı tarihi de aktarılıyor.

Varlıklı bir ailenin oğlu Emir ile onların hizmetine bakan Ali’nin oğlu Hasan… Başlangıçta tek ortak yazgılarının annesiz büyümek olduklarını düşündüğümüz iki arkadaşın sonu yürek parçalayan, iç içe geçen kaderleri okuyanı teslim alan bir akıcılıkla yazılmış.

Bir ayıyla bile güreştiği söylenen babasının aksine, sadece kitaplarla ilgilenen, öyküler yazan bir çocuktur Emir. Emir’in tek isteği babasının gözüne girmektir. Hasan ise Emir’e sonsuz bir sadakat duygusuyla bağlıdır.  

12 yaşına kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaşın kaderleri, uçurtma yarışına katıldıkları gün, Emir’in, Hasan’ın başına gelen felakete seyirci kalmasıyla alt üst olur. Yazarın da dediği gibi bazen bir günde olanlar tüm yaşamın belirleyicisi olur. Bu olaydan sonra kitapta zaman biraz hızlı akar, ülkenin siyaseti allak bullak olur ve 1980 ‘lere geliriz. Emir ve babası Amerika’ya giderler.

Bu bölümden sonra Emir ve babasının Amerika’daki yaşamı anlatılır ama bence burada biraz yazar Amerika’ya iltimas geçmiş. Bir Afgan’ın Amerika’da yaşayabileceği muhtemel sorunlara değinmemiş. Daha çok özgürlükler ülkesi olarak anlatmış Amerika’yı. 

Emir , orada Afgan bir kızla evlenir. Geçmişini bilinç altına iterek sıradan bir hayat yaşamaya çalışır.
Ta ki babasının yakın dostu Rahim Han’dan bir mektup alana kadar. Kader, Emir’in yönünü tekrar Afganistan’a çevirir. Yıllar önceki ihanetinin kefaretini ödemek zorundadır. Afganistan’a gider ve Hasan’la nasıl bir ortak yazgıları olduğunu acı bir şekilde öğrenir. Özellikle bu son kısımlarda gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Kitabın oldukça etkileyici bir sonu var. Özellikle Hasan’ın oğlunun intihar sahnesi beni çok sarstı.

Şimdi gelelim yazarın diğer kitabı Bin Muhteşem Güneş’e.

Adını Saib-i Tebrizi’nin,
Bu kentin ne çatısının aydınlatan aylarını sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi” dizelerinden alan kitap Uçurtma Avcısı gibi Afganistan’ın aynı dönemini anlatıyor. Bu kez kitapta iki kadın kahraman var. Maalesef olaylar kadın ekseninde yazılınca, yaşananlar daha trajik oluyor. 1960’larda başlayan kitapta, evlilik dışı bir çocuk olan ve annesiyle küçük bir kulübede yaşayan Meryem’i tanıyoruz önce. Meryem’in kendinden yaşça büyük Raşit ile evlendirilip Herat’tan Deh-Mazang’a taşınmasıyla, Leyla ile hayatları kesişiyor.

Bu kitapta Afganistan’ın siyasi tarihine daha çok değinilmiş. Zahir Şah’ın devrilmesi, Davud Han’ın öldürülmesi, ülkenin adının Afganistan Demokratik Cumhuriyeti olarak değişmesi ama demokratikliğin maalesef sözde kalması, Sovyetler'in Afganistan’a girişi, Sovyetler'in çekilmesi ama ülkedeki iç savaşın devam etmesi…

Ülkelerin tarihini böyle liste halinde sıralayınca yaşananlar yeterince anlaşılmıyor. İşte bu yüzden edebiyat şart. En büyük arzusu okumak olan Leyla’nın atılan bir bombayla annesiz, babasız , geleceksiz kaldığını, ders kitaplarının başında olması gerekirken, kendinden yaşça büyük, üstelik evli bir adamın ikinci karısı olmak zorunda kaldığını, atılan bomba yüzünden arkadaşlarının parçalanan uzuvlarına şahit olduğunu, sevdiği adama kavuşmanın hayalini bile kurmaya gücünün yetmediğini, gün gelip giydiği burka yüzünden onu tanıyanların olmamasına sevinecek hale düştüğünü, sevmediği bir adamdan doğuracağı çocuğu nasıl bağrına basabileceği duygusuyla mücadelesini, Meryem'in hayal bile kurmadığı küçük dünyasını, bir kadının ruhunun nasıl öldürüleceğini, kısacası savaşın ve sözde demokratik ve sözde dini  idarelerin hayatları nasıl cehenneme çevirdiğini anlamamız için olayları roman kahramanlarının başından geçiyor gibi okumak şart ama bu kahramanların hayali olmadıklarını aklımızın bir köşesine yazarak okumalıyız. Çünkü Afganistan’da Leylalar, Meryemler gerçek.

Ben bu iki kitabı da beğenerek okudum eğer kısa bir kıyaslama yapacak olursak;

Uçurtma Avcısı’nın sonları daha duygu yüklü ve okuru kendine bağlıyor.
Bin Muhteşem Güneş her satırıyla savaşa lanet okutuyor. 
Uçurtma Avcısı’nın bir kısmı Amerika’da geçtiği için savaşın izlerini bir nebze daha az hissediyoruz.
Bin Muhteşem Güneş’te ise tüm olaylar savaşın içinde geçiyor. Yaşanan kıyımlara daha çok tanık oluyoruz. Kadınların hayatını zorlaştıran yönetimin daha çok farkında oluyoruz.

İki kitabın ortak noktalarından biri ise yetimhane müdür Zaman. Önce Bin Muhteşem Güneş’i okursanız, Uçurtma Avcısı’nı okurken, Emir’in Hasan’ın oğlunu aradığı yetimhanede her an Leyla ile Meryem karşınıza çıkacak, bir köşede Tarık, Leyla'yı izleyecek gibi gelebilir size de. Bu ayrıntıyı da beğendim açıkçası.

Şimdi  ise elimde Nobel ödüllü bir  yazarın kitabı var. Bakalım ödülü hak etmiş mi? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.



8 Ağustos 2019 Perşembe

Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar


Halide Edib Adıvar’ın 1936’da yazdığı 80 sayfalık kısa bir roman olan Yolpalas Cinayeti, Şişli’de Yolpalas Malikanesi’nde geçer. Halide Edib’in pek bilinmeyen bu kitabında katil baştan bellidir. Yazar sıradan bir polisiye roman yazmamış, polisiye kitaplarının cazibesi olan katili bulma oyununu baştan reddetmiş, okurun yüzünü bambaşka bir yöne çevirmiştir.

Evet katil bellidir ama kitabın asıl sorusu; bu cinayetin neden işlendiğidir. “Serveti altı rakamdan fazla sayıyla gösterilen” Saltabaşların evinde gerçekleşen cinayet tüm halkın da ilgisini çekmiştir.
Saltabaşların oğullarının dadısı Nadire nam-ı diğer Akkız, şoför Mükerrem’i öldürür , bayan Salatabaş’ı da yaralar. Neden öldürdüğü sorusuna verdiği cevapla, aklının yerinde olmadığına mı, yoksa numara yaptığına mı hükmetmek gerekir Nadire’nin?

Akkız’ın avukatlığını ise Murat Saltabaş’ın yeğeni Rıfkı yapar. İstanbul’un yüksek sosyetesinde başlayan roman, bir aşk hikayesi gibi görünür. O dönem İstanbul’unun kalbur üstü insanlarını anlatır öncelikle yazar. Fakir bir aileden gelen Sacide’nin aniden hayal bile edemeyeceği zenginliğe kavuşmasıyla yaşadığı değişimi, zengin-fakir çatışmasını, yeterli olgunluğa erişmemiş insanların, çabalamadan elde ettiği zenginlikle nasıl bir kişilik değişimi yaşadığını anlatır Halide Edip.
Sacide’nin kavuştuğu zenginliği herkese gösterme merakının ön plana çıkarıldığı kitapta, cinayetin sebebini  mahkemeyi izleyen herkes de bu minvalde düşünür. Oysa şık giyimli kadınların içinden geçip bambaşka bir yola çıkarır bizi yazar.

Yazarın asıl hedefi katilin masumiyetini kanıtlamaktır. Akkız bir cinayet işlemiştir ama cinayetin sebebi onu masum mertebesine sokmaya yetecek midir? Dayısının karısını yaralayan, şoförünü de öldüren bir katili savunan Rıfkı’nın sayesinde öğreniriz tüm gerçekleri. Ayrıca yazar hem toplumsal hem bireysel sorunları da önümüze serer.

Velhasılıkelam, yazıldığı yıla bakıldığında, yenilikçi bir yaklaşımla yazılmış, “öncü” niteliği taşıyan bir kitap var ortada.

Can Yayınları’ndan  okuduğum 2008 baskısında, sadeleştirme yapmak yerine kullanılan kelimeler için dipnot kullanılmasıyla da benden tam not alan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.

Polisiye türünü, edebiyatta nereye koyacağını bilemeyen okurlar özellikle okumalı. Unutmayalım iyi polisiye iyi edebiyattır. Ayrıca, kitabın sonundaki Selim İleri’nin son sözünü okumayı da ihmal etmeyin. Bir sonraki kitapta buluşmak üzere, kitapla kalın.