24 Mayıs 2026 Pazar

Küçük Yuvarlak Taşlar - Melisa Kesmez

 

 Sevdiğim ve beğenisine güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle ilk kez okuduğum Melisa Kesmez’in üslubu hoşuma gitti. Dili akıcı, betimlemeler yeterli seviyedeydi.  Konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini uzatmadan kısa ve öz olarak vermiş yazar.

Kitabı bitirdikten sonra kitabın adı neden Küçük Yuvarlak Taşlar diye çok düşündüm. Okuyanlar belki farklı bir sebep de bulabilirler.  Bence keskin hatları olmayan yuvarlak taşlar önce insana huzur veriyor ama çoğaldıkça onları nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz. Bir kavanoza da koysanız, cebinizde de taşısanız daha başka önemli şeylere yer bırakmayacak boşluklar oluşturuyorlar. O boşluklar ne görmezden gelecek kadar küçük ne de arasına başka bir şey alacak kadar büyük. Üstelik yuvarlak hatlarıyla da elinizi hiç acıtmadığı için atamıyorsunuz. Çoğaldıkça hayatınızı kangrene çevireceğini bilmeden biriktirmeye devam ediyorsunuz.

Kitapta anlatılan birinci hikayede bu yuvarlak taşlar daha belirgin. Üç kişinin hikayesi var kitapta. Aslında var olmaları birbirlerine bağlı ama hikayeleri birbirinden bağımsız. Nergis’in Hikayesi, Elif’in Hikayesi, Mehmet’in Hikayesi…

Okuyan herkesin odak noktası farklı olacaktır eminim. Benim odak noktam Nergis oldu. Annelik kavramını sorgulattı bana. Yazar kahramanlarını yargılamadan anlatmış ama ben Nergis’i çok yargıladım. İsteyerek anne olduktan sonra annelik bana göre değilmiş deme lüksümüzün olmadığına inanıyorum. O yüzden Nergis’e hak vermem mümkün değil. Şimdi kızıma baktığımda kalbimde bir tel titriyor adeta. Benim geçtiğim yaşlardan geçmesi, hayata bakışının şekillenmesi, gözümün önünde gün geçtikçe büyürken onu hala kucağımdaki minik bir bebek gibi hissetmek kalbimi sızlatıyor. Öyle anneliği de aşırı kutsallaştırmam ben. Bilirim ki neyi çok kutsallaştırıyorsak içini boşaltıyoruz. Dünyaya bir çocuk getirdiysem ölene kadar ondan sorumlu olduğumu bilirim sadece. Kendi hayatımı da ikinci plana atmam ki o da kimse için hayatını ikinci plana atmasın. Velhasıl ince bir ipin üzerinde zevkle yürümek gibidir annelik benim için. Tüm bunları hissederken çocuğunu bırakıp giden Nergis’e nasıl hak verebilirim. Cebimizdeki küçük yuvarlak taşlar bir bahane olabilir mi?

Nergis’in hikayesine o kadar odaklandım ki terk edilen Elif’in ve babası Mehmet’in hikayeleri aklımda iz bırakmadı maalesef. Ama okuması çok keyifli bir kitaptı. Sıcacık,sohbet eder gibi yazılmış bir kitap. Başka bir kitabını da okumak isteyeceğim bir yazarla tanışmış oldum. Sizi kitaplarla, yeni yazarlarla tanıştıran arkadaşlar edinin siz de…

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer Tunç

 

514 sayfa, 300’den fazla karakter ve bir güne sığdırılan olay örgüsü... Sanki yokuş aşağı giderken büyüyen bir kar topu gibi, kelimeler kelimelere çarpa çarpa ilerliyor sayfalar. Üstelik sadece olaylara değil Türkiye’nin tarihine de yer veriyor. Ayrıca bireysel hikayelerin yanında sayfalar arasında Osmanlı’dan Kafkasya’ya uzanan tarihsel izlere de rastlayabilirsiniz.


Bu kadar yoğun karakter ve olayı akıcı bir şekilde ve merak duygusunu hiç azaltmadan yazmak ancak iyi bir kalemin işi olabilir zaten. Ayfer Tunç okuduğum üçüncü kitabı ile gözümdeki yerini bir seviye daha üste çıkardı. Size tüm olayları ve karakterleri anlatmam mümkün değil ama k,tabı bitirdiğimde ruhuma en çok dokunanları yazmak isterim.

Karadeniz’in bir şehrinde 1898’de temeli atılan, 1902’de hizmete giren,ilim irfan yuvası olması amaçlanmış, sırtını denize dönmüş Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi mekanımız. Deniz kenarında denize tamamen sırtını dönmüş bir bina yapmak da ancak bir Karadeniz şehrine yakışırdı galiba. Tabii aslında iyi bir niyetle sırtını dönmüş ama onu da siz okurken anlarsınız.

Hastanede kimler yok ki...

Hastanenin tarihini yazmak isteyen, karısı obsesif kompulsif hastası olan Başhekim,

Kendisini acı bir son bekleyen ve benim de en çok üzüldüğüm karakterlerden biri, iç çamaşırları satan Kız İsmet,

Aralarındaki yaş farkı belli olmasın diye olduğundan yaşlı davranan, üvey annesine aşık olan Erdem Bakırcıoğlu,

Boşandığı karısı ve karısının yeni ailesiyle onların evinde tatil yapan, eski karısına yenge, eski karısının kocasına abi diyen terapi bağımlısı Şaban,

Gittiği yurt dışı ziyaretinde on yedi yaşındaki altın saçlı erkek güzeli Zoltan’a duyduğu aşk yüzünden intihar eden Kalemkari Köse Kasım Paşa,

Nişanlısının bindiği uçak Atlas Okyanusu’na düşen, Allah’ın sevdiği kulu olduğunu fark edemeyen Hilmi Ziya,

Bir sinir anında dudaklarını jiletle doğrayan tavşan dudaklı Jinekolog Ayşe Nuran Serbest,

Hayalinde yarattığı karısının kendisini sol eliyle aldattığına inanan yakışıklı şizofren Barış Bakış,

Dışişleri Bakanlığında geleceği parlak bir üst düzey memur olarak çalışırken tüm mal varlığını bırakıp doğal yaşamı seçen ve ayağını kesen bir paslı teneke yüzünden ölen Menderes Bakış,

Kocasının cinsel sapıklığı vücudunda her gün yeni bir iz bırakan Servinaz ve hak ettiği sona kavuşan kocası Ekrem Ceviz,

Tüm hastaneye “ot”lu kek yedirerek aslında sonun başlangıcını hazırlayan, kocasına olan öfkesi yüzünden saçlarını üç numaraya vurmaktan vazgeçmeyen Nöropsikiyatr Nebahat Özdamar,

Liseyi bitiren oğlunun denizde boğularak öldüğünü öğrenince katıla katıla gülmeye başlayan, herkesin şok geçirdiğini sandığı ama beynindeki tümör yüzünden tuhaf davranışları artan emekli edebiyat öğretmeni Zarife Gülercan,

Oturduğu koltuğu, yattığı yayatğı bile satıp tüm parasını deli gibi aşık olduğu şizofren Barış Bakış’la kaçmak için harcayan ve hastanenin sonunu getiren Gülnazmiye...

Ve daha yazmadığım yüzlerce karakter. Kim deli kim akıllı belli değil. Bazıları tam deli değil, tam akıllı da değil. Yazarın dediği gibi zaten akıllı delinin karşıtı da değil.

11 Ekim 2025 Cumartesi

Mathilda- Mary Shelley

 

 Bir eseri yazarından bağımsız düşünmek ve değerlendirmek mümkün mü? Bu aralar bunu çok düşünür oldum. Çok beğenerek okuduğum bir yazar vardı. Öyle cümleler kuruyor, öyle dokunuyordu ki kitapları kalbime.İçimde öyle çiçekler açtırmış, seviyorum davulları çaldırmıştı ki… Ruhum yirmili yaşlara geri dönmüştü adeta. Sonra hakkında çıkan haberler yüzünden kitaplarını okuyamaz oldum. Doğru yapıp yapmadığımı hala sorgularım. Bir yazıyı onu yazandan tamamen koparmak mümkün mü?

Bu düşüncelerle dolup taşmışken Mathilda’yı okumaya başladım. Mary Shelley’i Frankenstein ile tanıyoruz ama Mathilda’yı bilmiyordum. Kitap başta tasvirleriyle beni içine aldı sonra da konusuyla kapı dışarı attı kelimenin tam anlamıyla. Ne okuyorum ben dedim önce. Kitapta vurgulanan konu asla kabul edemeyeceğim, okurken bile ben yanlış anlıyorum herhalde dediğim bir durumdu. Baktım bu böyle olmayacak, üstelik kitabı okuyup tahlil etmek zorundayım. Danışman hocamın verdiği bir haftacık süre de tükeniyor yazarın hayatına odaklanayım önce dedim.

Yazarın hayatı tamamen ölümlerle çevriliymiş meğer. Doğduktan 10 gün sonra annesini kaybetmiş. Evli sevgilisiyle kaçmış. İlk çocuğu erken doğmuş, kaybetmiş. Sevgilisinin karısı intihar etmiş. 1818’de kızı 1 yaşındayken ölmüş. 1819’da oğlunu sıtma yüzünden kaybetmiş. 1822’de eşi 29 yaşındayken tekne kazasında vefat etmiş.1824’te yakın arkadaşını kaybetmiş.

Tüm bu ölümlerden sonra yazarın ruh halinin nasıl olacağını ve yazılarına nasıl etki edeceğini düşündüm. Yazar kitabında bize tabu gelen bir meseleyi anlatmaktan ziyade başka bir şeyler anlatmak istiyor dedim ve kitabın kapısı aralandı.

Mathilda, tıpkı yazar gibi annesini doğumda kaybetmiş, dünyaya gelmesi onu dünyaya getirenin can vermesine sebep olmuş bir kızdır. 16 yıl boyunca babasından da ayrı bir yaşam sürer. 16.yaşında babası yaşadığı buhrandan kurtulup kızıyla yaşamaya başlar. Mathilda’nın hayatındaki en mutlu günler başlar ama kısa sürer. Babası kızına gösterdiği yoğun sevgiyi aynı hızla geri çeker. Bu geri çekişin sebebi babasının hayatına mal olur. Mathilda’nın hayatı da bir daha eskisi gibi olmaz. Ama aslında yazarın anlatmak istediği şey başkadır.

Yazar Mathilda’da bireyin varoluşsal yalnızlığını merkeze alır. Kendi varlığını anlamlandırmak için de ölüm fikrinin etrafında dolanıp durur. Karakter ölümü bir çözüm olarak görmez. Varoluşu sonra erdirip anlam arar. Eserde acıdan anlam üretme üzerinde yoğunlaşılmıştır. Acı insanı var kılan şey olarak belirtilir.

Ayrıca babası öldükten sonra doğaya sığınır. Doğa burada koruyucu bir alan olarak görünür. Tıpkı bir anne figürü gibi. Kitabın sonlarına doğru Mathilda kendisi gibi acı çeken bir arkadaş bulur ve arkadaşı onu tekrar hayata bağlamak için çabalar ama Mathilda’nın içindeki ölüm arzusunu dindiremez.

Sahi ölüm olmasaydı var olmanın bir anlamı olur muydu? Peki hiç hayata geçirmeyeceğimiz düşünceler bizi günahkar yapar mı? Mathilda’yı okursanız bunu niye sorduğumu da anlarsınız.

28 Haziran 2025 Cumartesi

Görünmeyen Acılar Görünür Yargılar


 Hayatımıza sosyal medya girdiğinden beri dengemiz bozuldu bence. Paylaştığımız şeylerden sorumlu değiliz sadece. Ne yazık ki paylaşmadıklarımızdan da sorumlu tutuluyoruz.

Zaten ülkede o kadar çabuk gündem değişiyor ki her şeyi paylaşmak mümkün değil. Hele benim gibi çok paylaşım yapmayı sevmiyorsanız.

Ama benim bahsettiğim ülke sorunlarıyla alakalı değil. Tamamen bireysel. Mesela çok sevdiğiniz birini kaybediyorsunuz. Onu sürekli sosyal medyada paylaşmadığınız için yakınlarınız tarafından içten içe kınanıyorsunuz. Üstelik yüzünüze de hiçbir şey söylemeden.  Kalbinizde nasıl bir sızı bıraktığını instagram hesabında bol acılı bir müzikle yayınlamadığınız için üzülmediğiniz düşünülüyor. Acılı müzikle paylaşım yapanları da yadırgamıyorum. Hatta yadırgamamakla kalmayıp yanlış da bulmuyorum. Hayatın tek bir doğrusu olmadığını, herkesin farklı pencerelerden baktığını ve kimsenin kimseye düşüncesinden dolayı bir üstünlüğünün olmadığını geç de olsa öğrendim. 

O yüzden lütfen yapmayın. Niyet okuyucusu olmayın. Kimin içinin kan ağladığını kimin daha çok üzüldüğünü bilemezsiniz. 

Ha bir de ritüeller var. Sen yasını tuttuğun insan için bisküvi arası lokum dağıtırsın, ben yaptıklarımı söylemediğim için unutmakla suçlanırım. Hani yaptığımız şeyleri gösteriş olsun diye değil içten gelerek yapıyorduk inandığımız dinde. Tabii bu din değil ritüel olduğu için bak yine kızamadım.

Ezcümle birbirimize görünmeyen duvarlar örmeden, anlayış ve saygı içinde yaşayabileceğimize inanıyorum hala.

Bu inancım gün geçtikçe zayıflıyor ama olsun hala umut var.


8 Haziran 2025 Pazar

Atmaca - Hikmet Hükümenoğlu

 

Yazarla ilgili olan düşüncelerimi söylemeye bilmem gerek var mı? Bir şekilde yazdıklarına bağlıyor beni. Yüzümde garip bir tebessüm bırakıyor çoğunlukla. Bazen geçmişe ait bir iz, bazen sevdiğim bir kitabın adını görüyorum romanlarında. Eğer ana karakterle de bağ kurabilirsem kitabı beğendim diyebiliyorum.


Ömer’in edebiyat dergisi çıkarması mı,( bir zamanlar Sosyal Edebiyat dergisi çıkarmıştık. Hey gidi günler.) üniversitede akademisyen olması mı,( tabii o da elinden alınıyor o ayrı bir konu) sevdiği kitaplar mı yoksa gerçek zannettiği geçmişinin aslında çok farklı olması mı bilmem ama çabuk bağ kurdum.


Aslında kitap Ömer’in yazdığı mektupla tam olarak mektup değil de kendi hayatını biri için yazıya dökmesiyle başlıyor. Bu kişinin kim olduğunu da kitabın sonunda öğreniyoruz. Ömer lise yıllarından yani 1990’lardan başlayarak anlatıyor yaşadıklarını. 2019’lara kadar devam ediyor.

Ömer arkadaşlarıyla lisede edebiyat dergisi çıkarmaya çalışan ama idarenin engeli yüzünden dergi konusunda yalnız bırakılan bir çocuk. Üstelik küçük yaşlarda annesini kaybetmiş, annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu kardeşiyle ve babasıyla anlaşamayan sadece ablasıyla arası iyi olan öfkeli biri.


Yazar Ömer’in hayatı akıp giderken ülkenin de nasıl bir değişime uğradığını çok yerinde tespitler yaparak anlatıyor. 1990’lı yıllardan 2019’lara kadarki zamanı anlatırken Türkiye’de yaşanan siyasi olaylara, gündelik yaşama yer veriyor. Böyle olunca bazen yazar konuyu dallandırıp budaklandırıyor gibi hissedebilirsiniz. Ama hayat tek bir yolda akıp gitmiyor. Bizim farkında olup önemsemediğimiz ya da farkında bile olmadığımız çok yan yol var.



 

Bir kitapta en sevdiğim şeylerden biri sevdiğim kitap isimlerine rastlamak. Çünkü kitaplar bizi başka kitaplara götürmeli. Diğer hoşuma giden şey ise yazarın diğer kitaplarındaki karakterlere rastlamak. Burada ikisi de mevcut.


Ayfer Tunç Yeşil Peri Gecesi, Yusuf Atılgan Anayurt Oteli, H.A. Toptaş Gölgesizler, Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm... Kitapta geçen ve benim sevdiğim kitaplardan birkaçı.


Ve Körburun’daki Onur hoca ve bizim meşhur kitapçı. Hükümenoğlu’nun kitaplarıyla ilgili yorum yapanların hala bu kitapçı detayına nasıl önem vermediklerini anlamıyorum. Bir kitapta başka bir kitaptan karakter görünce yabancı bir şehirde sevdiğim birine rastlamış gibi oluyorum ben.


Kitapla ilgili en çok eleştirilen şey ise atmaca metaforunun yeterince iyi işlenmediği olmuş.

Galiba çoğu okur o atmacının bir yerde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmasını, olayların gidişatını tamamen değiştirmesini ve bizim de aaa bak işte atmaca bu yüzden var dememizi istiyor.

Sonuçta kitabın başında Ömer’in yaz tatilinde çalıştığı butik otelde garip bir şekilde ortaya çıkıp sonra metafor olarak onun göğsüne yerleşen atmacanın çok ses getirmesi gerektiği düşünülmüş.

Oysa içimizde kopan fırtınalar her zaman çok ses getirmiyor. Usul usul alttan çalan bir fon gibi ömür boyu süren bir ses, atılan çığlıktan daha mı az değerli?

Ben bu yapılan eleştirileri haksız buldum. Ömer’in öfkesi gerçek bir insanın öfkesiydi. Yıllar süren hiç geçmeyen duyguları çok iyi bilirim.

Yani ezcümle ben yine Hükümenoğlu’nu beğendim. Hep yazsın hep okuyayım.

Bu arada görseli bu kez yapay zekaya yaptırdım. Sevdim ben yapay zeka işini ama dipsiz bir kuyu gibi dikkat etmek lazım.

26 Nisan 2025 Cumartesi

Blogları Canlandırma Projesi - Nisan

 


 


Blogları canlandırma projesinin nisan ayı konularından biri de yağmurdu. Bu konuda ben de yazmak istedim. Zaten çoğu zaman projeye dâhil olmak istiyor ama bir türlü zaman yaratamıyordum. Ya da tam o konuyla ilgili yazmak istesem zaman dolmuş, o ay bitmiş oluyordu. E biliyorsunuz ki zaman çabuk biten bir şey. 

Bu kez yazdığım ödevi yarım bıraktım, ödevin ortasında hop yeni bir sayfa açıp bu yazıyı yazmaya başladım. Ödevimden kaçıyor da olabilirim ama orasını karıştırmayın boş verin siz. Yağmur konusunda ne yazabilirim diye düşünürken, neden kısa bir hikâyecik yazmayayım dedim. Bakalım nasıl olacak…

“Yağmur usul usul, şıp şıp şıp diye damlamaya başlamıştı yeni boyattığı ayakkabısının tam da ucuna. Daha ne kadar burada böyle bekleyeceğini kendi de bilmiyordu. Yağmurun ne zaman duracağı belli mi olurdu? Belki saatlerce sürer belki de birden kesiliverirdi.

Damlaların giderek hızlanacağını önünden geçen insanların telaşından anlayabiliyordu. Kimsenin ıslanmaya tahammülü yoktu. Bir an önce kuru bir yere, olmadı bir dükkân tentesinin altına girmeye çalışıyorlardı. Koşan insan sayısı artınca oturduğu banktan ayağa kalktı, etrafını sakince izlemeye devam etti, henüz gitmeye niyeti yoktu.

Her düşen damlada bir anı gözünün önünde büyüyordu. Bir damlada sokakta misket oynuyor, diğerinde okuldan çıkar çıkmaz kravatını gevşetip top sahasına koşuyor, öbüründe işten dönerken karşısına çıkan deniz mavisi iki gözün esiri oluyordu. Hayat da tıpkı bu damlalar gibi hızla akıp gitmişti. Hiç anlamamıştı zaman nasıl bu kadar hızlı akabilmişti. Şimdi saçlarının beyazları her geçen gün artıyordu ama artık bir önemi yoktu. Çünkü onun için zaman yirmi yıl önce tam da burada durmuştu.

Damlaları izlerken yanından geçen genç adam bir yandan ona seslenip bir yandan koşmaya devam etti.

“Arif amca hadi evine git, bu kez yağmurun durmaya hiç niyeti yok ıslanma, hasta olacaksın.”

Adamın sesini duyunca uykudan yeni uyanmış gibi başını kaldırdı ve kaldırımdan yola indi, ellerine baktı. Yıllar önce tam da burda yağmurda kayıp arabanın altında kalan bir çift mavi gözün ellerinin sıcaklığı hala ellerindeydi."

 

Tamam tamam bu kadar duygusallık yeter, dağılabiliriz. 


29 Ocak 2025 Çarşamba

Kapak Kızı - Ayfer Tunç

 


 

Siz hayatın neresindesiniz?

Bulunduğu yerin doğru taraf olduğuna emin olup karşı tarafta olanları yargılayan kısımda mı?

Korkaklar tarafında mı?

Sonuna kadar gidenlerin tarafında mı yoksa hiçbir şey yapmadan yaşayanlar tarafında mı?

Şebnem dibe inmeyi göze alanlardan, Ersin ve Selda ise hayatın akışını bozmaktan korkanlardan.

Öyle pat diye girdim olaya baştan alayım en iyisi.

Ankara’dan İstanbul’a giden trenin yemekli vagonunda aynı fotoğraf yüzünden kendilerini sorgulamaya başlayan üç insan. Ersin, Selda ve Bünyamin…

Ayın Kapak Kızı Şebnem’in çıplak hatta fazla çıplak fotoğraflarına bakıp hayatlarını sorgulamaya başlayan birbirinden habersiz bu üç insanın iç dünyalarının bir fotoğrafla nasıl alt üst olduğunu anlatıyor yazar.

Ersin ve Selda bir zamanlar hayatlarından geçmiş bu güzel kızın onları aslında nasıl da derinden etkilemiş olduğunu fark ediyorlar. Bünyamin ise hiç tanımadığı birinin fotoğrafı üzerinden kendi hayatı ile ilgili kararlar veriyor. Her biri o fotoğrafta farklı şeyler görüyor. Tıpkı hayat gibi...

Herkes hayata kendi penceresinden bakıyor. Herkes baktığı yerden haklı görüyor kendini.

Ben hep imrenmişimdir kendini haklı görenlere. Çünkü kendimi her haklı görüşümün arkasından içimde bir ses fısıldar: “Emin misin?”

Bu sesi hiç susturamam, çok derinden gelir ama nettir.

Belki de bu yüzden Selda’yı çok iyi anladım. Selda Şebnem’in fotoğrafı için Ersin’e:

“...kendinizi fazla önemsemiyor musunuz? Siz herkesin onayladığı saygın alandasınız da, oradan Şebnem’e merhamet gösteriyor, onu bağışlıyor gibisiniz. Durduğunuz yerin doğru olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Onu bağışlamak sizin haddiniz mi?” diyerek aslında temeldeki en büyük sorunumuzu dile getiriyor.

Ne haddimize?

Haddimiz olmayan şeylere öyle hadsizce yorumlar yapıp yargılıyoruz ki…

Ayfer Tunç gizli bir mesaj verir gibi anlatmış bunu. Öyle ortalara dökmeden kamu spotu gibi gözümüze gözümüze sokmadan ki bu benim en sevdiğim yazar üslubudur.

Ama bir kitapta hangi cümlenin kimin için gizli mesaj olacağı belli olmaz. Belki siz Selda yerine Bünyamin’e odaklanırsınız.

Karısının kendisini aldattığını düşünen, bunun için elinde hiçbir kanıt yokken şüpheyle dolan, çocuğunun olması çok düşük bir ihtimalken hamile kalan karısını önce düşüncelerinde yargılayan sonra aklayan, Şebnem’in fotoğrafı yüzünden elleri yanan Bünyamin’e.

Ya da sevdiği sandığı Şebnem’i yarı yolda bile değil henüz yola çıkmadan terk eden Ersin’e.

Ben her ne kadar Selda’ya odaklansam da Şebnem’in hayatını çok merak ettim. Bu yüzden merakımı giderebileceğim Yeşil Peri Gecesi kitabını da bir an önce okuyacağım.

Ersin’i ise açıkçası hiç merak etmedim. Çok iyi tanıyorum onu. Yarı yolda bırakmayı iyi bilen,kendi düzenini bozmaktan ödü kopan, sanki mağdurmuş gibi bir tavır takınıp aslında hayatını bal gibi de yaşayan, karşıdakinin hislerini düşünmeden kendi içine odaklanan biri işte. Düşünmeye değmez. Hem Ersinleri sadece karşı cins olarak düşünmeyin. Öyle çok arkadaşınız vardır belki de…

 

 

17 Kasım 2024 Pazar

Sonra Gözler Görür - Hikmet Hükümenoğlu


 

Yazardan okuduğum dördüncü kitap. Bir yazarın birden fazla kitabını okuduysam onu kafamda bir kalıba soktuğumu fark ettim. Kafamda bir kalıp olunca da objektifliği kaybediyorum. Yazara da haksızlık yapıyorum bazen. Hükümenoğlu da kafamda bir kalıba sahip.

Duyguları çok iyi analiz eden, kurguyu iyi ayarlayan ve imla hatası yapmayan, cümle yapısını beğendiğim bir yazar. Bu kalıplarla kitabı okumaya başladım ve aslında türünü bildiğim halde polisiye tarzda bir roman karşıma çıkınca ilk sayfalarda duraksadım. Sadece kafamdaki kalıp yüzünden değil. Peki neden? Çünkü biz alışmışız yerli polisiyeyi tek bir kalemden okumaya. Bu arada o yazarın da son kitabını aldım. Kendisini de severek okurum ama sanki polisiye tek bir yazarın tekelindeymiş gibi benimsemişim. Farklı bir yazardan polisiye okuyunca önce yadırgadım.

Ama bu kitapta biraz ilerleyince anladım ki duyguları bu kadar iyi analiz eden, kurgu hatası yapmayan bir yazar tabii ki polisiyede de başarılı olacaktır. Kısacası bu kitaptan sonra benim için Türk polisiye yazarı artık tek bir kişi değil. Hükümenoğlu iyi bir polisiye yazarıdır.

500 sayfalık kitabı iştahla okudum. Konusuna gelirsek:

Çocukluğunu yaşadığı kente sevgilisi için dönen gazeteci Ezgi’nin bir anda kendini cinayetler ve ilişkiler yumağının içinde bulması anlatılıyor. Yazar Yenikent diye bir şehir kurgulamış. İstanbul’dan uzakta küçük ama gelişmekte olan bir şehir.  İşin içine şehirdeki belediye seçimleri, köklü bir ailenin geçmişindeki sırlar ve geçmişte yaşanan talihsiz olaylar da girince karmaşa da merak da artıyor. Katilin kim olduğunu sonlara doğru anca tahmin edebiliyorsunuz. Kısacası ben kitabı beğendim ve diyorum ki;

Çevrenizde sürekli sizi dinleyen, yardımınıza koşan biri varsa lütfen durun ve ona “Nasılsın?” diye sorun. Kitabı okuyunca ne demek istediğimi de anlayacaksınız. İyi okumalar.

Şimdi elimde iki kitap var. Biri yine Hükümenoğlu’na ait. Yazarın tüm kitaplarını okumadan rahat edemeyeceğim. Diğeri adını hep duyduğum ama bir türlü okuma sırası gelmeyen bir kitap. İkisini birden mi okusam acaba?

 Not: Sonra Gözler Görür kitabında birkaç yerde imla hatası vardı. Umarım ikinci baskısında düzeltilir.

 

2 Kasım 2024 Cumartesi

Kuru Kız - Ayfer Tunç

 


Sadece uzun boyu ve zayıf bedeni yüzünden kuru kız değil, sadece evlenmediği için de kuru kız değil. Tüm hayatı kuru onun. Ve Kuru Kız kuru olmayan yeni bir hayata başlamak için dünyanın sonuna gidiyor. Dünyanın sonu, Ushuaia.

Aaa şimdi hikâyenin sonunu niye söyledin demeyin çünkü yolun başında anlatıyor yazar. Peki Kuru Kız dünyanın sonuna nasıl gidiyor?

Önce annesini sonra babasını ve kardeşini kaybedip yapayalnız kaldığı bu hayatı tersine çevirmeyi nasıl başarıyor?  Kitap boyunca bu merak hiç peşinizi bırakmıyor.

Yaşadığı çevreye, annesinin ölmesine, okula devam edememesine, sadece babasına ve kardeşine bakmak için var olmuş gibi görünmesine rağmen dünyayı algılayışı çok farklı Kuru Kız’ın. Herkesin alık bir kız olarak gördüğü Kuru Kız aslında dışarıdan saf diye nitelendirdiğimiz insanların aslında öyle olmayabileceğini gösteriyor.

“ Anne babasından ve kendini bildi bileli yaşadığı ortamdan öğrendiği Allah ile kendi kafasındaki tanrıyı bağdaştırmaktan yıllar önce vazgeçmişti.

Allah’a ibadet etmek için oruç tutardı, kendi tanrısıyla konuşurdu.”

Herkesin saf, biraz da alık bir kız olarak gördüğü Kuru Kız’ın hayatına akıllı telefonun girmesiyle işler değişiyor. Demek internet, doğru kullanıldığında insanın hayatına sihirli bir dokunuş yapabiliyor. Kuru Kız bu sihirli dokunuşla hayatını bambaşka bir yöne çeviriyor. Hayatını değiştirmek istemekle hiç de haksız değil. Çünkü çevresindeki tüm “iyi” insanlar iyilik adı altında Kuru Kız’ın hayatına müdahil olmaya çalışıyorlar. Ondan yararlanmak istiyorlar ya da onun hayatına bakıp kendi hayatlarının mükemmelliğine seviniyorlar. Tüm bunlarla mücadele eden Kuru Kız 40 yıl sonra üzerindeki ölü toprağını atıyor. Artık sadece kendi için yaşamaya karar veriyor.

Edebi yüklerden arınmış, basit cümlelerle yazılmış, bir çırpıda okunabilecek ama günlerce etkisinde kalacağınız bir kitap. En azından bende öyle oldu. Okurken kitabın dilini belki biraz fazla sade buldum ama kitabı bitireli birkaç hafta olmasına rağmen aklımın bir köşesinde dünyanın sonuna giden ve orada mutlu bir hayat süren kuru değil, uzun ve zarif bir kız var.

 

8 Ekim 2024 Salı

Kar Kuyusu - Hikmet Hükümenoğlu

 


Hikmet Hükümenoğlu’nu sondan okumaya başladım. Kar Kuyusu yazarın ilk kitabı ama ben önceliği önce Körburun’a sonra Harika Bir Hayat kitabına verdim. İlk kitaplar beni bazen tedirgin eder. Çünkü yazara dair önyargı oluşturmama neden olabiliyor bazen. Ama Hükümenoğlu’nun bu kitabı asla ilk kitap gibi değil.  Okurken ne gereksiz bir sözcük ne lafı dolandırma ne de yersiz bir betimleme var.  Ama kitabın kapağına ufak bir “gerilim” ifadesi eklenebilirmiş.

Boşanmış bir kadın olan Nur, babasından kalan dükkanı işletmeye karar verir. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadının duygusal iniş çıkışlarını okuyacağımızı düşünürken, bir gece Nur’un sokakta yanında bir köpekle dolaşan bir adamla karşılaşmasıyla olaylar gerilim romanına döner.

Üst komşu Melike Hanım’ın da garip tavırlarından şüphelenen Nur’un aklına gelmeyenler başına gelecektir. Bu kitapta yazar hiçbir insanın göründüğü gibi olmadığını, bazı insanların merhametsizliğini iliklerimize kadar işliyor. Ayrıca aile ilişkilerinin öneminin de altını çiziyor. Nur,Melike Hanım, Nuri ve Tibet’in yaşantılarına bakınca, aile hayatının insanlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu bir kez daha anlıyoruz. İyi bir aileye sahip olmak galiba bu hayattaki en büyük şans.

Detay vermeyeyim ama kitapta bahsedilen hastalıkla ilgili bir dizi de var. Bu konu benim de çok ilgimi çekmişti. Kitapta denk gelince ayrı bir dikkatle okudum. Özellike son sayfalara doğru hikayenin hızı da gerilimi de arttı. Olaylar hızlandıkça siz de hızlanıp neler olduğunu bir an önce öğrenmek istiyorsunuz. 

Kitabın adı da konuya çok yakışmış. Bazı aileler maalesef kör bir kuyu gibi. Üstelik üzeri karla kaplı olduğu için dışarıya ses de gelmiyor. İçeride neler döndüğünü sadece yaşayanlar biliyor. Belki çok sert gelecek ama bu insanların çoğalmaması, aile kurmaması lazım. Zaten bence aile olabilmek, çocuk sahibi olmak bu kadar kolay olmamalı. Sadece anne ve babanın iyi anlaşması da yetmez. Dünyaya bir çocuk getirdiğinizde onu sadece fiziksel olarak değil psikolojik olarak da beslemek zorundasınız. Son zamanlarda yaşananlar da bu söylediklerimi doğruluyor. Kitapta Nur'un anne ve babası arasındaki ilişki her ne kadar iyi görünse de özellikle "baba"nın tavırları direkt psikolojik şiddet benim için. Bu tarz ailelerde büyüyünce de Nur gibi önünü arkasını düşünmeden hareket edebilir insan. Yazarın aile ilişkilerini çok yerinde örneklerle anlattığını düşünüyorum. 

Ayrıca okuduğum üç kitabında da yer alan “kitapçı” detayını da çok beğendim. Bunu İhsan Oktay da yapıyor. Hikmet Hükümenoğlu da kitapların tam en can alıcı yerinde birden beliriyor ve bir kitapçı olarak karşımıza çıkıyor. Yani en azından benim için kitapçı yazarın kendisi. Yazarın kitaplarını okuyanlar da acaba benim gibi mi düşünüyor merak ediyorum. Okuduğum yorumlarda kimse bu detaya değinmemiş maalesef. 

Bu arada bir önceki yazımda umarım yazar boş durmayıp kitap yazıyordur demiştim. Nasıl içten bir istekse benimki hemen gerçekleşti. Yazarın yeni bir kitabı çıktı. Mutlaka onu da alıp okuyacağım. Ama şimdi elimde yine daha önce okumadığım bir yazar olan Ayfer Tunç var. Bakalım Kuru Kız beni mutlu edecek mi?



 Hemen bu kitabı da alıp okumam gerek. :)

29 Eylül 2024 Pazar

Harika Bir Hayat - Hikmet Hükümenoğlu


 

Yazardan okuduğum ilk kitap Körburun’du. Bu okuduğum ikinci kitabı. Bu kitabı köy yolunda arabada bitirmiştim. Yol, okuma hızımı arttırdı diye düşünmüştüm. Sonra blogda paylaşmak için tekrar göz gezdireyim dedim ama bir baktım kitabı tekrar bitirmişim. İkinci kez de zaman zaman kızarak, bazen üzülerek ama heyecanımı hiç yitirmeden okudum kitabı.

Kitabı bitirdiğimde ilk işim Google’a Harika Kara yazmak oldu. Yazar Harika’ya adeta bir ruh üflemiş. Gerçek bir insan olduğundan bir an olsun şüphe etmiyorsunuz. 1919 yılında başlayıp 1960’larda biten kitabın arka planında anlatılanlar da bu gerçekliği destekliyor. Benim en çok hoşuma giden şey de Türk Edebiyatı’nda çok sevdiğim isimleri görmek oldu. Zaten Nazım Hikmet, Halide Edip, Hececiler gibi isimleri görünce benim gönlümün yayları gevşiyor hemen.

Harika’nın hayatının etrafında geçen olayları Türkiye’nin bir panoraması olarak düşünebiliriz. Bir nevi dönem romanı okuyoruz aslında. Ama ben Harika’ya odaklanmayı tercih ettim. Özellikle annesiyle olan ilişkisine. Melek Hanım’a öyle kızdım öyle kızdım ki… Elindeki cevherin farkına varamamış daha da kötüsü belki de farkına vardığı için Harika’nın harika bir hayatı olmasının önünde bir set gibi durmuş. Kitaplarda da hayatta da genelde insanların davranışlarında bir sebep aramadan yargılamam. Belki benim göremediğim bir sebep vardır diye aklımın bir köşesinden geçiririm hep. Ama Melek Hanım’ın davranışlarının bir açıklaması yok. Üstelik bir kız annesi olarak onu bir kaşık suda boğmak istedim. Bir anne olarak belki de en önemli görevimiz çocuğumuzun yeteneklerini ortaya çıkarmak bence. Hele Harika gibi harika bir evladınız varsa. Belki de Melek Hanım Harika’nın yeteneklerinin kendisinde olmamasını bir türlü hazmedemedi. Bu yüzden de ona hayatı zehretmek için elinden geleni yaptı.

Harika’nın yolculuğunda Beyoğlu’nun pastaneleri,tiyatroları, sokakları eşlik ediyor bize. Ayrıca döneminin oldukça ilerisinde bir kadın olan Harika’nın bildiği diller, matematik zekası, yazdığı şiirlerle insanları etki altına alması, tiyatro yeteneği okurken hayret ettiriyor ama asla yok artık bu kadar da olmaz demiyorsunuz. Hatta yoğun duyguları yüzünden nesneleri nasıl etkilediğini okuduğunuzda bile gerçeklik algınızı yitirmiyorsunuz. Neden peki? Çünkü yazar bir karakter değil bir insan yaratmış.

Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? O halde kitabı okuyun.

Açık söylemek gerekirse ben yazardan çok etkilendim. Şimdi de Kar Kuyusu kitabını okuyorum. Umarım yazar şu an boş durmuyor ve kitap yazıyordur. Ben yazdığı tüm kitapları bitirince yeni bir kitap yazmış olsun istiyorum.

 

19 Ağustos 2024 Pazartesi

Beni Gözünüzde Büyütmeyin- Gülse Birsel

 



Sema Soykan’ın iki kitabı arasına sıkıştırdığım kitap Gülse Birsel’in Beni Gözünüzde Büyütmeyin kitabı.O öyle dese de büyütüyorum valla. Öncelikle şunu söyleyeyim bu yorum asla objektif değildir. Taraflı yazılmıştır. Çünkü ben bir Gülse Birsel hayranıyım.O ne yazsa okurum, ne yapsa izlerim. Bu arada Aile Arasında 2’yi yazıyormuş iki gözümün çiçeği.

Gülse Birsel tutkum Avrupa Yakası ile başladı. Ondan önce G.A.G vardı ama orada henüz fanatikleşmemiştim. Avrupa Yakası’nı ise kaç defa izlediğimi hatırlamıyorum bile. Hala mutfakta yemek yaparken ya da gece canım çok sıkılmışsa açarım bir bölüm izlerim. Benim ikinci terapi yöntemimdir. Birincisi hala Çalıkuşu.

Gülse Birsel kitabında 2-3 saatlik bir stand-up gösterisi yapmış aslında. Öyle de güzel noktalara temas etmiş ki… Bazı yerlerde “aaa hakikaten ya gerçekten de öyle…” dedim durdum.Bizim gözümüzün önünde duran şeyleri göstermiş aslında. Kendi ailesinden,küçüklüğünden bahsetmiş, yaşadığı komik ve rezil anları da yazmış.

Boomer’lık, arabesk rap,pedagoji, içerik üretme,moda gibi birçok konuyu kendi tarzında yorumlamış.Çok da komik yazmış. Çünkü kadın komedyen.

Hep ağzım kulaklarımda okudum. Bir gevşeme bir sırıtma halleri… Vesselam çalışkan, komik, başarılı, fıstık gibi de kadın. Yazdıkları da bir çırpıda okunuyor.

Ha bir de dizi yazmış. Hem Aile Arasında 2’yi hem diziyi çok merak ettim. Sabırsızlıkla bekliyorum. Öyle gezip tozacağına çabuk bitirse bari. :)

Birkaç alıntı yapayım da içerikle ilgili de biraz fikriniz olsun. Zira yazarın yazdıklarından çok kendi hislerimi yazdım yine.

“Herhangi bir şey “gayet güzel”se bilin ki pek güzel değildir, “gayet iyi”yse çok iyi değildir. “Gayet”, “öldürmeyecek kadar” demektir.

Ben bu yıl Oscar alsam, hem oyunculuk hem senaryo yazarlığından bak,iki tane birden!Çıkıp konuşma yapsam,iki elimde birer heykel.Desem ki, “Öncelikle babama teşekkür ediyorum, her şey onun sayesinde,thank you dad, kanatlarımın altındanki rüzgar sensin.” Benimki der ki, “Niye orada öyle eğik durdun?! Niye sırtını kambur yaptın konuşurken? Heykelleri bıraksaydın önündeki masaya, şöyle dik durup öyle konuşma yapsaydın. İşte içimde kalan bir ukte daha!” Yemin ediyorum.


9 Ağustos 2024 Cuma

Kilit Taşı- Sema Soykan

 


 

Sema Soykan’dan okuduğum ikinci kitap ile geldim. Bir yandan da yazarın diğer kitabı Keşke’ye başladım. Art arda aynı yazarı pek okumam demiştim. Bu kez bir değişiklik olsun diye başladım ama araya yine farklı bir kitap sıkıştırdım. O da sürpriz olsun.

Kilit Taşı revize edilmiş bir roman. Benim okuduğum baskısında eklenen yerler var. Kurguya dokunulmadan bazı bilgiler eklenmiş anladığım kadarıyla. Özellikle de kadınların yüzyıllar boyu verdiği mücadele konusunda bilgiler yer almış. Ayrıca dünyadaki farklı toplumların kadına bakış açısı, kadının toplumda nasıl zorluklar yaşadığı anlatılmış. Birçoğu zaten bildiğim şeylerdi ama bazı toplumların yaptıkları, okurken bile ürpertti beni. Kaldı ki o kadınlar benim okumaktan imtina ettiğim şeyleri yaşamışlar.

Yazar yaşadığımız şimdiki Türkiye ile İslam öncesi Türk toplumlarındaki kadının yeri algısını tekrar hatırlatmış. Sadece doğu toplumlarının değil batı toplumlarının da geçmişlerinde kadınlara bakış açılarında var olan kara lekeleri de ortaya koymuş. Yani kadın doğuda yeriliyor batıda övülüyor algısına girmemiş.

Kitabı, kadınlar arasında bir dayanışma kitabı olarak görmemizi istiyor yazar. Ben bu konuda biraz kararsız kaldım. Neden mi?

Kitapta birbirini seven iki aşık, başka bir kadının “haince” planları yüzünden ayrılıyorlar.Şimdi böyle haince planlar yapan kadınlar yok mu? Var. Yazar bunu es geçip hayalperest mi davranmalı? Hayır. Daha fazlasını yapan kadınlar da var. Peki o zaman sorun ne diyeceksiniz. Tam bilmiyorum açıkçası. Ama kadın dayanışma merkezli bir kitapta “fettan” bir kadın karakteri, ismini koyamadığım duygulara sebep oldu bende. Arafta bıraktı beni. Yazarı aynı zamanda hem haklı buldum hem de yeri burası mıydı bunun dedim.

Şimdi kitabın konusunu kısaca yazacak olursam:

Anne ve babasını bir kazada kaybeden Avukat Nil’in, ailesine ait geçmişi öğrenmek için gittiği Mardin’de ondan yardım isteyen bir aşiret liderinin karısı ve kızının kaçmasına yardım etmesi, onların kendi geçmişiyle bağlantısı, bu arada çok sevdiği adamla gururu yüzünden ayrı düşmesi diyebiliriz.

Bu aşiret olayında da taşlar tam yerine oturmadı mı desem, fazla kolay oldu mu desem bilemedim.

Ama kitap akıyor. Yazarın dili size kaç sayfa okuduğunuzu unutturuyor. Yani çok kısa sürede bitirdim kitabı. (Tabii bunda kitabı okurken köyde olmam ve interneti kullanmamamın da katkısı var. Ah bu internet ne kadar vakit alıyormuş meğer.)

Neyse ben kitabı beğendim size de tavsiye ederim. Özellikle şu eril dünyada, siyasetten sanata testosterondan boğulacağımız toplumumuzda kadın yazarlara öncelik verilim.

Bak ben hemen diğer kitabına da başladım. Ayrıca araya sıkıştırdım dediğim kitap da yine bir kadın yazarın. Kadın yazarları okuyalım, okutalım. Bari edebiyat dünyası şu erillikten arınsın biraz.

13 Nisan 2024 Cumartesi

Adsız Roman- Sema Soykan

 

Uzun zaman önce okuduğum ama hakkındaki düşüncelerimi bir türlü yazamadığım bir kitapla geldim. Kitabı sevdiğim bir arkadaşın tavsiyesi üzerine okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabı. Çokça emek verildiğine inandığım bir kitap olmuş.

Kitap iki hikâyenin sarmal bir yapıyla anlatılmasından oluşuyor. Annesi ve babası bir intikam yüzünden öldürülen Neri’yi korumak için dedesi yurt dışına gönderir. Neri’nin yıllar sonra İstanbul’a gelmesi ve ailesine ait antika bir vazoyu almasıyla da olaylar başlar. Vazodan Neri’nin anneannesinin yazdığı roman sayfaları çıkar.

Bundan sonraki kısımlarda bir yandan Neri’nin, ailesiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmasına bir yandan ise çok ama çok geriye 1864 yılında yaşananlara tanıklık ederiz.

1864 Çerkes sürgünü ve soykırımı. Yazarın tüm çıplaklığıyla dehşet yıllarını önümüze serdiği, bu kadar vahşet nasıl mümkün olabilir dediğimiz, insanlığın bittiği olaylar… Yazar soykırımı anlatırken Çerkes kültürünü, tarihini, o dönemin dünya siyasetini de anlatıyor. Kullanılan isimler, konuşma şekilleri, töreler o kadar yerli yerinde ki, yazarın ne kadar emek verdiğini anlayabiliyorsunuz.

“Deniz kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem.”

Bu satırlar nasıl bir vahşet yaşandığını gayet net bir şekilde anlatıyor zaten. Yazar bu vahşeti ne kadar gerçekçi anlatıyorsa tüm bu vahşetin içinde filizlenen bir aşkı da bir o kadar gerçekçi anlatıyor. Sürgün yıllarında yaşayan Janset ve Jankat’ın aşkı yanı başımızda yaşanıyormuş gibi sahici… Zaten aşk zamansız bir duygu değil mi? Yazan yüreğinde hissediyorsa yazdıklarını zamanın ötesinden gelen sesi bir nefes kadar yakın oluyor. Janset’in tüm kıskançlıklarını, aşk için bekleyişlerini, vazgeçişlerini, yüreğinin deli gibi çarpmasını onun yanındaymış gibi hissedebildim.

Sarmal bir yapıda dediğim kitabın diğer tarafında da Neri ve Aras var. Ailesiyle ilgili gizemi çözmeye çalışan Neri ile ona yardım eden Aras arasında da bir aşk filizlenir ve bu aşk Janset-Jankat aşkıyla paralel ilerler. Ama ben Neri ile Aras’ın aşkını yanı başımda hissetmedim açıkçası. Kitabın 1864 yılı kısmı ne kadar yakınsa günümüz kısmı bir o kadar uzak kaldı bana. Tabii kitabın büyüsünü bozacak şekilde bir uzaklık değil hissettiğim. Kitabın iki yanını birer kefeye koyduğumu farz edersek sürgün yılları daha ağır bastı diyelim.

Eğer Sema Soykan’ı daha önce okumadıysanız ve yeni yazarlara şans veriyorsanız( bu arada okumadığımız her yazar bizim için yeni yazardır) deneyin mutlaka.

Bu arada Sinemis Masalı’nı çok merak ettim. Bakalım siz de benim kadar merak edecek misiniz?

26 Şubat 2024 Pazartesi

Ankara, Mon Amour! - Şükran Yiğit

 

Ankara’ya bundan tam 22 yıl önce ilk kez gittiğimde beni gri bir şehir karşıladı. Hafif bir yağmur da yağıyordu. Eskişehir’den bir grup arkadaş trene atlayıp gitmiştik. Hayatımın en güzel yolculuklarından biriydi belki de. Ama tüm o neşemize rağmen Ankara’yı sevemedim. O yolculuktan 3 yıl sonra bu kez mesleğine başlamış ve üye olduğu sendikanın yaptıklarını henüz yargılamaya başlamamış, tüm düşünceleri kendi düşüncesi kadar art niyetsiz zanneden bir genç olarak gittiğimde de sevmedim Ankara’yı. Aylardan ekimdi ve inanılmaz soğuktu.

Tabii bir şehri sevmemek o şehirde geçen hikâyeleri sevmemeyi gerektirmiyor. Zaten öyle ön yargılarım da yok.  Ama yazarın bir önceki kitabı Burası Radyo Şarampol’ü Antalya’da geçtiği için ayrı sevmiştim. Daha doğrusu kitabı sevme nedenimi olayların geçtiği şehre bağlamıştım. Hatta karakterle kendimi özdeşleştirmiştim. Ne hikmetse bu kitabındaki karakteri de benimsedim. Demek ki olayın hikmeti yazarda. İki kitabında da geçmiş yılların Türkiyesinin anlatım tarzı insanı içine çekiyor. Çocukların gözünden dünyayı anlatmayı çok iyi biliyor yazar. Okurken siz de karakterle birlikte kah yedi kah on beş yaşına bürünebiliyorsunuz.  Ayrıca bence yazarın en büyük başarısı geçmiş yılları anlatırken toplum hafızasını iyi kullanmak.

“60’lı yılların sonları, Ankara… Süreyya’ya yapılan haksızlığın milletçe hepimizi elemden eleme gark edip, mahallemizin kadınlarının neredeyse toplu hezeyanlara kapılmasına, erkeklerin ise her gün sabah yedibuçuk ajansında Nasır’ın neler yaptığını dinleyip dinleyip yıllardır hasretini çektiğimiz liderin nihayet bulunduğuna inanmalarına beş var ya da beş geçiyor…”

“… Adyojolikandi ve İndira Gandi arasında hiçbir bağlantının olmadığının söylenmesinden duyduğum hayal kırıklığını bile düşünemez olmuşum…”

“Mahallede gazoz kapağı savaşları günde üç partiye çıkmış, köşedeki İtimat Bakkaliyesi’ne iki renkli misketler gelmiş…”

Sanırım bu cümleler yazarın bizi henüz çocukların sokaklarda doyasıya oynadığı zamanın tam ortasına tepeden bıraktığının ipuçları…

Peki ne anlatıyor kitap? İki küçük kızın arkadaşlığıyla başlayan kitapta imkânsız bir aşk beliriveriyor kapımızda. Suna, Emel, Gülay ve Ömer’in etrafında dönen hikâye hiç beklemediğimiz bir şekilde sona eriyor. Ama ben anlatılan aşktan ziyade Suna’nın ağzından anlatılan ilk bölümleri, hayatı bir çocuğun gözünden izlemeyi daha çok sevdim. Zaten sonraki her bölümü başka bir karakterden okuyoruz. Asıl konuşması gereken karakterin ne düşündüğünü, neden kendine böyle bir son hazırladığını ise hiç bilemeyeceğiz. Biraz yarım kalmış, sonları hızlı geçmiş bir hikâye gibi düşünülse de hayatın ta kendisi bence. Yaşanmak istenen çoğu şey yarım kalmıyor mu bizim için de? Ve hayat çağlayan bir nehir gibi hızla akıp gitmiyor mu ellerimizden?

Türkiye’nin 60’lı yıllarından başlayıp 2000’li yıllara kadar anlatılınca doğal olarak geçiş hızı daha da artıyor. Sonuçta bir dönem romanı değil. 60’lı, 80’li yılların tüm detaylarını, çalkantılarını okumayı beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Ben sıcacık bir dille yazılmış, içinde çokça da hüzün barındıran bir hikâye olarak okudum. Sanırım yazarı benimsediğim için olumsuzlukları görmezden geldim. Yaş aldıkça daha mı hoşgörülü oluyorum yoksa bilemiyorum. 

Siz de sizi sarıp sarmalayan sonra da kalbinizde bir ağrıya yol açacak bir kitap arıyorsanız okuyabilirsiniz.

 

 

12 Ekim 2023 Perşembe

Gece Yarısı Kütüphanesi - Matt Haig

 

“Zaten insan bir yol ayrımında durup bekliyorsa mutlaka yanlış yolu seçiyor,” demiştim Hayat Hanım’ı yorumlarken. Sahi yanlış yolu değil de diğerini seçseydik hayatımız nasıl olurdu acaba diye düşündünüz mü hiç?  Seçtiğimiz yolu değiştirme şansı verilseydi peki? Belki de hayatımız bambaşka bir yola evrilirdi kim bilir…

Gece Yarısı Kütüphanesi tam olarak bunu anlatıyor işte.

Nora; yaptığı tüm seçimlerden pişman, gitmediği yolların hayaliyle kendini dünyaya kapatmış, mutsuz bir yaşam sürer. Artık böyle yaşayamayacağını düşünüp hayatına son vermeye karar verir. Hayatına son vermek istediği gece ise gözlerini bir kütüphanede açar.

Önüne tüm pişmanlıklarının yazılı olduğu büyük ve kalın bir kitap getirir görevli.

Ve ona bir şans verilir. İstediği pişmanlığı seçip değiştirme şansı…

İlk olarak sevgilisinden ayrılmayıp evlenseydi nasıl bir hayatının olacağını merak eder ve kendini o hayatın içinde bulur.

Gittiği hayatta hayal kırıklığı yaşadığı anda tekrar kütüphaneye dönecektir. Böylece Nora, şarkı söylemeyi bırakmadığı, yüzmeye devam ettiği, bir buz bilimci olarak çalıştığı, anne olduğu, arkadaşını yüz üstü bırakmayıp Avustralya’ya gittiği birçok hayatı deneyimler.

Ta ki asıl meseleyi çözene kadar. Nora, yaşadığı bazı hayatlar mükemmel olmasına rağmen yine de kalamaz o hayatlarda. Bazı hayatlarda ise dibi görür tabiri caizse.

Kitabın konusunu, anlatmak istediği meseleyi beğendim açıkçası. Peki, yılın en iyi roman ödülünü hak ediyor mu? Orası tartışılır. Kimi tanıtımlarda yazıldığı gibi baştan çıkarıcı bir kitap değil ama sürükleyici. Kitabın başlarında ilginç gelen bir hayatın farklı versiyonlarını yaşama şekli ise kitabın yarısından sonra tılsımını yitiriyor.

Çünkü kitabın yarısından sonra Nora’nın o hayatların hiçbirinden memnun kalmayacağını, aslında mutluluğun var olan hayatı olduğunu anlıyorsunuz. Yani bir nevi kamu spotu veriyor yazar.

Elinizdekilerin kıymetini bilin, hayatınıza farklı yönlerden bakın, hayatınızdaki güzellikleri görmeye çalışın vs. vs.

Tabii bu mesajlar okunmaya değer elbette ama kitabın içinde Schrödinger’in adının geçmesi ya da başka bir karakterin de farklı versiyonlar yaşadığının anlatılması kitabı kuantum fiziği temeline oturmuş bir kitap yapmıyor.

Kısacası sürükleyici, kafamı dağıtacak bir kitap okumak istiyorum derseniz elinizden bırakamadan okursunuz.

 

 


2 Ekim 2023 Pazartesi

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At - Charlie Mackesy

 


Mütemadiyen kitap okuyorum ama yine de sürekli bu kitabı okumayı çok istiyordum bir türlü sıra gelmiyordu derken buluyorum kendimi. Bu kitap da yine böyle uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü sıra gelmeyen kitaplardandı. Öğrencilerime yaptığım kitap listesine ekleyip onlardan önce ben okudum tabii ki.

Kitabın adını duymayan yoktur herhalde. 2019’da yayımlandıktan sonra 100 haftadan uzun bir süre Sunday Times Çoksatanlar Listesi’nde ilk onda kalmasının sebebini merak ediyordum. İçeriğini tam olarak bilmiyor, kitabı özel yapan ne acaba diye düşünüyordum.

Kitabı açınca önce bir şaşırdım. Yazarın kendi çizimlerinin arasında her sayfada yer alan birkaç cümleyi görünce bu muymuş dedim. Yalan yok. Ama cümleleri okudukça anladım ki bu sadece bir çocuk kitabı değil. Üstelik tek seferde okunup rafa kaldırılacak bir kitap da değil. Yediden yetmişe herkes okuyabilir. Ayrıca ne zaman kendinizi yolunu kaybetmiş olarak hissederseniz açıp birkaç cümle okuyabileceğiniz bir kitap.

Basit cümlelerle hayatı özetleyen bir felsefe kitabı ya da bir yol gösterici olan mutluluk kitabı ya da metaforlarla örülmüş ahlak kuralları kitabı… Artık siz neyi ne kadar anlarsanız. Ben kitabı hayatı özetleyen bir felsefe kitabı olarak kabul ettim. Yani şimdiye kadar neredeyse her cümlesini alıntılamak istediğim bir kitap olmamıştı sonuçta.

Kitabın başında yazar bize önsözde hem karakterleri hem de kitabını kısaca tanıtıyor. Çocuğun karşısına ilk önce köstebek çıkıyor. Köstebek daima pasta istiyor. İlkel benliğimiz gibi değil mi?

Tilki ise hayata karşı incinen yanımız, bu yüzden biraz sessiz ve temkinli. At belki de yola devam etmemizi sağlayan cesur yanımız.

Kitapta öyle cümleler var ki hala beynimde dönüp duruyorlar.

Büyüdüğünde ne olmak istiyorsun?

“İyi kalpli” dedi çocuk.

Sahi dünyada iyi kalpli olmaktan daha büyük bir erdem var mı acaba?

Sence en büyük zaman kaybı nedir?

“Kendini başkalarıyla karşılaştırmak,” dedi köstebek.

Bundan daha iyi bir hayat tavsiyesi olur mu sizce?

“Çok tuhaf değil mi? Sadece dışımızı görebiliyoruz oysa hemen her şey içimizde oluyor.”

“Genellikle en zor kendini affediyorsun.”

“Söylediğin en cesurca şey neydi?” diye sordu çocuk.

“Yardım et,” dedi at.

Şu cümleyi okuyup sessizce sindirmeye çalışın, gerçekten de yardım isteyebilmek çok önemli değil mi?

Benim en sevdiğim alıntı ise şu oldu:

“En büyük yanılgı, dedi köstebek. Hayatın mükemmel olması gerektiğidir.”

Ne hayat mükemmel ne de biz. Mükemmel olmak zorunda da değiliz. Ama sevilmeye layığız. O yüzden ezcümle hayatın anlamı sevmekte gizli.

Bu kitabı alıp başucunuza koyun, ne zaman ilerleyemeyeceğinizi düşünürseniz açıp birkaç cümle okuyun.

24 Ağustos 2023 Perşembe

Eski Hastalık - Reşat Nuri Güntekin

 

Bir hafta önce yaz okulu sınavım vardı. Derslerimden biri de Cumhuriyet Dönemi Türk Nesri idi. O derse çalışırken bir kez daha anladım ki Türk Edebiyatı muazzam bir edebiyat. Okunması gereken o kadar çok eser var ki… Hepsine vakit ayırmaya kalksam yeni yazarlara zamanım kalmayacak. O yüzden bir yeni bir eski yazar şeklinde gitmeyi düşündüm ve kütüphaneye gidip tercihimi Reşat Nuri Güntekin’den yana kullandım. Çünkü Reşat Nuri Güntekin çok sevdiğim yazarlardan biridir. Çalıkuşu da en sevdiğim kitabı. Bu kitap da kesinlikle ikinci sırada yerini aldı artık. Bunca zaman neden okumadığımı da hala anlamış değilim. Hak ettiği değeri görememiş bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Bu arada eskisi gibi okumak istediğim her kitabı satın alamayıp kütüphanelerden faydalanıyorum. Evin kitap satın alma limitlerini bizim böcük fazlasıyla dolduruyor. Üstelik ne biz hayır artık kitap satın alma diyebiliyoruz ne de o kitap almaktan vazgeçiyor.

Şimdi gelelim kitaba:

Züleyha’nın İstanbul’da başka bir erkekle kaza geçirip hastanede gözünü açmasıyla başlıyor kitap. Oldukça basit görünen, bir aldatma hikâyesi gibi başlayan kitap, yazarın ustalığıyla, aynı zamanda Milli Mücadele yıllarının ve 1930’lardaki Türkiye’nin küçük bir panoraması[1] haline dönüşüyor. Üstelik merak unsuru her sayfada çoğalıyor.

Kocası Züleyha’yı almaya geliyor ve İstanbul’dan Silifke’ye bir ay sürecek bir gemi yolculuğuna başlıyorlar. Yolculuk sırasında geçmişe dönüşlerle Züleyha ve Yusuf’un nasıl evlendiklerini öğreniyoruz. Züleyha’nın evliliğe bakış açısı o döneme göre düşünüldüğünde oldukça ilginç. Ama yazarın zaten dönemin kadınlarına örnek olacak “kadın tipi”ni romanlarında kullandığını biliyoruz. Belki de bu yüzden Reşat Nuri ve benzeri yazarlar önemli. 1930’larda henüz kadınlara hiçbir ülkede seçme ve seçilme hakkı bile verilmemişken ( tabii Türk kadınının o yıllarda bu seçimi elde etmek için gösterdiği çabaları hiçe saymamak lazım) kitaplarda “seçim” yapan kadınlara yer verilmesini oldukça yerinde bir hareket olarak buluyorum. Hatırlarsanız Çalıkuşu da kaderine razı olmamış ve zorluk çekeceğini bile bile başkaldırmıştı. [2]

Züleyha’nın çocukluğu babasının savaştan dönmesini beklemekle geçiyor. Annesi ile ilgili çok bilgi verilmiyor. Ama yaşadığı çevrenin o dönemin İstanbul sosyetesi olmasına vurgu yapılıyor. Züleyha’nın hayatında babası uzun bir süre olmamasına rağmen daha etkili rol oynuyor.

Kız çocukları için “baba” ne kadar önemli bir karakter. Annenin kaderi kıza derler ama bir kızın bütün kaderini babasıyla olan ilişkisi belirliyor galiba. Züleyha babasını bırakmamak için hayatının tamamen çocukluğunun ve ideallerinin tam aksi bir yönde evrilmesine izin veriyor.

Ve evliliği de bir mantık kuralları çerçevesinde ele alıyor. Daima gardını almış ve her hareketin hesabını yapar bir hale geliyor. Tabii biz hep Züleyha’nın açısından bakıyoruz, bu evlilikte babasının birlikte savaştığı, bir “derebeyi” olan Yusuf’un neler düşündüğünü bilemiyoruz. Belki Züleyha kendine Yusuf’a âşık olma hakkı tanısaydı daha mutlu olacaktı.

Başına gelen kazadan sonra Yusuf’un onu almaya gelmesini hiç beklemez aslında Züleyha. Üstelik evlerine dönecek olmalarına hiç anlam veremez. Yol boyunca biz de merak ederiz. Yusuf’un aklından neler geçiyordur? Açıkçası o kadar merak ettim ki bir ara son sayfalara bir göz atsam mı dedim. Tabii yapmadım sadece okumayı hızlandırdım. Beni merakta bırakan yazarı da kutladım tabii ki.

Züleyha’nın yol boyu kişiliğindeki dönüşümleri, hayata bakış açısının olağan bir şekilde hiç göze batmadan değişmesini zevkle okudum.

Kitabın sonlarına doğru içimi bir heyecan dalgası kapladı. Yusuf Züleyha’yı affedecek mi? Züleyha aslında affetmeyi gerektirecek bir şey yapmış mıydı? O meseleyi ne zaman konuşacaklardı? Evlilikleri devam edecek miydi? Peki kitabın adı neden “Eski Hastalık”tı?

Kitabı bitirince bazı sorulara cevap buldum bazılarına bulamadım. Kitap sizin de ilginizi çektiyse mutlaka okuyun. Ama sadece bir aşk kitabı gibi değil de arka plandaki Türkiye’yi de fark ederek okuyun. Ayrıca yazarın dili bence çok ağır değil ama Çalıkuşu’na göre daha çok bilmediğim kelime vardı. Birkaç alıntı sanırım dilini anlamak için daha faydalı olacaktır. Mesela “idil” kelimesini cümle içinde hiç kullanmadığımı fark ettim.

“ Herkes kendi hayatını yaşamalıdır. Hiçbir sevgimiz bizi mukadderatımızın yolundan alıkoyacak bir ayak bağı olmamalıdır” şeklinde roman cümlelerini daima tekrar eder ve annelerinin dizleri dibinde yaşayan, onların verdiği kocaya benliğini esir eden Türk kızlarını istihfaf ederdi.

(Sanırım bu alıntı Züleyha’nın bakış açısını en iyi anlatan örnek.)

Zaferi kazanan hakikaten değerli ve kıymetli kumandanlar, vaziyet-i siyasiyenin nezaketini takdir edip ifrata gitmezler, politika ve diplomasi işlerini ehline bırakmak ferasetini gösterirlerse memleket kurtulmuş sayılırdı!

(Bu alıntı da yazarın bakış açısını en iyi anlatan örnek galiba)

Öteki aşk gibi hiç beklenmedik bir dakikada bilinmez sebeplerle başlamış olan bu İdil’e zarar verir korkusuyla ciddi mevzulara dokunmaktan çekiniyorlar, hep ehemmiyetsiz şeylerden bahsediyorlardı.

(Burada idil kelimesi aynen bu şekilde ( İdil’e) özel isim gibi yazılmış.  Soyut kavram, düşünce anlamlarında kullanılmış.)

 

 

 



[1] Panorama demişken, Eleştiri Tarihi  dersinde Yakup Kadri’nin Panorama adlı eserinden bahsediliyordu. Cumhuriyet döneminin ilk 25 yılını öğrenmek için mutlaka okunması gereken bir kitap olduğu söyleniyor. Okunacaklar listeme ekledim bile.

 

[2] Kitap 1938'de yazılmış. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1934’te verildi evet ama benim anlatmak istediğim Züleyha’nın yetiştiği dönemin genel anlayışı.

 


30 Haziran 2023 Cuma

Körburun - Hikmet Hükümenoğlu


 

         Alışılmışın dışında, tek bir ana kahramana bağlı olmayan, sonunda sahi şimdi bu kimin hikâyesiydi diyeceğimiz bir kitap Körburun.

Olayları kronolojik sıraya göre anlatmayan, geri dönüşler yaşatan, belirsiz sonları olan, kime ne olduğunu hemen söylemeyen, okura merak etme imkânı veren kitapları çok sevdiğim için Körburun’u da çok beğendim.

Bol karakterli ama karakterlere önemleri ölçüsünde yer verildiğini düşündüğüm kitapta mekân her ne kadar hayali olsa da kahramanlar gerçek.

Çevremizde de kötülüğü bir gömlek gibi üzerine giyen Hayriler, yanlış seçimler yüzünden tüm hayatının heba eden Meraller, gerçekler gözünün önünde öylece durduğu halde görmek istemeyen ve bu hayatta ne aradığını bilmeyen Seherler yok mu?

Kitap 1990’lı yıllarda başlıyor. Körburun’a atanan bir öğretmenin hikâyesini okuyacağımızı zannediyoruz önce, kaybolan Seher’le ilgili söylentilere de yer veriyor giriş bölümünde sonra 1960’lı yıllara dönüyoruz. Reyhan ve Meral çıkıyor karşımıza önce, sonra da tüm roman boyunca nefret edeceğim Hayri… Hayri her dönemin adamı,kendi çıkarı uğruna yapmayacağı şey olmayan,zengin ve güçlü olmanın hayaliyle yaşayan bir adam.

En sevdiğim karakter ise Hayri’nin annesi Neriman abla. Çocuk yaşta evlendirilince ruh sağlığını korumak için yazarın deyimiyle ruhunda bir pencere açmış ve o pencere farklı bir sese dönüşmüş. Hani karşımızdaki kişiye söylemek zorunda olduklarımızı söylerken bir yandan asıl söylemek istediklerimizi fısıldayan bir iç sesimiz olur ya, işte o ses Neriman ablada kendi sesiyle eş değer çıkıyor. Bir kişilik bölünmesinden çok toplumun bize söylettikleri ile asıl söyleyeceklerimizin aynı anda seslendirilmesi gibi. Mesela karşısındaki kişiye “buyur gel” derken yine yüksek sesle “geldi yine kör olasıca” deyip ardından “öyle şey denir mi kız ne ayıp” diyerek kendini azarlayabiliyor. Hâsılı eğlenceli bir karakter.  Üstelik adada aklı başında tek insan bence.  Dimitri Paşa ve köpeği Loki’ye yapılanları okuyunca siz de benim gibi düşüneceksiniz. 1964 Rum tehciri olayının Körburun’da nasıl vuku bulduğunu okurken içiniz cız edecek.

Kitap sadece Rum tehciri değil, 12 Eylül döneminden de izler taşıyor, ülkemizin 30 yıllık bir kısmını anlatıyor ama 60’lar, 90’lar, 2000’ler 2050’ler hiçbirinin diğerinden bir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Her daim zorba olan güçlü, güçlü olan haklı, zayıf olan korkak, toplum balık hafızalı, insanlar bencil…  

Bu kadar karamsarlık yeter demiş olacak ki yazar okura kitabın sonunda bir jest yapmış. Belki de bize acıdı bilemiyorum. Kötü bir son aklımızda kalmasın diye sonu yazdıktan sonra bir önceki bölüme dönmüş. Umut hep var demek istemiş belki de. Ya da karışık çerez tabağından çürümüş bir fıstık yedikten sonra ağzımız tatlansın diye şeker leblebiyi ağzınıza atmışsınız gibi…

Körburun yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Her kitabında meydandaki garip sahaf ayrıntısı varmış. Sahaftaki adam yazardır belki de. Sırf bu ayrıntıyı tekrar okumak için bile diğer kitaplarını okurum.

Eğer yazarı daha önce okumadıysanız bir şans verin. 600 sayfalık kitabın bir çırpıda nasıl bittiğini anlamayacaksınız.


7 Haziran 2023 Çarşamba

Burası Radyo Şarampol - Şükran Yiğit

 


    Uzun zamandan beri beni çok etkileyen bir kitap çıkmıyordu karşıma. Güvercin romanından sonra okuduğum kitapların yorumunu yapmaya bile gerek görmedim. Hatta tüm güzel kitapları okuduğum için hayıflanıyor, keşke bazı kitapları şimdi okuyor olsaydım diyordum. Kitap okurken satır aralarında kaybolmayı, okuduğum kitabın beni bazen başka dünyalara bazen de çok bildiğim bir hayata götürmesini özlemiştim.

    Sonra bir gün Armağan Çağlayan’ın bir programında bir siyasetçinin ağzından duydum Şükran Yiğit’i. Tam da siyasetle yatıp siyasetle kalktığımız, her kameradan her mikrofondan bir siyasinin çıkmasına alıştığımız, haber kanallarının siyaset yorumcularıyla dolup taştığı, “an”a bile hükmedemezken kimi insanların geleceğe hükmetme arzularıyla boğulduğumuz bir zamanda bir siyasinin ağzından bir yazar ismi duymak beni çocuk gibi sevindirdi.

    Hemen yazarın kitaplarını araştırmaya başladım. “Ankara, Mon Amour!” ile “Burası Radyo Şarampol” arasında kaldım ama Antalya’da yaşayan biri olarak Burası Radyo Şarampol kitabını seçtim.

    Çocukluğum Antalya’da geçmedi ama Filiz’in çocukluğunun geçtiği Antalya benim çocukluğumun geçtiği şehirle aynıydı. Belki ikimiz de deniz kenarında büyüdüğümüzdendir. Belki de o yıllar hepimiz aynıydık. Aynı kıyafetleri giyiyor, aynı mahalle okullarına gidiyorduk. Sevinçlerimiz de üzüntülerimiz de aynıydı. Toplumdaki kast sistemi bu kadar bariz değildi. Sınıfsal uçurumlar yoktu. Belki de ben Antalya’yı çok sevdiğim için hemen bağ kurdum kitapla aramda. Filiz’le Konyaaltı’nda denize girdim. Annesiyle Şarampol’deki evin sokak kapısının önünde oturdum. Mine’yle Memurevleri’ni, Işıklar Caddesi’ni dolaştım.

    Bir çocuğun gözünden başlayan yolculuğa o büyüdükçe ben de büyüyerek devam ettim. Kendi çocukluğumu düşündüm. Beş kardeşle büyüyen ben, tek çocuk olan Filiz’de buldum kendimi.  O büyüyüp Almanya’ya gitti. Ben aynı ülkede kaldım oysa. Yine bir kapana kısılmışlık hissi geldi boğazıma yapıştı. Sonra baktım, başka bir ülkeye giden Filiz de aynı kapana kısılmışlıkla, gittiği her yerde olmadığı yerin özlemiyle baş etmeye çalışıyor. Herkes böyle mi acaba? Hep gidilmeyen yolların hayaliyle mi yaşıyor insanlar? Yoksa bu konuda da mı azınlıktayız. :)

    Filiz 1980 Türkiyesi’nde lise yıllarındayken başladığı romanını 2019’larda sonlandırıyor. Bu süreçte yarım kalan aşkları,yarım kalan dostlukları, darbe yıllarının etkisini ( tam bir dönem kitabı olmadığı için darbe yıllarında yaşananlara odaklanmıyor ama günlük yaşama olan etkisini serpiştiriyor aralara), Berlin duvarının götürdüklerini ve yıkılışının getirdiklerini akıcı bir dille anlatıyor. Fonda ise daima bir müzik çalıyor. Bazen Neil Young bazen Communards… Benim tarzım değil ama dünyanın grunge müzikle coştuğu yıllar. Kitapta geçen müzikler bana uymasa da satır aralarına serpiştirilen kitaplar gönlümü kazanmaya yetti.

    Fakat kitabın sonlarına doğru bir hüzün kapladı içimi. Kitap ışıltısını kaybetti diye düşündüm önce. Sonra fark ettim ki hayat tam olarak bu.

    Çocukken yaşanan duyguların coşkunluğu, mutsuzluğun yakıcılığı, yürek sızıları yolun yarısından sonra önemini yitiriyor. Artık coşku yerini umursamazlığa bırakıyor. Aşk daha az mutlu ediyor. Hatta ayrılıklar da daha az mutsuz ediyor insanı.

    Filiz’in hayatına tanıklık ederken, bir tek Ali ile tekrar karşılaşmalarını çok istedim. Bu böyle bitemez dedim. Evet bazı aşklar yaşanır biter, bazı aşklar nefrete bile dönüşür. Ama bu olmamışlık hissi tamamlanmalı, bu birlikte olsalardı ne olurdu, hayat daha mı renkli olurdu sorusu mutlaka cevaplanmalıydı.

    Tamamlandı mı dersiniz? O kadarını da söylemeyeyim, siz okuyup anlayın. 2021 Attila İlhan roman ödülü almış bu kitabı da mutlaka okuyun. Yazarın dilini anlamanız açısından çok beğendiğim birkaç cümlesini de aşağıya bırakıyorum.

"İnsanın hep elinden alınan diğer yarısını aradığı, buluncaya kadar da huzur bulamadığını anlatan efsane gibi ben de sanki o yıllar boyunca hikayemin öbür yarısını aramıştım."

"Ne var ki Ella da ben de arkamızda bıraktığımızı, güzelliğini bozmadan içimizde taşımamızın tek yolunun ondan vazgeçmek olduğunu artık biliyorduk."

"Hayatımda; gerçek hayatımda bazı insanların zaman ve hacim olarak bu kadar az yer kaplamasına rağmen neden varlıklarını zihinsel hayatımda inatla sürdürdüklerini anlamaya çalışıyordum."

"Geçmişin çocukluk, geleceğin ise sadece bir bilinmezlik olduğu o boşlukta, ne çocuk ne de yetişkin olunan o on dört yaşın başıboşluğunda tek başıma ve her defasında daha büyük daireler çizerek evden okula, okuldan eve gidip geliyordum."