Hasan Ali Toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan Ali Toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2019 Cumartesi

Beni Kör Kuyularda - Hasan Ali Toptaş


Hasan Ali Toptaş bir mevsim olsaydı kesinlikle “kış” olurdu. Hem de atalarımızın zemheri dediği, yüreğimizi çatır çatır çatlatan, iliklerimize kadar üşüten, hiçbir yün çorabın ayaklarımızı ısıtamayacağı türden…

Ve ben, kelimeleriyle insana kara kışı yaşatan bu yazarı sürekli okuyup yüreğimi sıkıştırma halinden vazgeçemiyorum.

Bende de bir “seyir merakı” var demek ki… İçimdeki kör kuyunun başında dibi görmeye uğraşıyorum. Bazen çok derinlerden bir ses geliyor, seviniyorum. Ta ki kendi sesimin bir yankısı olduğunu anlayana kadar.
Evet bende de bir seyir merakı var lakin kendi kuyumu seyrediyorum. Oysa “Beni Kör Kuyularda” kitabında başkalarının acılarını seyretmekten zevk alan hatta bundan vazgeçemeyen insanların hikâyesi var.

Yine tipik bir HAT romanıyla karşı karşıyayız. Ama yazar gün geçtikçe dilini sadeleştirip, etkisini derinleştirmiş olacak ki bu kitabı daha da kolay okunuyor.
Okunması kolay ama anlaşılması biraz çaba istiyor. Mesela romanı okurken “Güldiyar’ın başına ne geldi?” sorusuna takılırsanız asıl meseleyi kaçırırsınız.
Ne Güldiyar’ın başına ne geldiğine ne de gözünden dökülen taşlara odaklanın. Güldiyar’ın gözünden dökülen taşları görmek için koşup koşup gelen,  Güldiyar’ın acısını bir rant kapısına çeviren insanlara dönün yüzünüzü. Ne geldi başına, niye geldi demeyin hiç. Güldiyar’ı suçlayacak bir ipucu arayıp vicdanlarınızı susturmaya çalışmayın.  Ve romandan çıkıp bakın etrafınıza, sosyal medyaya, televizyonlara… Başkasının acısından beslenen insanlar sadece roman kahramanı mı yoksa toplumun yeni var ettiği kanlı canlı bir tür mü?

Keşke sadece kitaplarda kalsa ama HAT aslında hayatın gerçeklerini kendine has o alegorik yöntemiyle, kimi zaman gözyaşlarını taşa dönüştürerek, kimi zaman umutları, duvar halısındaki geyiklerin canlanmasına bağlayarak, kimi zaman da doğruları, çıktığı ağaç dalında kumruya dönüşen bir meczubun ağzından ortaya döküyor.

Yoksulluğu, çaresizliği, yaşayan bir varlığa dönüştürmeyi çok iyi bilen HAT,  “Kayıp Hayaller Kitabı”, “ Sonsuzluğa Nokta” , “Bin Hüzünlü Haz” gibi olay örgüsünün bile anlatılması zor olan kitaplarına nazaran daha sade bir yola sokuyor okuru bu kitabında. Okurken beynimiz yorulmayacak ama Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlar, yüreğimize oturacak. O minik minik taşlar büyüyecek büyüyecek, nefes borumuzu tıkayacak. Bu hayatta sessiz kaldığımız her bir haksızlık için bir taş düşecek avuçlarımıza kitaptan.

Okuması çok kolay olacak kitabı. Son cümleyle kitabı kapatıp kafamızı kaldırdığımızda, yerine yeni bir beden gelsin diye Güldiyar’ın küçücük bedeniyle birlikte göğe yükselen nice bedenler fark edeceğiz. Bazıları sokakta gördüğümüz, bazıları televizyonda izlediğimiz, bazıları üç günlük hafızalarımızda "hastaq"li bir isimden ibaret kalacak olan, bazıları ise hiç haberdar bile olmadığımız bedenler…

Kitabın içeriğiyle ilgili söyleyebileceklerim bu kadar ama bir de kitabın ismini konuşmak gerek. Toptaş’ın kitaplarına verdiği isimleri her zaman sevmişimdir. Sanırım Toptaş ne yapsa seveceğim. 😊

Bu kitabın ismini de sevdim çünkü “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” şarkısı da derin duygular uyandırır bende.

Şuracığa bir video bırakayım, siz de Timur Selçuk’un o güzel sesinden dinleyin bu şarkıyı.


Son olarak da Sosyal Edebiyat Dergisi'nin 19.sayısında çıkan hikayemin linkini de ekleyeyim. Blogumu okuyanlardan da bir yorum isterim hikaye ile ilgili.

"HALİME"

https://www.sosyaledebiyat.com/post/hali%CC%87me

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.


15 Eylül 2017 Cuma

Kayıp Hayaller Kitabı - Hasan Ali Toptaş

Kendimi Hasan Ali Toptaş okumaktan alıkoyamıyorum, sanırım tüm kitaplarını okuyana kadar da rahat edemeyeceğim. Kayıp Hayaller Kitabı’nı da okuduktan sonra Toptaş’ın ne bulunmaz bir nimet olduğunu daha iyi anladım.Belki siz okuyunca bambaşka bir kitapla karşılaşırsınız ama ben mükemmel bir kitap okudum.

Toptaş bu kitabında küçük bir kasabada yaşayan Hasan, dedesi ve Hasan’ın arkadaşı Hamdi’nin dedesinin yaşadıklarını anlatıyor. Büyülü gerçekçiliğin tüm özelliklerini barındıran kitap, çoğul anlatıcıya sahip ve kimi zaman anlatıcıları birbirine karıştırabiliyorsunuz. Anlatan Hasan mı şimdi, yoksa dedesi mi dediğim birçok bölüm oldu açıkçası. Çünkü olaylar bir sis perdesinin arkasından gösteriliyor gibi. Önünüzden geçen gölgelerin arasından gerçekleri seçmeye çalışıyorsunuz ama çok da kolay değil bu. Hangi söz gerçek , hangi söz anlatanın hayal gücüne dayanıyor, tamamen bir muamma.

Bazen gölgelerin kişilik kazanmasına, bazen bir mezar taşının, bir asanın konuşmasına, bazen de bir köpeğin insana dönüşmesine tanık oluyorsunuz ve soruyorsunuz:
 Anlatıcı bunları hayal mi ediyor, gördüklerini mi farklı yorumluyor yoksa her şey bir çocuğun rüyasından mı ibaret?

Peki kitapta tam olarak ne anlatılıyor, kitabın konusu ne diyecek olursanız, görünürde;

Elinde, içinde ne olduğu bilinmeyen bir torbayla dolaşan, varlığı da yokluğu da kanıtlanmayan Kevser, Hasan’ın dedesinin Kevser’ e olan aşkı, Hasan’ın babası Hicabi’nin bir türlü yapmaya başlayamadığı ev, yaşanan yoksulluk, kasabaya elektriğin gelmesi…
Ama satır aralarına, görünmeyen kelimelere bakarsanız hem her şeyin hem de hiç bir şeyin anlatıldığını, var olmakla yok olmanın iç içe geçişinin kapısının aralandığını görürsünüz.

            Kitabın sonuna gelindiğinde ise yazar, okurlarını birçok soruyla baş başa bırakıyor, böylece kitap bittikten sonra da okurun anlatılanlarla ilgilenmesini sağlıyor.Okuru aktif hale getirmek böyle bir şey olsa gerek.Zaten Hasan Ali Toptaş, okurun elinden tutup, onu hikayenin sokaklarında dolaştıran bir yazar değil. O size yolu işaret eder, yolda nelerle karşılaşacağınız ise size bağlıdır.


 Kitapları seven herkesin en az bir Hasan Ali Toptaş kitabı okuması gerektiğine inanan kalemucunun beğendiği bu kitabı okumaya karar verirseniz, bol miktarda noktalı virgüllerle arka arkaya sıralanan, bazen iki sayfa süren cümlelere hazırlıklı olun ve Toptaş’ın kitaplarını okurken kelimelerin etrafa yaydığı müziği duymaya çalışın. 

24 Ağustos 2017 Perşembe

Sonsuzluğa Nokta - Hasan Ali TOPTAŞ

Çılgınlığın Ötesi’nden sonra gerilim kitaplarını aratmayan “ Kızım Olmadan Asla” kitabını okudum. Kitapla ilgili düşüncelerimi yazdıktan sonra blogda paylaşmaya fırsat bulamadan Sonsuzluğa Nokta’ya başladım ve önce bu kitabı yorumlamalıyım dedim. Çünkü siz okuyunca ne hissediyorsunuz bilmiyorum ama Hasan Ali Toptaş nedenini tam açıklayamadığım bir şekilde beni kendine çekiyor. Yazmak için verdiği emeği, her bir cümlenin üzerinde uzun uzun düşünüşünü, sanki o yazarken yanındaymışım gibi hissediyorum. Kitaplarını beğendiğim birçok yazar var ama hiçbiri onun kadar cezbetmiyor beni. Onu okurken garip hayaller beliriyor gözümün önünde:
           
            Kendine has karışıklığı içinde düzen bulmuş odasında, masasından eksik olmayan çayı ve sigarasıyla ( belki de kullanmıyordur ama böyle hayal etmekten kendimi alamıyorum) bir defterin başına oturmuş, yanındaki kelime çuvalından bir kelime seçip cümleye yerleştiriyor. Sonra, şöyle uzaktan kelimenin duruşuna bakıyor, cümle kelimeyi kabul etmezse bir yenisini seçiyor. Okuduğum her kitabıyla bir kelime büyücüsünün odasına dalıyorum sanki.

            Bazen de yazdıklarıyla karamsarlığa sürüklüyor beni. Bir onun cümlelerini okuyorum, bir de minik adımlarla ilerlediğim, çoğu kısmı beynimde gezinen karalamalarımı. Cümlelerim yavan, kelimelerim aciz geliyor hep. Onun sırrını düşünüyorum sürekli. Aslında farkındayım. Onda müthiş bir gözlem yeteneği var. Çevreyi ve nesneleri anlatmayı seviyor ama detaylar boğmuyor insanı. Cümlelerini benzetmelerle süslüyor. Öyle benzetmeleri var ki, yarin kaşının hilale benzetilmesi eşiğini çoktan geçmiş anlayacağınız. Birbiriyle bağlantısız görünen kelimeleri uyum içinde birleştiriyor. Sigara dumanını dans eden mavi bir tele, uzun bacaklı sehpaları şahlanmış at sürüsüne, gidenin, son bakışında ortaya çıkan sıkıntıyı, yavrularını peşine takmış bir sokak köpeğine benzetebiliyor.
           
            Ama bu kitapta en çok Meftune’yi, farklılıklarından vazgeçmiş görünerek topluma uyum sağlayabilen gizli bir trompete benzetmesini sevdim. Kitabın ilk sayfalarında yer alan “…trompet olmak istiyorum.” cümlesinin anlamını da ancak sona yaklaştıkça anladım.

            Herkes gibi olamadığı için babasının gölgesinden beyhude kaçmaya çabalayan Bedran’ dı bu cümle. Bedran, aslında ismi ilk sayfalarda bize göz kırpan ama kitabın yarısına gelince,ismini ilk kez duyuyormuşuz hissi veren kahramanımız. Okuduğum kitaplarda kahramanın ismini hemen öğrenmemek hatta bazen hiç öğrenmemek ilgi çekici geliyor bana. Başlangıçta verilmeyen isim, sanki kahramanın replikleriyle, duygularıyla ortaya çıkmaya başlıyor. Kahraman kendini anlattıkça, biz onu tanımaya başladıkça  harfler de yan yana gelip ismini oluşturuveriyor.Bazen de o harfler hiç yan yana gelmiyor.Biliyorum sözü çok uzattım ama konu Hasan Ali Toptaş olunca söylemek istediklerim bitmiyor.

            Kitabın konusuna gelecek olursak:
            Şoför olan babasının izinden gitmek istemediği için (burada yine kendini gerçekleştiren kehanetle karşı karşıyayız) evden ayrılan Bedran’ı anlatıyor yazarımız. Bedran’ın hayatı bir puzzle gibi, zamanla, parçalar birleştikçe anlam kazanıyor, gözümüzde canlanabiliyor. Yani öyle hemen sunulmuyor önümüze. Yazar belki bizi meraklandırmak için belki de  başka türlüsü Bedran’a uymayacağından, geçmişle bugün arasında dolaştırıyor bizi.Geçmişten bir parça, bugünden bir parça. Birleştirince ortaya çıkıyor Bedran. Bir kaza sonucu yatağa hapsolan Bedran’ın başına geleni en sona saklıyor. Öğrenci evinde bir süre birlikte yaşadığı İsvan’a olan tutkusunu ise havada bırakıyor. Ne tutabiliyoruz ne yok sayabiliyoruz. Gülderim’in yani karısının bir gün yatalak bir adama bakmaktan sıkılıp gideceğini düşünerek geçirdiği günlerinde, geçmişe dönüşleri seriyor önümüze.
           
          Peki Gülderim gidiyor mu? Yatağa bağımlı Bedran nasıl kalkıp evdeki tabancayı alabiliyor? Tabancayı neden saklıyor? Kim için? Aslında önemli olan bu soruların cevapları değil. Önemli olan, herkes gibi olamayan Bedran’da, hepimizin, herkes gibi olamama sorununu ortaya koyan yazarın, böylece yaşadığımız çağın en büyük sıkıntısına, kimlik arayışına el atmış olmasıdır. Toplum kim olduğunu bulmaya çalışan insanlar yumağı artık.


Kitabı okuduğunuzda belki siz benim bulduğumdan da fazlasını bulursunuz. Belki unutamadığınız bir anıyı, belki korkularınızdan bir tutamı, belki şehvetten bir parçayı, belki de içinizdeki hayvanın ayak izlerini…

1 Haziran 2017 Perşembe

Kuşlar Yasına Gider - Hasan Ali TOPTAŞ

Bir önceki yazımda Türkçesine çok güvendiğim bir yazarla baş başayım demiştim.Evet işte Hasan Ali Toptaş dili kullanım şeklini en çok sevdiğim yazarlardan biri.Aslında bir İskender Pala hayranı olarak Osmanlıca terimleri, ağır kelimeleri, ağdalı cümleleri seven biriyim.Ama Toptaş’ın konuşma diline olan hakimiyeti insanı cezbetmeyecek gibi değil.Tıpkı bizim mahalleden biriymiş gibi doğal ve akıcı bir dille yazdığı bu kitabında,unutulmaya yüz tutmuş deyimleri,daha önce duymadığım kelimeleri de gün yüzüne çıkarmış.Kelime dağarcığı açısından yazarımız tıpkı bir maden gibi.Kesinlikle fakültelerde ders olarak okutulmalı Toptaş. Dilimize yapılacak en büyük katkı da bu olur bence.

            Yani Hasan Ali Toptaş ne anlattığı değil nasıl anlattığı önemli olan bir yazar.Zaten bu kitabının konusunu da birkaç cümleyle ifade edebiliriz.Nihayetinde babasını doktor doktor gezdiren bir oğulun hissettikleri anlatılmış.Ve böyle sıradan bir konu Toptaş’ın dilinde çok beğenerek okuduğum bir esere dönüşmüş.Kitabı okumaya başlayınca eski bir hatıramın gözümde canlanmasıyla da hemen adapte oldum kitaba.

Yıllar önce Aksaray’dan Eskil’e giderken bir kavşakta herkes korna çalmaya başlamıştı aniden.Biraz ilerleyince yaşlı bir adamın traktörle yolda kaldığını bu yüzden de tüm trafiğin alt üst olduğunu görmüştüm.Bindiğim otobüsün camından çok ama çok kısa bir süre o adamla göz göze gelmiştik.O bir saniyede adamın gözlerinde gördüğüm çaresizlik içime işlemişti.Beyazlaşmış saçlarına taktığı kasketi, boynuna mendil sardığı ,kahverengi kareli gömleği,ne yapayım diyerek iki yana açtığı,tarlada çalışmaktan nasırlaşmış elleri hala hatırlarım.
           
Kuşlar Yasına Gider’i okuyunca o adam geldi gözümün önüne.Sanki traktördeki adam Aziz rolünde karşıma çıkmıştı birden.Aziz,hikayemizin temel unsuru.Anlatıcının babası.Kitap baba-oğul ilişkisi içinde ilerliyor.Ama yazarımız baba-oğul ilişkisini edebiyat dünyasında hep anlatıldığı gibi bir çatışma,iktidar mücadelesi çerçevesinde değil de,sayı-sevgi ve uyum içinde ele almış.

Yazar babasını kaybettikten sonra yazmış kitabı ama bunun otobiyografik bir roman olmadığını hem kitapta hem de bir röportajında belirtmiş.Romanı üçüncü tekil kişinin ağzından yazmak yerine Aziz’in oğlunu kullanarak daha da zorlaştırmış işi kendi açısından.Bir roman yazmanın en garanti yolu üçüncü tekil kişinin anlatıcı olmasıdır belki de.Böylece yazar daha geniş bir açıdan aktarabilir olayları.Oysa anlatıcı belli bir kişiyse yazarın bildikleri o üçüncü şahsın bildikleriyle sınırlı kalır.Ama Hasan Ali Toptaş kelimelerle o kadar hasbihal içinde ki bunun kendisine zorluk çıkarmayacağını düşünmüştür zaten.

Aziz’in protez bacağını değiştirmek için Ankara’ya oğlunun yanına gitmesiyle başlayan romanımızı, Ankara-Denizli arasında mekik dokuyan Aziz’in oğlu aktarıyor bize.
Kitabın çoğu kısmı aynı yolda geçiyor:Polatlı çıkışı,Haymana yol ayrımı,Gömü,Temelli,Bayat…
Sadece yollar değil,beyaz gömlekli çocuk, anlatıcıyı yolda sürekli takip eden beyaz at,başka bir deyişle ecel atı ve dinlenen türküler de sürekli tekrarlanıyor.Bu tekrarlar okuyucuyu sıkmak yerine rahatlatıyor bence.Çünkü yaptığı bu tekrarlarla yaşam denen döngünün altını çiziyor yazar.Ve eninde sonunda hep aynı yere yaklaşacağımızı haber veriyor:Ölüme.

Hikayemizin baba-oğul ilişkisinin de gerisinde ölümün kabullenilmesi var.Hatta bana öyle geliyor ki yazar bu romanı babasının ölümünü kabullenebilmek için yazmak zorundaydı.Yazar, usul usul yağan yaz yağmuru gibi ölümü içimize işliyor,ölümü bekletiyor bize,ölümü olabildiğince normalleştiriyor,ölümle yüzleşmemizi sağlıyor ve en sonunda ölümü kabullendiriyor.Üstelik  kafamıza balyozlar indirerek değil, dinginlikle, hani sözüne değer verdiğimiz,hayat tecrübesini nasihat vermeden bize aktaran bir abi gibi yapıyor bunu.

Normalde edebi değeri yüksek bir kitabı okuduğumda son sayfayı bitirip derin bir nefes alır ve o anki mutluluğumu yüreğime hapsetmeye çalışırım.O anlık hazzın damarlarımda ilerleyişinin rehavetiyle hem mutlu olurum hem de güzel bir kitabın bitmesiyle hüzünlenirim.Oysa Kuşlar Yasına Gider’i bitirince,sanki yazar o son cümlenin noktasını aldı,büyüttü, büyüttü ve koca bir taş halinde, geldi kalbimin üstüne bıraktı.Nefes aldırmadı bana.Etkisinden uzun süre kurtulamadım.

Birçok cümlesiyle burnumun direğini sızlatan,röportajlarını okuduğumda ise hayalimi* yaşadığını öğrendiğim,her ne kadar Doğu’nun Kafkası benzetmesi yapılsa da bence Türk Edebiyatı’nın abisi olan Hasan Ali Toptaş ‘ı herkese tavsiye ediyorum ama bir yandan da bir tek ben okuyayım bana özel olsun istiyorum.İlk kez bir yazarı kendime saklamak istedim açıkçası.Ve hissettiklerimi anlatamamaktan korktuğum için bu yazıyı yazmak çok zor oldu .Başa dönüp yazımı okuduğumda kitabın çok az bir kısmını ele alabildiğimi görüyorum. Daha fazlası için en iyisi kendiniz okuyun bu kitabı.
Şimdi ben,Aziz’in mezarı başından kalkıp başka bir dünyaya açılmaya hazır hissediyorum kendimi.Siz de sağda solda hembembe sekmeyin**, yazarımızla tanışın bir an önce 😄

*Yazarımız 2004' te emekli olduktan sonra tüm zamanını kitap okumaya ayırmış.Bir nevi benim hayalim onun şuan yaşantısı.
** Bu sözü ilk kez bu kitapta duydum ve çok hoşuma gitti.