9 Nisan 2021 Cuma

Koca bir boşluk...

Kime, niye olduğunu bilmediğim kırgınlık, elinde silgisi, ben yazdıkça siliyor kelimelerimi. Zaten bir araya gelip bir cümle de edemiyorlar artık.

Bir başarısızlık hissi de peyda oldu kırgınlığın yanına ki her şey boşuna dedirtiyor.

Kelimelerim var olmak için bir sebep bulana kadar yokum artık.

İçimdeki o "değmez" hissi bu cümleleri de yutmadan...

27 Ocak 2021 Çarşamba

Bir Ömür Nasıl Yaşanır? - İlber Ortaylı

 


    2020 'nin bizde bıraktığı plan yapmanın boşunalığı hissine inat 2021’in ilk kitabı hayatımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini anlatan “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” olsun.

    Öncelikle İlber Hoca’nın konuşmalarını düşünüp bu kitabı anlar mıyım acaba demeyin. İlber Hoca’nın kitapları konuşmalarından daha anlaşılır emin olun. Yani kitabın dili oldukça akıcı zaten soru cevap şeklinde ilerlediği için daha da rahat okunuyor.

    Kitabı okuyunca dedim ki, söyle Kalemucu, bu kitabı 20’li yaşlarda okusaydın (tabii yazılanları içselleştirseydin) bambaşka bir hayatın olur muydu?

    Okuduğum kitaplar konusunda pek bir şey değişmezdi ama mutlaka en az bir yabancı dil öğrenir ve daha çok gezerdim. Çünkü İlber Hoca’nın da dediği gibi yaş ilerledikçe öğrenme hızı yavaşlıyor. Genç bir beyin daha hızlı öğreniyor. Yine de 40’ıma yaklaştığım şu günlerde ikinci bir üniversiteyi okuyarak beynimi daima öğrenmeye açık tutmaya çalışıyorum. Ama İlber Hoca’nın dediğinin aksine ben geceleri çalışıyorum. Oysa Hoca sabah çalışmanın daha verimli olduğunu söylüyor. Tabii İlber Hoca’mız evde kadına yüklenen işlerin sabah çalışmaya zaman bırakmadığını, çoğu kadının ancak evdeki herkes uyuduktan sonra kendine vakit ayırabildiğini pek dikkate almıyor sanırım.

    İlber Hoca kitabında edebiyattan müziğe, şehirlerden sinemaya, mimariden tiyatroya, operaya kadar birçok konuda ışık tutuyor. Kitabın özü; eğer dolu dolu bir yaşam istiyorsanız disiplinli olacaksınız. Kaytarmak, tembellik yapmak yok yani. Bir şehri gezerken de bir derse çalışırken de planlı- programlı olmak şart.

    Hoca'nın bazı konularda çok katı olduğunu düşünsem de geçmişe bakınca haklı olduğunu görüyorum. Mesela 25 yaşından sonra eğitim olmaz artık eser vermek gerekir diyor. 35’li yaşlara kadar birçok eser vermiş kişileri örnek gösterip “Adamların hayatının bittiği yerde bizim çocuklar halen bir şey öğrenmeye çalışıyor, hayata atılamıyorlar. Çok açık ki yanlış ve verimsiz bir çizgideyiz, “ diyor.

    25 yaşına kadar yaptıklarını anlatıp pişmanlıklarını dile getiriyor. “Bugünkü aklım olsaydı ABD’de  ve Avrupa’da okuyarak vakit kaybetmezdim. Ortadoğu’da, İsrail’de okurdum,” diyor ki İsrail üniversitelerinin Batı’dan daha iyi olduğunu bilmiyordum.

    25-40 arasını ise restorasyon çağı olarak tanımlıyor. Son fırsat bu, eksiğini gediğini kapat diye uyarıyor. Ben şimdi son fırsatın bittiği yerdeyim. Eksik çok…. Peki ne yapalım? 40 olduk diye bırakalım mı öğrenmeyi? Tabii ki İlber Hoca böyle bir şey demiyor. O ideal olanı, olması gerekeni söylüyor.

    Özetle İlber Hoca’ya göre:

-              -En az bir yabancı dil öğrenin ( kendi dilinizi mutlaka ama mutlaka çok iyi bilin)

-              -25 yaşına kadar dolu dolu yaşayın; farklı şehirler farklı ülkeler görün. Tabii bu ülkeleri de ağzınız açık dolaşmayın.( İlber Hoca böyle kaba bir şekilde söylemiyor tabii ki, yeni bir şehre yeni bir ülkeye gittiğinizde, uyumadan sürekli gezin, sokaklarda dolaşın, mimarisini fark edin, müzelerini mutlaka görün şeklinde söylüyor.)

-            -Eğitim en iyi müzik, matematik, filoloji ve sporla olur. Kalkınmak isteyen ülke bunlara önem verir.  "Bir toplum müzik ve matematikten anlıyorsa insanlıkla irtibat kurabiliyordur, dünyalı olmuştur.”

İlber Hoca’nın gözünden:

Ne İzlemeli?

    İtalyan yönetmen, Luchino Visconti’nin II Gattopardo ve Lanetliler’i öneriyor..  Yönetmenin iyi bir tarih bilgisi ve buna uygun ekibi olduğunu söylüyor.

    Yine bir İtalyan olan Pasoli’nin Decameron filmini izleyin ve farkı görün. “ Tarih o rengârenk Hollywood filmlerindeki gibi anlatılmaz; tarihi filmler öyle çekilmez,” diyerek Amerikan sinemasına gönderme yapıyor.

    Ayrıca Polonya’dan Andrzej Wajda ve Maceristan’dan Istvan Szabo’yu da öneriyor.

    Bizden ise; Lütfi Akad, Halit Refiğ’e dikkat çekip özellikle “Teyzem” filminin çok enteresan olduğunu söylüyor.

    İran sineması ve İran tiyatrosundan da bahsediyor. Hatta İran’ın tiyatroda da iyi olduğunu özellikle tercümeyi çok iyi becerdiklerini söylüyor.  Ben İran edebiyatını daima sevmişimdir ama tiyatro ve sinema konusunda çok iyi olduklarını fark edememişim demek ki.

Ne Dinlemeli?

    İlber Hoca’yla burada yollarımız tamamen ayrılıyor. O klasik müzik seviyor. Mozart, Beethoven, Haydn… Bunun yanı sıra Rahmaninov Rus müziğinin en büyüğüdür diyor. Bizden Fazıl Say’ı takdir ediyor. Ama Dede Efendi’yi, Hacı Arif Bey’i, Itri’yi de bilin, daha günümüze yaklaşırsak. Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla ve Zehra Eren’i örnek veriyor. (Zehra Eren’i ilk kez duyuyorum.)

    Bense müzik konusunda biraz karmayım sanrıım. İlk sırada Mark Eliyahu yer almakla birlikte, Evgeny Grinko, Mohsen Namjoo, Humayün Şeceryan, bize gelirsek; Ezginin Günlüğü, Ferdi Özbeğen hayranıyım diyebilirim.

Ne Okumalı?

    Bu konuda ise İlber Hoca’yla görüşlerimiz çok benziyor. Çünkü ikimiz de Rus edebiyatını ilk sıraya koyuyoruz. Ben Rus edebiyatıyla ortaokulda tanıştım ve o günden beri benim için bir numaradır.

Fransız edebiyatından da aynı kişileri ön plana çıkarmışız: Balzac, Flaubert…

İran edebiyatını ikimiz de seviyoruz. ☺

Ve ikimiz de Amin Maalouf hayranıyız. ☺

İngiliz edebiyatıyla ilgili düşüncelerimiz  ise  Dickens’ı , Oscar Wilde’ı herkes okur, iyidir hoştur o kadar… 😊

Türkiye’de ise İhsan Oktay Anar… İhsan Oktay’ın adını görünce dedim Hoca anlıyor edebiyattan. 😊

    Genç yazarlardan ise Şule Gürbüz’ü öneriyor. Bunu not ettim “Kambur, Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında” kitaplarını mutlaka okuyacağım.

    İlber Hoca daha birçok şey söylüyor. Hatta hepsini yapmak için bir ömür yeter mi bilmiyorum. Ama planlı-programlı yaşanmadan böyle bir hayat mümkün değil.

    Eğer 25 yaşından küçükseniz bu kitabı, elinize bir not defteri alıp bir yandan okuyun bir yandan hadi evlilik planlarını falan bir kenara bırakıp J doğru yeni ülkeler, yeni şehirler görmeye yelken açın…

 

  

18 Ocak 2021 Pazartesi

Yedinci Gün- İhsan Oktay Anar


İhsan Oktay’dan okuduğum altıncı kitapla 2020 yılını kapattım. 2020 benim için en çok kitap okuduğum ama en az yorum yazdığım yıl oldu. Yılı Yedinci Gün’le kapatmaktan oldukça memnunum.  Dimağımda güzel bir tat bırakan bir eserle sonlandırdım yılı.  Ama bu kitabını da okuyunca anladım ki İhsan Oktay’ın kitaplarını yazım yıllarına göre okumak gerekiyor. Yani eğer henüz yazarın kitaplarına başlamadıysanız yazım yıllarına bakıp öyle okuyun. Zira okuduğunuz bir karakter bir sonraki kitapta karşınıza çıkabiliyor. Ben sizlere sıralamayı yapayım 😊

Puslu Kıtalar Atlası (1995)

Kitab-ül Hiyel(1996)

Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri (1997)  *Okumadığım sadece bu kitabı kaldı.

Amat (2005)

Suskunlar(2007)

Yedinci Gün (2012)

Galiz Kahraman (2014)

Gelelim kitaba;

Kitap üç ana bölümden oluşuyor: Baba-Oğul-Hayat

1870’lerde padişahın bir sineği kovalamasıyla başlıyor “Baba” bölümü ama sonra olaylar ne ara bu kadar değişiyor ve nasıl hiç kopmadan ilerliyor hayret doğrusu. İşte bu yazarın kurgu yeteğinin ve dile hâkimiyetinin bir kanıtı. Diğer kitaplarında olduğu gibi burada da ilginç karakterler var. Zaten İhsan Oktay’ın kitabında karşınıza bir kedi çıksa bilin ki o normal bir kedi değildir.

Padişahımız ulu hakanımızın tahta çıkmasından evvelki sene “Şarapçılar Sokağı”nda, elinde hiç düşmeyen şişesiyle gezen ayyaş bekçi Murtaza’nın yine tüm havagazı lambalarını çifter çifter gördüğü bir gece, bekçinin postalları altında kalan kuyruğunu almak için yıllardır Murtaza’nın peşinde miyavlayarak dolaşan bir kedidir o. 😊

Yani İhsan Oktay’ın kitaplarında olaylar ve karakterler dağların yamaçlarından düşen bir çığ misali her satırda yeni bir karakter eklene eklene büyüyor. Sonra bir bakıyorsunuz Yedinci Gün’de olduğu gibi bir padişahla başlamışsınız ama kendinizi zamanda yolculuk yapan bir adamı okurken bulmuşsunuz.  Üstelik yazar zaman makinesini öyle detaylı anlatıyor ki altında başka bir sebep arıyorsunuz. Hani aklınızdan bir acaba geçiyor. Acaba yazar İhsan Sait’le dalga mı geçiyor? Barbar Moğol İhsan Sait’i eleştirirken acaba aslında kimleri eleştirmeye çalışıyor diye düşünüyorsunuz.

Peki kitaptaki zaman yolcumuz kim? İhsan Sait. ..  Evet yine bir İhsan var kitapta. Bu kez İhsan Sait’in nezdinde oldukça eleştirel bir tavır da takınmış yazar.   İhsan Oktay’ın karakterleri hep ilginç olmuştur. Buradaki diğer bir ilginç karakterimiz de İdris Amil. İdris Amil’i hatırladınız mı?  İdris Amil, Galiz Kahraman kitabındaki kahraman. İşte bu yüzden yazarın kitapları sırayla okunmalı dedim. Önce bu kitabı okuyup İdris Amil’i burada görüp sonra Galiz Kahraman’la İdris Amil’in derinliklerine inmeliydim.  Neyse yapacak bir şey yok  artık. Zaten yazarın okumadığım bir kitabı kaldı. En kısa zamanda onu da okumak istiyorum.

Kitabın Oğul bölümü savaşı anlatıyor. Yine burada da savaşla ilgili eleştirilerini satır aralarına eklemiş yazar. Artık kim ne kadarını fark ederse. Zira ben yazarın tüm anlatmak istediklerini fark edemediğimi düşünüyorum. Anladıklarımdan hep daha fazlasını içeriyor yazarın kitapları.

Hayalet kısmında ise zaman makinesi “Zeplin” geleceğe ulaşıyor artık.  İşe bu kısımda İdris Amil Hazretleri ortaya çıkıyor.

Kitabın içinde o kadar çok olay ve kişi var ki, hepsini buraya yazmak mümkün değil. Ama beni en çok etkileyen olaylar; İhsan Sait’in gelecekte yaşayan sevgilisine ulaşmak için zaman makinesi yapması, gelecekten gelen mektup, bir Alman asilzade ile oynadığı satranç oyunundaki kazanma yöntemi, Oğul bölümündeki savaş sahneleriydi.

Zaman zaman güleceğiniz, çoğunlukla da hayret edeceğiniz bu kitabı sakin kafayla okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.

 

 

 

16 Aralık 2020 Çarşamba

Balon Çobanı - Çağdaş Balıbey

 

Kitap yorumlarında en çok eleştirildiğim konu yazılarımda hemen kitaptan bahsetmeye başlamamak. Hatta 1000kitap sitesinden bir arkadaş lafı ne kadar uzatıyorsun direkt yoruma başla demişti.

Oysa kitap hakkında yorum yazmak kitabın özetini yazmak değil ki benim için. Kitabın bana hatırlattığı anıları, kitabı okurken nasıl bir ruh hâlinde olduğumu, kitaba başlama sürecini anlatmazsam yorumum eksik kalmaz mı? Ama sanırım bu konuda sadece ben böyle düşünüyorum. O yüzden bundan sonra sadece kitabın içeriği hakkında bilgi edinmek isteyenler için not düşeceğim galiba. İkinci paragraftan başlayın gibi. ☺

Şimdi gelelim Balon Çobanı’na. Kitabın pdf hâlini okumuş ve ham hâlini görmüş olmanın ayrı bir yeri var bende ama pdf olarak on kez de okusam kitap hâline geldikten sonraki sayfaları çevirme hazzımı hiçbir şeye değişmem.  

Balon Çobanı beni şaşırtan bir kitap oldu doğrusu. Yazarın hayal gücünü ve kitabın giriş kısmındaki Pi diyarını göz önüne alınca fantastik bir dünyaya ya da bir bilim kurgu romanına geçiş yapacağımı düşünmüştüm. Hâlbuki yazar yaşadığımız dünyanın gerçeklerini bir tokat gibi yüzümüze indirmeyi planlıyormuş.

Kendimi önce bir bebeğin dilinden ana rahmine düştüğü andan itibaren yaşadıklarının ortasında buldum. Sonra da gözümü Suriye’de açtım.

Abdad ve ailesinin Suriye’de yaşadıkları, birçok Suriyelinin başına gelen yürek burkan cinsten. Özellikle olayların yaşanmış olabileceğini bilmek daha da etkiliyor insanı.

Yazar başta olduğu gibi kitap ilerlerken de şaşırtmaya devam ediyor bizi. Abdad’a üzülürken onun geçmişindeki sırla alt üst oldum. Bazen insan karar veremiyor, kim neyi ne kadar hak ediyor diye. Gerçekte de böyle değil mi? Bir gün göklere çıkaracak kadar haklılığını savunduğumuz bir insanla ilgili öyle detaylar öğreniyoruz ki yerin dibine batsın istiyoruz. Ben de Abdad konusunda kararsız kaldım. İnsanların geçmişte yaptıkları hatalarıyla bugünlerini yargılamak haksızlık mı? İşlenen bir hata değil de suçsa hiç de haksızlık olmuyor. Ama karısının ve kızlarının yaşadıklarını okudukça savaş kadınları daha çok yaralıyor diye düşündüm. Erkeklerin sadece bedeni ölüyor oysa kadınların önce ruhları sonra bedenleri…

Kitabın ikinci kısmı olan Suriye bölümü, savaşın bir ülkede nasıl bir tahribat yarattığını ortaya koyuyor. Sağ olsun yazar da adeta bomba atılan sokaklarda bir köşede oturmuş olanları izliyormuşcasına ayrıntılarıyla anlatmış her şeyi.  Bu yüzden de tebrik ettim yazarı açıkçası.

İkinci bölümden sonra yine baştaki “bebeğimize” dönüyoruz.  Peki bu bebek kim dersiniz? Mersin’deki yetiştirme yurdundaki bu bebeğin Abdad ve ailesiyle ne ilgisi var? Ve bu bebek sıradan bir bebek midir acaba?

Yazarın olayları en baştan bir kronolojik sırayla vermemesi yani bu zamanda atlayışlar, geri dönüşler benim en çok keyif aldığım anlatım tarzı. Okurken keyif aldığım bu kitabın bir an önce devamını da bekliyorum. Umarım siz de benim kadar seversiniz. İyi okumalar…
 

 


15 Ağustos 2020 Cumartesi

Sakın Gözlerini Açma - Side May

 

Bir önceki yazımda dört kitabın editörlüğünü yaptığımı söylemiştim. İşte bunlardan biri de Side May’ın yazdığı “Sakın Gözlerini Açma” kitabıydı. Yazarın bir önceki kitabı “Nergis”i okumamıştım.

Sakın Gözlerini Açma kitabının düzeltmeleri bitip, son okumasını yapan arkadaş bana tekrar gönderdiğinde arka kapak yazısını hazırlamak için, kitaba şöyle bir göz gezdireyim dedim. Bir de baktım kitabı baştan sona yine okumuşum. :)   Yani dili öyle akıcı, olaylar öyle sürükleyici ki elinizden bırakmak mümkün olmuyor. Açık söylemek gerekirse kitaba başlarken böyle bir şey beklemiyordum. Şimdi ise kitabın basılmış hâlini tekrar okuyabilirim.  Önce size kitap için hazırladığım arka kapak yazısını atayım sonra da çok detaya girmeden kitaptan bahsedeyim.

Arka Kapak

Bir gün uyandığınızda son iki yılınızı hiç hatırlamasaydınız ne hissederdiniz? Üstelik hiç tanımadığınız birinin yatağındaysanız…

Toprak ne evli olduğunu ne de hamile karısını anımsayabildiği bir sabaha uyanır. Evlenmeyi asla aklından geçirmeyen Toprak, bu yeni yaşamına alışıp, ten uyumu denen olgunun gerçekten var olduğunu anladığında ise geçirdiği kaza onu yeni bir bilinmezin içine sokacaktır.

Şimdi Toprak’ın tek bir hedefi vardır: Rüyasında gördüğü yaşamı ilmek ilmek yeniden örmek…

Rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı, hikâyeyi tam kabullendiğiniz sırada sizi yeni bir hikâyenin ortasına atan, heyecanın hiç azalmadığı, bir solukta okuyacağınız bir kitapla karşı karşıyasınız.

Peki, ya sizin gözlerinizi açmaya cesaretiniz var mı?

“İnsanlar görmediği, yaşamadığı hiçbir şeyi rüyalarında göremezler.”

 

Kitap Toprak’ın hiç tanımadığı birinin yatağında uyanmasıyla başlıyor. Son iki yılını hatırlamayan Toprak’ın yaşadığı şaşkınlığı, hafızasını kaybetmiş bir insanın neler hissedebileceğini öğreniyoruz. Tam Toprak’ın yeni hayatına uyum sürecine biz de onunla birlikte alışırken yazar öyle bir ters köşe yapıyor ki, siz de Toprak’la birlikte şaşırıp kalıyorsunuz. Merakınız kamçılanıyor ve yazarın sizi attığı yeni maceraya, daha doğrusu Toprak’ın başlangıçtaki yola dönebilmesi için girdiği mücadeleye yelken açıyorsunuz büyük bir hevesle.

Kendimi tutup bundan sonrasını anlatmamam lâzım. Ama şu kadarını söyleyeyim: Kitabın kurgusunu çok beğendim. Toprak ve Dünya’nın aşkından ise etkilendim doğrusu. Alt metinde verilen toplumsal mesaj da abartılmadan gayet yerinde verilmiş.

Son olarak bu kitap kesinlikle senaryolaştırılıp dizi olarak çekilebilir. İzleyicisi de bol olur.

14 Ağustos 2020 Cuma

Akşam Yıldızı- İskender Pala


Bloğa yazı eklemeyince sanki kitap okumamış gibi hissediyorum kendimi. Oysa bu süreçte dört kitabın editörlüğünü, birkaç kitabın da son okumasını yaptım. Şimdi de elimde devam ettiğim iki kitap var. Yani anlayacağınız Beyaz Fil Yayınları kitap dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Basılacak kitapların ardı arkası kesilmiyor. Bu arada kitap editörlüğü zannettiğimden daha zormuş. Ama yine de bir kitabın basılmadan önceki hâlini görmek, herkesten önce okumak çok zevkli. Hele bu kitaplar kendi yayınevinizin bastığı kitaplarsa zevk bir kat daha artıyor.

Tek sıkıntım kitapları yayına hazırlarken başka kitaplara daha az vakit kalması ve okuma süremin uzaması.

Akşam Yıldızı’nı bitirmem de bu yüzden normalden uzun sürdü. İçinde bulunduğum durum yüzünden midir bilmem ama bu kitapta Pala’nın diğer kitaplarındaki tadı yakalayamadım.

İlk zamanlar daha ağır kitaplar yazan Pala’nın zamanla dili de sadeleşti, okunması daha kolay bir yazar hâline geldi. Oysa ben onun o ilk kitaplarına ;Katre-i Matem’e, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk’a hayran kalmıştım.

Akşam Yıldızı’na gelirsek;

Göbeklitepe’deki bir arkeoloğun sevgilisini bekleyip Akşam Yıldızı ile konuşmasıyla başlayan hikâye çok çok eskilere götürüyor bizi. Eski zamanlara yolculuk yapamadan önce Akşam Yıldızı ile ilgili ufacık bir bilgi vereyim.

“Bir yıldız doğdu nur ile

Âlemi yaktı nar ile

Küsüleyem ben yar ile

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

 

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran”

Türkülere konu olmuş yıldızımızın farklı isimleri var. Güneşten önce doğduğu için sabahları Sabah Yıldızı; ufuk kızıllığını yansıttığı için Sarı Yıldız; en parlak yıldız olduğu için Mavi Yıldız deniliyor. Kur’an’da “Tarık” diye geçiyor. Eski Türkler Tan Yıldızı; Osmanlılar “Erte Yıldızı” diyorlar. Yunan mitolojisindeki Afrodit oluyor aynı zamanda kendisi. Yani dişi güzelliğinin sembolü: Venüs. Tüm bu bilgileri kitabın başındaki arkeologdan öğreniyoruz. Sonra kitap bize 10 bin yıl öncesinin kapılarını açıyor.

Yani insanların avcı- toplayıcı olduğu o ilk dönemlere gidiyoruz. Aslında geçmişi her zaman merak etmişimdir. İlk insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl topluluk haline geldiklerini ve en çok da neye inandıklarını… Ama Pala’nın kitabı merakımı gidermedi, daha doğrusu merakımı kamçılamadı. Sadece aklıma Pala’nın ön sözde yazdığı şeyler takıldı. Gerçekten de Göbeklitepe’de üç semâvi dinden önce pagan fikirler varsa, bu semâvi dinler o fikirlerden türemiş olabilir mi? Pala bunu savunanları eleştirmiş aslında ama benim aklıma takılıverdi bu durum. Sahi dinler insanlar tarafından oluşturulmuş fikirlerse eğer… Ama bu fikri kabul etmek istemiyorum. En azından bir “öteki taraf” mutlaka olmalı. Yoksa yaşamın hiçbir anlamı kalmayacak benim için.  Yaşanan adaletsizlikler, kötülükler, hep kötülerin yanına kâr kalacak… Sanırım ben, “boynuzsuz koyun, boynuzludan hakkını alacak” düsturunu hayat felsefem yapmışım. Zaten Pala da Göbeklitepe’de tek tanrılı inancın hüküm sürdüğünü anlatıyor da biraz rahatlıyorum. 😊

Kitaba devam edersek; insanlar oba halinde yaşıyorlar, her obanın bir reisi var ve hayatlarını avcılık ile devam ettiriyorlar. Oba’nın en güzel kızı olan Çira’nın saçı, kaşı bembeyaz olan bir oğlu olur. Ve inançları gereği çocuğu kurban etmek isterler. Çünkü çocuğun lanetli olduğu düşünülür. Kurban töreni başladığı sırada büyük bir fırtına kopar, yer yerinden oynar -yani buzul çağın sona ermesi – herkes ölür. Geriye Sarıca, Çira ve oğlu kalır.

Bu üçlü, bir hayatta kalma mücadelesine başlar. Bebeği doyurmak için hayvanlardan süt sağarlar, tuzu keşfederler… Ve bir sabah daha ilkel olan başka bir obadan sağ kalanlar Çira ve bebeğini kaçırırlar.  Bundan sonrası bir arayış romanına dönüşür. Sarıca, Çira’yı ararken bir yandan da babasının öğretilerini, haberciyi, öğreteni arar. Dini bir arayış içine girer.  Çok uzun yıllar Çira’yı arar. Ve bir gün yolu Göbektepe’ye ( kitapta geçtiği hali bu)  yolu düşer. Burada gizemli bir “Mande” yle tanışır. Bu Mande kimdir? Sarıca, Çira’yı bulabilecek midir? Ve lanetli olduğu düşünülen bebek, büyüdüğünde nasıl bir insan hâline gelecektir?

Tabii kitapta sadece bu soruların cevabını bulmuyoruz. Zaten bu sorulardan en önemlisinin cevabı da biraz havada kalıyor. Peki ne buluyoruz kitapta?

Şaman inancını, dinler tarihini, yerleşik hayata nasıl geçildiğini, avcı-çiftçi ilişkisini, buzul çağının nasıl sona erdiğini, mangala ve satranç gibi zekâ oyunlarını, Göbeklitepe’nin mimarisini, adının nereden geldiğini aktarıyor bize yazar. Yani yine diyor ki, ben araştırdım, çalıştım, bu kitabın içi dolu.

Yine de kitapta içime sinmeyen bir şeyler var. Sarıca’nın, Çira’yı ararken Mecnun karakterine aşırı benzetilmesi mi, baştaki arkeoloğun kitapta sadece bazı bilgileri vermek için koyulmuş gibi görünmesi mi, kitabın sonunun öyle havada asılı kalması mı bilemiyorum.

Yazarı çok sevdiğim hâlde, benim için süper bir kitaptı diyemedim maalesef. Okuyup kendiniz karar verin en iyisi… Okuyanlar fikirlerini paylaşırsa sevinirim tabii. 😊

 

 

 

 

 

 

10 Temmuz 2020 Cuma

Masal Masal İçinde - Ahmet Ümit


Güzel bir kitapla geri döndüm. Aslında kızım için almıştım bu kitabı. Ona aldığım kitapları da önce ben okurum. Hem bir eğitimci gözüyle hem de bir anne yüreğiyle ona uygun olup olmadığına bakarım. “Masal Masal İçinde” kitabının henüz yarısındayken kitabın çok güzel olduğunu söyleyince, böcük dayanamadı ve benden önce okuyup bitirdi. Ben okumaya devam ederken de “Çok şaşıracaksın anne çookk,” deyip durdu. O böyle söyledikçe de aldı beni bir merak…

Kitap birbiriyle bağlantılı beş masaldan oluşuyor. Halkına karşı oldukça yardımsever ama yaptıklarıyla övünmeyi çok seven Padişah’ın bu özelliğinden kurtulmasını isteyen Vezir ( Vezirler hep hain planlar içinde olacak değil ya) Padişah’tan daha cömert insanlar olduğunu göstermek için, Padişah’ı bir yolculuğa çıkarır.

Önce komşu kentte ensesine vuran herkese bir kese altın veren kör bir adamı ziyarete giderler. Köradamın hikâyesini merak ederler ama adam hikâyesini hemen anlatmaz. Bir şart öne sürer. Vezir ve Padişah’tan, başka bir kentteki bir Kuyumcu’nun sırrını öğrenmelerini ister. Bu Kuyumcu kentte her pazar kurulduğunda, torbasından tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın çıkarıp gösterir. En yüksek fiyatı verene altını satacağını söyler. Çevresine toplanan insanlar fiyatı arttırdıkça arttırır, sonunda en fazla fiyat verene altını verecekken satmaktan vazgeçer. Altını bir “havan”ın içinde toz haline gelinceye kadar döver ve altın tozlarını insanların üzerine savurur.

Vezir ile Padişah, Köradamın şartını yerine getirmek için Kuyumcu’nun bulunduğu kente doğru yola koyulurlar. Kuyumcu’nun kentine geldiklerinde hemen sırra erişemezler tabii ki, Kuyumcu’nun da bir isteği vardır. Üç günlük mesafede bir demir ustası yaşamaktadır. Zamanında birbirinden güzel laleler, sümbüller yapan usta artık çalışamaz durumdadır. Ne zaman eline çekicini alıp, örsün üzerindeki demire indirmek istese gözü dükkânın duvarına takılıp kalır. Sanki görünmez bir kapı varmış gibi hızla duvara doğru koşar, kanlar içinde yere yığılır.

Demirci’nin öyküsünü öğrenmek için yola çıkan yolcularımız, yine bir engelle karşılaşırlar. Demirci hikâyesini anlatacaktır ama çok merak ettiği bir şey vardır. Bir müezzinin başına gelenleri merak etmektedir Demirci. İnsanlar tarafından çok sevilen Müezzin bir vakittir müezzinliği bırakmıştır. Yalnızca öğle vakti camiye gelir. Camiye yaklaşırken gözü sürekli minarededir. Sonra, sanki minarede bir şey görmüş gibi hızlıca koşar. Minarenin tepesine çıkan Müezzin bir zaman sonra yıkılmış bir halde aşağı iner.

Bu kez Müezzin’in hikâyesini öğrenmek için yollara düşer Vezir ile Padişah; her yolculukta merakları bir kat daha artarak. Müezzin’in kentine varırlar. Müezzin de onlara başına gelenleri anlatmak ister ama onun da bir isteği vardır. O da bir Şapkacı’nın hikâyesini merak etmektedir. Bu Şapkacı yaptığı şapkaları satmak için pazara getirir. İnsanlar çevresine toplandığında kalabalıkta birilerine “Gitmeyin!” diye bağırarak koşmaya başlar. Mezarlığa gelene kadar da devam eder koşmaya. Mezarlıkta bir mezarın üzerinde ağlaya ağlaya kendinden geçer.

Ve bizim yolcular Şapkacı’nın kentine doğru yola koyulurlar. Şapkacı öyküsünü anlatmak ister ama çok da şaşırır. “Benim öyküm sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?” der. Böylece bizimkiler başlarından geçeni anlatırlar Şapkacı’ya. Şapkacı da Köradam’ın, Demirci’nin, Kuyumcu’nun, Müezzin’in hikâyelerini merak eder. Bu kişilerin hikâyelerini dönüp bana anlatacağınıza söz verirseniz size kendi acıklı öykümü anlatırım der.  Teklifi kabul eden Vezir ile Padişah, böylece Şapkacı’nın hikâyesini öğrenirler ve masal boyunca yolcularımızla birlikte gittiğimiz yollardan geri döneriz; tüm hikâyeleri öğrenip, her birinden bir ders çıkararak.

Kitaptaki her bir hikâye insanın bir zaafını anlatmaktadır. Kimi açgözlülüğü kimi sabırsızlığı kimi doyumsuzluğu anlatıyor bize. Her bir hikâyeyi büyük bir merak ve heyecanla okudum. Ahmet Ümit’e çocuğumuzla birlikte okuyabileceğimiz bir kitap yazdığı için de çok teşekkür ederim.  Hadi itiraf edin siz de merak ettiniz hikâyeleri değil mi?