İskender Pala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İskender Pala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2020 Cuma

Akşam Yıldızı- İskender Pala


Bloğa yazı eklemeyince sanki kitap okumamış gibi hissediyorum kendimi. Oysa bu süreçte dört kitabın editörlüğünü, birkaç kitabın da son okumasını yaptım. Şimdi de elimde devam ettiğim iki kitap var. Yani anlayacağınız Beyaz Fil Yayınları kitap dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Basılacak kitapların ardı arkası kesilmiyor. Bu arada kitap editörlüğü zannettiğimden daha zormuş. Ama yine de bir kitabın basılmadan önceki hâlini görmek, herkesten önce okumak çok zevkli. Hele bu kitaplar kendi yayınevinizin bastığı kitaplarsa zevk bir kat daha artıyor.

Tek sıkıntım kitapları yayına hazırlarken başka kitaplara daha az vakit kalması ve okuma süremin uzaması.

Akşam Yıldızı’nı bitirmem de bu yüzden normalden uzun sürdü. İçinde bulunduğum durum yüzünden midir bilmem ama bu kitapta Pala’nın diğer kitaplarındaki tadı yakalayamadım.

İlk zamanlar daha ağır kitaplar yazan Pala’nın zamanla dili de sadeleşti, okunması daha kolay bir yazar hâline geldi. Oysa ben onun o ilk kitaplarına ;Katre-i Matem’e, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk’a hayran kalmıştım.

Akşam Yıldızı’na gelirsek;

Göbeklitepe’deki bir arkeoloğun sevgilisini bekleyip Akşam Yıldızı ile konuşmasıyla başlayan hikâye çok çok eskilere götürüyor bizi. Eski zamanlara yolculuk yapamadan önce Akşam Yıldızı ile ilgili ufacık bir bilgi vereyim.

“Bir yıldız doğdu nur ile

Âlemi yaktı nar ile

Küsüleyem ben yar ile

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

 

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran”

Türkülere konu olmuş yıldızımızın farklı isimleri var. Güneşten önce doğduğu için sabahları Sabah Yıldızı; ufuk kızıllığını yansıttığı için Sarı Yıldız; en parlak yıldız olduğu için Mavi Yıldız deniliyor. Kur’an’da “Tarık” diye geçiyor. Eski Türkler Tan Yıldızı; Osmanlılar “Erte Yıldızı” diyorlar. Yunan mitolojisindeki Afrodit oluyor aynı zamanda kendisi. Yani dişi güzelliğinin sembolü: Venüs. Tüm bu bilgileri kitabın başındaki arkeologdan öğreniyoruz. Sonra kitap bize 10 bin yıl öncesinin kapılarını açıyor.

Yani insanların avcı- toplayıcı olduğu o ilk dönemlere gidiyoruz. Aslında geçmişi her zaman merak etmişimdir. İlk insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl topluluk haline geldiklerini ve en çok da neye inandıklarını… Ama Pala’nın kitabı merakımı gidermedi, daha doğrusu merakımı kamçılamadı. Sadece aklıma Pala’nın ön sözde yazdığı şeyler takıldı. Gerçekten de Göbeklitepe’de üç semâvi dinden önce pagan fikirler varsa, bu semâvi dinler o fikirlerden türemiş olabilir mi? Pala bunu savunanları eleştirmiş aslında ama benim aklıma takılıverdi bu durum. Sahi dinler insanlar tarafından oluşturulmuş fikirlerse eğer… Ama bu fikri kabul etmek istemiyorum. En azından bir “öteki taraf” mutlaka olmalı. Yoksa yaşamın hiçbir anlamı kalmayacak benim için.  Yaşanan adaletsizlikler, kötülükler, hep kötülerin yanına kâr kalacak… Sanırım ben, “boynuzsuz koyun, boynuzludan hakkını alacak” düsturunu hayat felsefem yapmışım. Zaten Pala da Göbeklitepe’de tek tanrılı inancın hüküm sürdüğünü anlatıyor da biraz rahatlıyorum. 😊

Kitaba devam edersek; insanlar oba halinde yaşıyorlar, her obanın bir reisi var ve hayatlarını avcılık ile devam ettiriyorlar. Oba’nın en güzel kızı olan Çira’nın saçı, kaşı bembeyaz olan bir oğlu olur. Ve inançları gereği çocuğu kurban etmek isterler. Çünkü çocuğun lanetli olduğu düşünülür. Kurban töreni başladığı sırada büyük bir fırtına kopar, yer yerinden oynar -yani buzul çağın sona ermesi – herkes ölür. Geriye Sarıca, Çira ve oğlu kalır.

Bu üçlü, bir hayatta kalma mücadelesine başlar. Bebeği doyurmak için hayvanlardan süt sağarlar, tuzu keşfederler… Ve bir sabah daha ilkel olan başka bir obadan sağ kalanlar Çira ve bebeğini kaçırırlar.  Bundan sonrası bir arayış romanına dönüşür. Sarıca, Çira’yı ararken bir yandan da babasının öğretilerini, haberciyi, öğreteni arar. Dini bir arayış içine girer.  Çok uzun yıllar Çira’yı arar. Ve bir gün yolu Göbektepe’ye ( kitapta geçtiği hali bu)  yolu düşer. Burada gizemli bir “Mande” yle tanışır. Bu Mande kimdir? Sarıca, Çira’yı bulabilecek midir? Ve lanetli olduğu düşünülen bebek, büyüdüğünde nasıl bir insan hâline gelecektir?

Tabii kitapta sadece bu soruların cevabını bulmuyoruz. Zaten bu sorulardan en önemlisinin cevabı da biraz havada kalıyor. Peki ne buluyoruz kitapta?

Şaman inancını, dinler tarihini, yerleşik hayata nasıl geçildiğini, avcı-çiftçi ilişkisini, buzul çağının nasıl sona erdiğini, mangala ve satranç gibi zekâ oyunlarını, Göbeklitepe’nin mimarisini, adının nereden geldiğini aktarıyor bize yazar. Yani yine diyor ki, ben araştırdım, çalıştım, bu kitabın içi dolu.

Yine de kitapta içime sinmeyen bir şeyler var. Sarıca’nın, Çira’yı ararken Mecnun karakterine aşırı benzetilmesi mi, baştaki arkeoloğun kitapta sadece bazı bilgileri vermek için koyulmuş gibi görünmesi mi, kitabın sonunun öyle havada asılı kalması mı bilemiyorum.

Yazarı çok sevdiğim hâlde, benim için süper bir kitaptı diyemedim maalesef. Okuyup kendiniz karar verin en iyisi… Okuyanlar fikirlerini paylaşırsa sevinirim tabii. 😊

 

 

 

 

 

 

17 Şubat 2018 Cumartesi

Abum Rabum - İskender Pala

Abum Rabum- Yüce Baba- yani üç büyük dinin atası Hz.İbrahim. Bu roman Hz.İbrahim’in ayak izlerini takip eden bir polisiye.

Üç büyük din de Hz. İbrahim’i peygamberlerin atası olarak kabul etmektedir. Yani üç büyük dinin kesişim noktası diyebiliriz. Ayrıca Yahudiler Hz.İbrahim’in torunu(Hz.İshak’ın oğlu) Yakub’un soyundan geldikleri için, Hz.İbrahim’in Yahudi olduğuna inanıyorlar. Hıristiyanlar da onun Hıristiyan olduğunu düşünüyorlar. Biz Müslümanlar ise Kur’an’da yazıldığı üzere onun Hanif inancında (tek bir yaratıcıya inanan) dosdoğru bir Müslüman olduğuna inanmaktayız. Hz.İbrahim deyince benim aklıma üç önemli olay geliyor:
           
Oğlunu Allah’a kurban etmeyi kabul edişi (Hz.İbrahim’in hangi oğlunu kurban etmek istediği de dinler arasında ayrı bir tartışma konusu), Nemrut tarafından ateşe atılıp yanmayışı ve Kabe’yi inşa etmesi. Peki İskender Pala neden Hz. İbrahim’ i seçmiş?
           
Kitap için polisiye dedim ama asıl yazılma amacı Dünya’nın kanayan ve uzun süre de kanamaya devam edecek olan yarası Ortadoğu’nun nasıl iyileşebileceğini göstermek. Pala, Hz.İbrahim’in öğütlerine uyulan bir dünyada terörün, savaşların da olmayacağına inandığı için Hz.İbrahim’i seçmiş. En azından benim kitaptan anladığım bu.

Tüm insanların, temiz kalplilik, doğruluk, sabır, dilini korumak, hoşgörü, merhamet, pak zihin ve haddi aşmamak erdemlerine sahip olduğunu düşünsenize.Ortadoğu böyle kan gölüne döner miydi?

Kommagene Kralı Antiochos’un mimarı Sin-Ammar, kralının mezarını inşa ederken bu sekiz erdemi şifre olarak kullanır. Böylece bu şifreyi çözen kişi büyük bir hazinenin de sahibi olacaktır. İşte olaylar Sin-Ammar’ın şifresini çözmeye çalışan Japon Sümerolog Keiko’nun öldürülmesiyle başlıyor.

Şifrenin yazıldığı tabletin peşinde kimler yok ki: Mossad, CIA,MIT, Grup Kardeşlik…Şifreyi kimin çözeceği merak uyandırıcı olsa da kitabın tek odak noktası değil. Gizli örgütler, ezoterik din adamları, CIA içindeki yapılanmalar, dünyayı yönetmeye çalışanlar, dini bilgiler ,arkeolojik bilgiler, doğu- batı çatışması şifreyi gölgede bırakmış diyebilirim.

Karun ve Anarşist kitabında batının kültür politikasını ele alan Pala, bu kez de batının tarihi nasıl yanlış yönlendirdiğine dikkat çekmiş.Sümerlerin demokrasiyi eski Yunanlılardan çok önce uyguladığı, site devleti kurduklarını, stratejiyi teori haline getirenlerin de aslında Babilliler olduğunu, sanayi devriminden sonra batının geçmişte yapılan her güzel şeyi kendi atalarına bağladığını açıklamış.

Kısacası Pala diyor ki; biz çok zengin bir kültürün mirasçılarıyız. Güneşin doğudan yükseldiğini unutmamalıyız. Batının tarih katliamına dur demeliyiz. Ortadoğu artık uyanmalı çünkü Ortadoğu’daki her savaş, atılan her bomba bir kültürü yok ediyor. Yok edilmeyen eserleri de zamanı geldiğinde sergilemek üzere evine götürüyor batı.

Bu açıdan bakınca kesinlikle okunması gereken bir kitap. Ama sadece polisiye romanı olarak görürseniz, bazı hatalar fark edebilirsiniz. Selim’in kitabın başında okuduğu hikayede Sin-Ammar’ın şifreleri mezarda nasıl kullandığının açıkça yazması, Zara’nın morgdan çıkınca cep telefonuna nasıl ulaştığının atlanması gibi.

            Kitapta benim bahsetmediğim daha  bir çok konuda akademik düzeyde bilgi verilmiş. Zaten roman boyunca karşı karşıya gelen tüm karakterler ya tarihi ya dini bir sohbete dalıyor. Ayrıca şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Müslümanların Dan Brown'u olarak anılmaya başlayan Pala'nın bu kitabında Başlangıç kitabından daha çok şifre ve tarihi eser göreceksiniz.İyi okumalar.


          
Not:  İskender Pala’yı daima severek okurum ama her sene bir kitap çıkarmaya başladığından beri temkinli yaklaşıyordum.Meğer Pala hızlı yazmıyor, çok çalışıyormuş.Yılda 250 gün, günde 10 saat ofisinde çalışarak yazıyormuş kitaplarını. Bu çalışma süresi çok ciddi bir rakam. Takdir etmek gerek. Bu arada ünlü yapım şirketi Netflix, Abum Rabum’un 5 bölümlük dizisini yapacakmış. Merakla bekliyorum.  

4 Şubat 2017 Cumartesi

Karun ve Anarşist - İskender PALA


     Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar gerçek dersiniz? Devletlerin tarihini bir yana bırakıp insanlık tarihini düşünelim. İnsanlığın hallerini… Birbirini sevenler, aşk acısı çekenler,kavuşanlar,kavuşamayanlar, dostun yoluna kendini adayanlar,dost görünüp düşmanca planlar yapanlar,bir ideolojinin peşinde koşanlar,paranın esiri olanlar,güç isteyenler,güçsüzleri ezenler…Sadece bu yüzyıla ait haller mi?İnsan var olduğundan beri iyilik de kötülük de yok mu bu dünyada?Belki de her şey devasa bir çarktan ibaret.Biz insanlar ise bu çarkın dişlileri.Çark hep aynı çark ama dişliler sürekli değişiyor.

     Yazarımız bu çarka önce MÖ 549 yılından insanlar yerleştirmiş.Kitabın bu kısmı ALTIN başlığını taşıyor.İskender Pala doğduğu şehrin,Uşak’ın tarihini sanki milattan önce doğmuş gibi ayrıntılı anlatmış.Kitabın başına o dönem kullanılan ölçü ve para birimlerini de eklemiş.

     Zenginliğiyle Karunlaşan Aslan Kral Krezüs’ün Keyhüsrev’in ordusuna yenilip,kibiriyle Lidya’nın sonunu nasıl getirdiğini anlatırken üç arkadaşın kaderine de yer vermiş.
Musa’ya inanan Halludas,Karialı Kufu ve Phygalı Mehte…

     Sektörde yani altın arıtım tezgahlarında çalışan, nakkaşlıkta mahir üç delikanlı.Ve ustaları Namirek  ile kızı Edusa…Edusa’ya vurgun üç genç.Acaba hangisi Edusa’yı hak edecek?Ve Edusa’ya kavuşmak için kim bir okla arkadaşının canını  alacak?

     Alacağı cana kavuşmak için yola çıkan okun sesiyle birlikte kitabın AYNA  ismi verilen kısmı başlıyor.Çarkın dişlileri de değişiyor.
Bu kez 1979 yılındayız.İstanbul’dayız.(İskender Pala’nın yakın geçmişi anlattığı ilk kitabı bu.Daha önceki romanlarında hep yüzyıllar öncesinden seslenmişti bize.)
1979 yılı demek Türkiye’nin, askerin postal sesleriyle inlemesine bir yıl kalmış demek.Postal sesleri duyulabilsin diye kan gövdeyi götürüyor demek.Gencecik beyinlerin kumpas için çalışması demek.Kalem tutması gereken ellere tutuşturulan silahlar demek.
Sadullah,Ethem ve Ufuk.Bu üç gençten birinin elinde de bir silah var.Arkadaşını öldürmek için tetiğine basılacak olan.Sadullah,Ethem ve Ufuk, Keriman Hanım ve kızı Asude’nin sanat atölyesinde çalışan,farklı ideolojilere sahip,ortak yönleri sadece sanat olan üç gençtir.

Sadullah,Ethem,Ufuk…
Halludas,Mehte,Kufu…

     Aralarında 2500 yıl var.Ama yaşadıkları olaylar aynı.Çünkü 2500 yıl önce de vardı hainlik,şimdi de var.Muhtemelen 2500 yıl sonra da olacak.Yani tarih tekerrürden ibarettir.
     
     Kitabın son kısmının adı ise AŞK.
Aşkı kimin hakkettiğini,milattan önce yaşamış kahramanlarımızın da sonlarının ne olduğunu öğrendiğimiz,saklanan gerçeklerin ortaya çıktığı kısım.

     Kitapta sadece tarihin tekerrürden ibaret olduğu anlatılmıyor.Yazarımız bu kitabıyla bir ülkenin devamı için kültürün ne kadar önemli olduğunu da anlatmış.Ve bu toprakların ne kadar çok medeniyete ev sahipliği yaptığını vurgulamış.”Eğer bu ülkenin yüz sene evvelki sınırlarına bir tel örgü çekilseydi ve ‘bu tel örgünün dışına tarihi eser çıkartılamaz’ yazılsaydı bugün dünya müzelerinin neredeyse yarısı boş kalırdı.”diyerek bu durumun altını çizmiş.

     “Bir ülkede bütün bir nesil ölmüş olsa bile,cultura yaşıyor olduktan sonra o ülke kendi küllerinden yeniden doğar.Ama culturası ölen milletler,nesiller boyunca yaşasa bile kendileri olarak yaşayamaz,onun yerine köleler,paryalar,kimliğini kaybetmiş zavallılar olarak hayat sürerler “ sözleriyle kültürümüze sahip çıkmazsak neler olabileceğini gözümüzde canlandırmamızı istemiş.

     "Kim cultura ve sanata değer vermezse milleti kısa zamanda benliğinden uzaklaşır,sığlaşır,parya olmaya,yönetilmeye hazır hale gelir.Kimlik kaybolunca devletin elinden çıkması yakındır;bir toprak,ancak cultura sayesinde vatana dönüşür" sözleriyle de vatan nedir soruma cevap vermiş sanki.

     “Toplumun cultura üretebilmesi için  önce bilgi üretmesi gerekir.Culturas bilgiden sonradır.Bir insanın bilgili olması onun culturasa sahip olduğunu göstermez ama cultura sahibi olmak için pek çok konuda bilgili olması şarttır. “sözleriyle de kültürün öyle altın tepside önümüze sunulan bir şey olmadığını ancak üreten bir toplum olursak kültür seviyemizin artacağını da yerleştirmiş satır aralarına.

     Yani kısaca diyebilirim ki İskender Pala, yine içi dolu dolu bir kitap yazmış.Ben çok beğenerek okudum ve diyorum ki popüler kültüre yenik düşmeyen bir yazar bulmanın giderek zorlaştığı şu zamanda  çok ama çok okunmalı İskender Pala.


18 Ağustos 2016 Perşembe

Şah ve Sultan- İskender PALA

           Çaldıran Ovası’ nda karşılaşan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevilerin Şahı İsmail’in savaşı.Yani Şah ve Sultan’ ın savaşı.

            Peki haklı olan taraf kim bu savaşta?Kim bu savaştan galip çıkmayı hak ediyor?Ve yazar bir savaşı anlatırken hangi taraftan bakmalı,kazananı mı kaybedeni mi yüceltmeli?

            İskender Pala tam anlamıyla ikiye bölmüş kendini ve iki tarafta da durmayı başarmış.Yavuz’un musahibi Hüseyin ve İsmail’in himayesindeki Kamber olup iki açıdan da aynı derecede anlatmış olayları.Böylece hem Sultan’ ın hem Şah’ ın savaşma nedenlerini,savaş hazırlıklarını,gönül kırgınlıkları,yaralarını,iktidar hırslarını görme imkanı vermiş bize.

            Bu savaşın bir din-mezhep savaşı olmadığını da vurgulamış.İki tarafın da Hristiyanlarla hiç savaşmadığına, aksine ordularında onlara yer vererek,Hristiyanlara Müslüman kanı döktürdüklerine dikkat çekmiş.Savaşan tarafların aynı ağacın farklı dalları olduğunu da göstermiş.

           Babasını devirerek yerine geçen Selim’in nasıl Yavuz olduğunu Hüseyin’in dilinden anlatmış.Şeyh olarak çıktığı yolda önce Çocuk Şah,sonra da Şah İsmail olarak devam eden Safevi liderinin yaşadıklarını ise Kamber anlatıyor bize.
            
            Benim için kitabın en önemli ismi işte bu Kamber Can oldu.Kim olduğu ile ilgili bütün gizemi cebinde taşıdığını bilmeden yaşayan Kamber Can.Neden hadım edildiğini sorgulamayan,sevginin ne demek olduğunu arayan Kamber Can.Kamber, çevresinde sevginin bin bir türlü haline tanık oluyor.
           Yatağına koyduğu kılıcı kaldırmayan Şah’ın eşi Taçlı Hatun’da, öfkenin sevgiyle iç içe geçmiş halini,
            Kılıcı eşi kaldırana kadar beklemeye and içmiş olan Şah’ın sevgisinde çaresizliği,
            Taçlı Hatun’ u İstanbul’ a götüren Yavuz Sultan ile Taçlı arasında sevginin bir türlü yaşanamayan halini görüyor.

            Güzelliği dillere destan Taçlı Hatun’un çocukluk aşkını bekleyişinde belki de sevginin umut etmek olduğunu anlıyor Kamber Can.Bir hazineyi arar gibi sevginin izini sürüyor.Buluyor mu dersiniz?Bu sizin sevgiden ne anladığınıza bağlı.

            Sevgi bir adanmışlık hali ise,kul olmak,kul olmaktan gocunmamak ise,sevgilinin ismi,cismi,cinsi önemli değilse,kendi yüreğinde buluyor sevgiyi Kamber Can.

            Kitap tamamen sevgiyi bulmak üzerine değil tabi ki.Sonuçta bir savaş anlatılıyor.
            Yavuz Sultan Selim’in Şiilere yaptıklarıyla,İsmail Şah’ ın Sünnilere yaptıklarını objektif bir açıdan anlatmış yazar.Okurken öyle bir hale geliyorsunuz ki,tam bir tarafa içiniz yanarken,diğer taraf yüreğinizi dağlamaya başlıyor.İki liderin de iktidar olmak için yaptıklarını dehşet içinde okuyorsunuz.
             Ayrıca yazar bir şeyi çok net anlamamızı sağlıyor:Bin tane de sebep öne sürülse savaşların asıl nedeni iktidar hırsıdır.

           Aşkı anlatırken coşturan,cengi anlatırken heyecanlandıran,ölenlerin,öldürülenlerin acısını yüreğimde hissetmemi sağlayan,kullandığı dille hep takdir ettiğim İskender Pala,bu kitabıyla da tam not aldı benden.



6 Temmuz 2016 Çarşamba

Efsane - İskender PALA

Akdeniz fatihi Barbaros Hayreddin Paşa’ nın hikayesi arasına serpiştirilmiş bir leyla ile mecnun hikayesi bu.Ya da bir aşk hikayesinin içinde,Barbaros Hayreddin Paşa’ nın hayatından kestiler mi demeli.Belki de denizcilik terimleri ile dolu ve İspanya,Fransa,Portekiz Krallıkları,Gırnata Emirliği,Cezayir,Tunus gibi bir çok yerde geçen bir dönemi, insanların sıkılmadan okuması için aşkla bezenmiş bir roman desek daha doğru olur.

Bizi bu güzel hikayeyle buluşturan İskender Pala’ya gelince;benim çok geç keşfettiğim,çok satanlar listesine girme amacı gütmeden yazdığına inandığım,okuduğum ilk kitabında (Katre-i Matem) bir cevherle karşılaştığımı anladığım, okurken sürekli sözlükten yararlanmak zorunda kaldığım ve her kitabında dilini biraz daha çözebildiğim gerçek bir yazar.

Kitabı yazarken çok detaylı bir araştırma yaptığı belli oluyor.(Anlatılan dönemi yaşıyormuş gibi hissediyor ve o döneme ait olmayan hiçbir bulguya rastlamıyorsanız, kendinizi yeri geliyor 1500’lü yıllarda hissedebiliyorsanız yazarın gerçekten emek verdiğini de anlıyorsunuz.) Kitabın arka kısmındaki denizcilik terimlerinin yer aldığı sözlük ve harita da okuyucunun işini kolaylaştırıyor.O sözlük olmasa birçok sahne yazıdan ibaret kalacaktı zihnimde ya da sürekli telefondan bakacaktım.Ama bu terimleri sayfaların alt kısmında verseydi daha pratik olacaktı bence (kitabın ilk yarısında her sayfada en az üç dört kez sözlüğe bakmak zorunda kalınca pratiklik önemli hale geliyor:)   ).

Daha önce Barbaros Hayreddin Paşa’ nın hatıratlarını okuduğumda gözümde korsan hikayeleri canlanmış, ve Karayip Korsanları ’ndan daha heyecanlı bir senaryo elimizin altındayken neden film haline getiremiyoruz diye hayıflanmıştım.Efsane kitabını okuyunca bu heyecanlı senaryoda eksik olan aşk kısmı da tamamlanmış oldu benim için.Üstelik yazarımız öyle güzel bir aşk yerleştirmiş ki , Yakup Ağa ’nın Midilli’de doğan oğlu Hızır’ın dünyada adı Reis olarak anılacak Kaptan-ı Derya Barba Rossa Hızır Hayreddin Paşa’ya dönüşme serüveninin içine,kimi yerlerde aşıkların sonunu denizde geçen mücadelelerden daha çok merak eder oldum. Sidi Alkala nam-ı diğer Seyyid Muradi’nin kavuşabilmek için 20 yıl boyunca mücadele ettiği, kimi zaman Billure’yi bulacakken teğet geçtiği, kimi zaman  da tam kavuşacakken maşukun özlemi vuslata tercih ettiği aşk da okuyanda ciddi bir merak uyandırıyor gerçekten.

Bu aşktan arta kalan yerlerde de sıkı bir deniz hikayesi var. Rodos şövalyelerinin öncülüğünde Sicilya, Ceneviz, Katalan ve Floransa korsanlarıyla dolup taşan Akdeniz’de bir doğu-batı çatışmasını izliyoruz.Düşmanına saygı duymayı savaşarak öğrenen iki kaptanın (Cenevizli kaptan Andrea Doria ile Barbaros)arasında geçen mücadeleye şahit oluyoruz.Öte yandan Martin Luther’in dinle ilgili 95 maddelik yeni kuralları nasıl oluşturduğunu (ki bu fikirlerin ortaya çıkma şekli hayli ilgi çekici ama hayal ürünü olma olasılığı yüksek)hayretler içinde okuyoruz.Kendini kutsal Roma imparatoru olarak adlandıran Karlos’un, Cezayir’i Barbaros’un elinden alma çabasını izliyoruz.Endülüs Müslümanlarına yapılan işkenceleri okuduğumuzda ise insanlığın daima utanılacak tarafları olduğunu hatırlıyoruz.


Özellikle sonlara doğru gözyaşları içinde okuduğum bu kitap benden tam not alıyor ve herkese tavsiye ediyorum.