türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2026 Pazar

Küçük Yuvarlak Taşlar - Melisa Kesmez

 

 Sevdiğim ve beğenisine güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle ilk kez okuduğum Melisa Kesmez’in üslubu hoşuma gitti. Dili akıcı, betimlemeler yeterli seviyedeydi.  Konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini uzatmadan kısa ve öz olarak vermiş yazar.

Kitabı bitirdikten sonra kitabın adı neden Küçük Yuvarlak Taşlar diye çok düşündüm. Okuyanlar belki farklı bir sebep de bulabilirler.  Bence keskin hatları olmayan yuvarlak taşlar önce insana huzur veriyor ama çoğaldıkça onları nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz. Bir kavanoza da koysanız, cebinizde de taşısanız daha başka önemli şeylere yer bırakmayacak boşluklar oluşturuyorlar. O boşluklar ne görmezden gelecek kadar küçük ne de arasına başka bir şey alacak kadar büyük. Üstelik yuvarlak hatlarıyla da elinizi hiç acıtmadığı için atamıyorsunuz. Çoğaldıkça hayatınızı kangrene çevireceğini bilmeden biriktirmeye devam ediyorsunuz.

Kitapta anlatılan birinci hikayede bu yuvarlak taşlar daha belirgin. Üç kişinin hikayesi var kitapta. Aslında var olmaları birbirlerine bağlı ama hikayeleri birbirinden bağımsız. Nergis’in Hikayesi, Elif’in Hikayesi, Mehmet’in Hikayesi…

Okuyan herkesin odak noktası farklı olacaktır eminim. Benim odak noktam Nergis oldu. Annelik kavramını sorgulattı bana. Yazar kahramanlarını yargılamadan anlatmış ama ben Nergis’i çok yargıladım. İsteyerek anne olduktan sonra annelik bana göre değilmiş deme lüksümüzün olmadığına inanıyorum. O yüzden Nergis’e hak vermem mümkün değil. Şimdi kızıma baktığımda kalbimde bir tel titriyor adeta. Benim geçtiğim yaşlardan geçmesi, hayata bakışının şekillenmesi, gözümün önünde gün geçtikçe büyürken onu hala kucağımdaki minik bir bebek gibi hissetmek kalbimi sızlatıyor. Öyle anneliği de aşırı kutsallaştırmam ben. Bilirim ki neyi çok kutsallaştırıyorsak içini boşaltıyoruz. Dünyaya bir çocuk getirdiysem ölene kadar ondan sorumlu olduğumu bilirim sadece. Kendi hayatımı da ikinci plana atmam ki o da kimse için hayatını ikinci plana atmasın. Velhasıl ince bir ipin üzerinde zevkle yürümek gibidir annelik benim için. Tüm bunları hissederken çocuğunu bırakıp giden Nergis’e nasıl hak verebilirim. Cebimizdeki küçük yuvarlak taşlar bir bahane olabilir mi?

Nergis’in hikayesine o kadar odaklandım ki terk edilen Elif’in ve babası Mehmet’in hikayeleri aklımda iz bırakmadı maalesef. Ama okuması çok keyifli bir kitaptı. Sıcacık,sohbet eder gibi yazılmış bir kitap. Başka bir kitabını da okumak isteyeceğim bir yazarla tanışmış oldum. Sizi kitaplarla, yeni yazarlarla tanıştıran arkadaşlar edinin siz de…

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer Tunç

 

514 sayfa, 300’den fazla karakter ve bir güne sığdırılan olay örgüsü... Sanki yokuş aşağı giderken büyüyen bir kar topu gibi, kelimeler kelimelere çarpa çarpa ilerliyor sayfalar. Üstelik sadece olaylara değil Türkiye’nin tarihine de yer veriyor. Ayrıca bireysel hikayelerin yanında sayfalar arasında Osmanlı’dan Kafkasya’ya uzanan tarihsel izlere de rastlayabilirsiniz.


Bu kadar yoğun karakter ve olayı akıcı bir şekilde ve merak duygusunu hiç azaltmadan yazmak ancak iyi bir kalemin işi olabilir zaten. Ayfer Tunç okuduğum üçüncü kitabı ile gözümdeki yerini bir seviye daha üste çıkardı. Size tüm olayları ve karakterleri anlatmam mümkün değil ama k,tabı bitirdiğimde ruhuma en çok dokunanları yazmak isterim.

Karadeniz’in bir şehrinde 1898’de temeli atılan, 1902’de hizmete giren,ilim irfan yuvası olması amaçlanmış, sırtını denize dönmüş Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi mekanımız. Deniz kenarında denize tamamen sırtını dönmüş bir bina yapmak da ancak bir Karadeniz şehrine yakışırdı galiba. Tabii aslında iyi bir niyetle sırtını dönmüş ama onu da siz okurken anlarsınız.

Hastanede kimler yok ki...

Hastanenin tarihini yazmak isteyen, karısı obsesif kompulsif hastası olan Başhekim,

Kendisini acı bir son bekleyen ve benim de en çok üzüldüğüm karakterlerden biri, iç çamaşırları satan Kız İsmet,

Aralarındaki yaş farkı belli olmasın diye olduğundan yaşlı davranan, üvey annesine aşık olan Erdem Bakırcıoğlu,

Boşandığı karısı ve karısının yeni ailesiyle onların evinde tatil yapan, eski karısına yenge, eski karısının kocasına abi diyen terapi bağımlısı Şaban,

Gittiği yurt dışı ziyaretinde on yedi yaşındaki altın saçlı erkek güzeli Zoltan’a duyduğu aşk yüzünden intihar eden Kalemkari Köse Kasım Paşa,

Nişanlısının bindiği uçak Atlas Okyanusu’na düşen, Allah’ın sevdiği kulu olduğunu fark edemeyen Hilmi Ziya,

Bir sinir anında dudaklarını jiletle doğrayan tavşan dudaklı Jinekolog Ayşe Nuran Serbest,

Hayalinde yarattığı karısının kendisini sol eliyle aldattığına inanan yakışıklı şizofren Barış Bakış,

Dışişleri Bakanlığında geleceği parlak bir üst düzey memur olarak çalışırken tüm mal varlığını bırakıp doğal yaşamı seçen ve ayağını kesen bir paslı teneke yüzünden ölen Menderes Bakış,

Kocasının cinsel sapıklığı vücudunda her gün yeni bir iz bırakan Servinaz ve hak ettiği sona kavuşan kocası Ekrem Ceviz,

Tüm hastaneye “ot”lu kek yedirerek aslında sonun başlangıcını hazırlayan, kocasına olan öfkesi yüzünden saçlarını üç numaraya vurmaktan vazgeçmeyen Nöropsikiyatr Nebahat Özdamar,

Liseyi bitiren oğlunun denizde boğularak öldüğünü öğrenince katıla katıla gülmeye başlayan, herkesin şok geçirdiğini sandığı ama beynindeki tümör yüzünden tuhaf davranışları artan emekli edebiyat öğretmeni Zarife Gülercan,

Oturduğu koltuğu, yattığı yayatğı bile satıp tüm parasını deli gibi aşık olduğu şizofren Barış Bakış’la kaçmak için harcayan ve hastanenin sonunu getiren Gülnazmiye...

Ve daha yazmadığım yüzlerce karakter. Kim deli kim akıllı belli değil. Bazıları tam deli değil, tam akıllı da değil. Yazarın dediği gibi zaten akıllı delinin karşıtı da değil.

8 Haziran 2025 Pazar

Atmaca - Hikmet Hükümenoğlu

 

Yazarla ilgili olan düşüncelerimi söylemeye bilmem gerek var mı? Bir şekilde yazdıklarına bağlıyor beni. Yüzümde garip bir tebessüm bırakıyor çoğunlukla. Bazen geçmişe ait bir iz, bazen sevdiğim bir kitabın adını görüyorum romanlarında. Eğer ana karakterle de bağ kurabilirsem kitabı beğendim diyebiliyorum.


Ömer’in edebiyat dergisi çıkarması mı,( bir zamanlar Sosyal Edebiyat dergisi çıkarmıştık. Hey gidi günler.) üniversitede akademisyen olması mı,( tabii o da elinden alınıyor o ayrı bir konu) sevdiği kitaplar mı yoksa gerçek zannettiği geçmişinin aslında çok farklı olması mı bilmem ama çabuk bağ kurdum.


Aslında kitap Ömer’in yazdığı mektupla tam olarak mektup değil de kendi hayatını biri için yazıya dökmesiyle başlıyor. Bu kişinin kim olduğunu da kitabın sonunda öğreniyoruz. Ömer lise yıllarından yani 1990’lardan başlayarak anlatıyor yaşadıklarını. 2019’lara kadar devam ediyor.

Ömer arkadaşlarıyla lisede edebiyat dergisi çıkarmaya çalışan ama idarenin engeli yüzünden dergi konusunda yalnız bırakılan bir çocuk. Üstelik küçük yaşlarda annesini kaybetmiş, annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu kardeşiyle ve babasıyla anlaşamayan sadece ablasıyla arası iyi olan öfkeli biri.


Yazar Ömer’in hayatı akıp giderken ülkenin de nasıl bir değişime uğradığını çok yerinde tespitler yaparak anlatıyor. 1990’lı yıllardan 2019’lara kadarki zamanı anlatırken Türkiye’de yaşanan siyasi olaylara, gündelik yaşama yer veriyor. Böyle olunca bazen yazar konuyu dallandırıp budaklandırıyor gibi hissedebilirsiniz. Ama hayat tek bir yolda akıp gitmiyor. Bizim farkında olup önemsemediğimiz ya da farkında bile olmadığımız çok yan yol var.



 

Bir kitapta en sevdiğim şeylerden biri sevdiğim kitap isimlerine rastlamak. Çünkü kitaplar bizi başka kitaplara götürmeli. Diğer hoşuma giden şey ise yazarın diğer kitaplarındaki karakterlere rastlamak. Burada ikisi de mevcut.


Ayfer Tunç Yeşil Peri Gecesi, Yusuf Atılgan Anayurt Oteli, H.A. Toptaş Gölgesizler, Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm... Kitapta geçen ve benim sevdiğim kitaplardan birkaçı.


Ve Körburun’daki Onur hoca ve bizim meşhur kitapçı. Hükümenoğlu’nun kitaplarıyla ilgili yorum yapanların hala bu kitapçı detayına nasıl önem vermediklerini anlamıyorum. Bir kitapta başka bir kitaptan karakter görünce yabancı bir şehirde sevdiğim birine rastlamış gibi oluyorum ben.


Kitapla ilgili en çok eleştirilen şey ise atmaca metaforunun yeterince iyi işlenmediği olmuş.

Galiba çoğu okur o atmacının bir yerde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmasını, olayların gidişatını tamamen değiştirmesini ve bizim de aaa bak işte atmaca bu yüzden var dememizi istiyor.

Sonuçta kitabın başında Ömer’in yaz tatilinde çalıştığı butik otelde garip bir şekilde ortaya çıkıp sonra metafor olarak onun göğsüne yerleşen atmacanın çok ses getirmesi gerektiği düşünülmüş.

Oysa içimizde kopan fırtınalar her zaman çok ses getirmiyor. Usul usul alttan çalan bir fon gibi ömür boyu süren bir ses, atılan çığlıktan daha mı az değerli?

Ben bu yapılan eleştirileri haksız buldum. Ömer’in öfkesi gerçek bir insanın öfkesiydi. Yıllar süren hiç geçmeyen duyguları çok iyi bilirim.

Yani ezcümle ben yine Hükümenoğlu’nu beğendim. Hep yazsın hep okuyayım.

Bu arada görseli bu kez yapay zekaya yaptırdım. Sevdim ben yapay zeka işini ama dipsiz bir kuyu gibi dikkat etmek lazım.

29 Ocak 2025 Çarşamba

Kapak Kızı - Ayfer Tunç

 


 

Siz hayatın neresindesiniz?

Bulunduğu yerin doğru taraf olduğuna emin olup karşı tarafta olanları yargılayan kısımda mı?

Korkaklar tarafında mı?

Sonuna kadar gidenlerin tarafında mı yoksa hiçbir şey yapmadan yaşayanlar tarafında mı?

Şebnem dibe inmeyi göze alanlardan, Ersin ve Selda ise hayatın akışını bozmaktan korkanlardan.

Öyle pat diye girdim olaya baştan alayım en iyisi.

Ankara’dan İstanbul’a giden trenin yemekli vagonunda aynı fotoğraf yüzünden kendilerini sorgulamaya başlayan üç insan. Ersin, Selda ve Bünyamin…

Ayın Kapak Kızı Şebnem’in çıplak hatta fazla çıplak fotoğraflarına bakıp hayatlarını sorgulamaya başlayan birbirinden habersiz bu üç insanın iç dünyalarının bir fotoğrafla nasıl alt üst olduğunu anlatıyor yazar.

Ersin ve Selda bir zamanlar hayatlarından geçmiş bu güzel kızın onları aslında nasıl da derinden etkilemiş olduğunu fark ediyorlar. Bünyamin ise hiç tanımadığı birinin fotoğrafı üzerinden kendi hayatı ile ilgili kararlar veriyor. Her biri o fotoğrafta farklı şeyler görüyor. Tıpkı hayat gibi...

Herkes hayata kendi penceresinden bakıyor. Herkes baktığı yerden haklı görüyor kendini.

Ben hep imrenmişimdir kendini haklı görenlere. Çünkü kendimi her haklı görüşümün arkasından içimde bir ses fısıldar: “Emin misin?”

Bu sesi hiç susturamam, çok derinden gelir ama nettir.

Belki de bu yüzden Selda’yı çok iyi anladım. Selda Şebnem’in fotoğrafı için Ersin’e:

“...kendinizi fazla önemsemiyor musunuz? Siz herkesin onayladığı saygın alandasınız da, oradan Şebnem’e merhamet gösteriyor, onu bağışlıyor gibisiniz. Durduğunuz yerin doğru olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Onu bağışlamak sizin haddiniz mi?” diyerek aslında temeldeki en büyük sorunumuzu dile getiriyor.

Ne haddimize?

Haddimiz olmayan şeylere öyle hadsizce yorumlar yapıp yargılıyoruz ki…

Ayfer Tunç gizli bir mesaj verir gibi anlatmış bunu. Öyle ortalara dökmeden kamu spotu gibi gözümüze gözümüze sokmadan ki bu benim en sevdiğim yazar üslubudur.

Ama bir kitapta hangi cümlenin kimin için gizli mesaj olacağı belli olmaz. Belki siz Selda yerine Bünyamin’e odaklanırsınız.

Karısının kendisini aldattığını düşünen, bunun için elinde hiçbir kanıt yokken şüpheyle dolan, çocuğunun olması çok düşük bir ihtimalken hamile kalan karısını önce düşüncelerinde yargılayan sonra aklayan, Şebnem’in fotoğrafı yüzünden elleri yanan Bünyamin’e.

Ya da sevdiği sandığı Şebnem’i yarı yolda bile değil henüz yola çıkmadan terk eden Ersin’e.

Ben her ne kadar Selda’ya odaklansam da Şebnem’in hayatını çok merak ettim. Bu yüzden merakımı giderebileceğim Yeşil Peri Gecesi kitabını da bir an önce okuyacağım.

Ersin’i ise açıkçası hiç merak etmedim. Çok iyi tanıyorum onu. Yarı yolda bırakmayı iyi bilen,kendi düzenini bozmaktan ödü kopan, sanki mağdurmuş gibi bir tavır takınıp aslında hayatını bal gibi de yaşayan, karşıdakinin hislerini düşünmeden kendi içine odaklanan biri işte. Düşünmeye değmez. Hem Ersinleri sadece karşı cins olarak düşünmeyin. Öyle çok arkadaşınız vardır belki de…

 

 

2 Kasım 2024 Cumartesi

Kuru Kız - Ayfer Tunç

 


Sadece uzun boyu ve zayıf bedeni yüzünden kuru kız değil, sadece evlenmediği için de kuru kız değil. Tüm hayatı kuru onun. Ve Kuru Kız kuru olmayan yeni bir hayata başlamak için dünyanın sonuna gidiyor. Dünyanın sonu, Ushuaia.

Aaa şimdi hikâyenin sonunu niye söyledin demeyin çünkü yolun başında anlatıyor yazar. Peki Kuru Kız dünyanın sonuna nasıl gidiyor?

Önce annesini sonra babasını ve kardeşini kaybedip yapayalnız kaldığı bu hayatı tersine çevirmeyi nasıl başarıyor?  Kitap boyunca bu merak hiç peşinizi bırakmıyor.

Yaşadığı çevreye, annesinin ölmesine, okula devam edememesine, sadece babasına ve kardeşine bakmak için var olmuş gibi görünmesine rağmen dünyayı algılayışı çok farklı Kuru Kız’ın. Herkesin alık bir kız olarak gördüğü Kuru Kız aslında dışarıdan saf diye nitelendirdiğimiz insanların aslında öyle olmayabileceğini gösteriyor.

“ Anne babasından ve kendini bildi bileli yaşadığı ortamdan öğrendiği Allah ile kendi kafasındaki tanrıyı bağdaştırmaktan yıllar önce vazgeçmişti.

Allah’a ibadet etmek için oruç tutardı, kendi tanrısıyla konuşurdu.”

Herkesin saf, biraz da alık bir kız olarak gördüğü Kuru Kız’ın hayatına akıllı telefonun girmesiyle işler değişiyor. Demek internet, doğru kullanıldığında insanın hayatına sihirli bir dokunuş yapabiliyor. Kuru Kız bu sihirli dokunuşla hayatını bambaşka bir yöne çeviriyor. Hayatını değiştirmek istemekle hiç de haksız değil. Çünkü çevresindeki tüm “iyi” insanlar iyilik adı altında Kuru Kız’ın hayatına müdahil olmaya çalışıyorlar. Ondan yararlanmak istiyorlar ya da onun hayatına bakıp kendi hayatlarının mükemmelliğine seviniyorlar. Tüm bunlarla mücadele eden Kuru Kız 40 yıl sonra üzerindeki ölü toprağını atıyor. Artık sadece kendi için yaşamaya karar veriyor.

Edebi yüklerden arınmış, basit cümlelerle yazılmış, bir çırpıda okunabilecek ama günlerce etkisinde kalacağınız bir kitap. En azından bende öyle oldu. Okurken kitabın dilini belki biraz fazla sade buldum ama kitabı bitireli birkaç hafta olmasına rağmen aklımın bir köşesinde dünyanın sonuna giden ve orada mutlu bir hayat süren kuru değil, uzun ve zarif bir kız var.

 

29 Eylül 2024 Pazar

Harika Bir Hayat - Hikmet Hükümenoğlu


 

Yazardan okuduğum ilk kitap Körburun’du. Bu okuduğum ikinci kitabı. Bu kitabı köy yolunda arabada bitirmiştim. Yol, okuma hızımı arttırdı diye düşünmüştüm. Sonra blogda paylaşmak için tekrar göz gezdireyim dedim ama bir baktım kitabı tekrar bitirmişim. İkinci kez de zaman zaman kızarak, bazen üzülerek ama heyecanımı hiç yitirmeden okudum kitabı.

Kitabı bitirdiğimde ilk işim Google’a Harika Kara yazmak oldu. Yazar Harika’ya adeta bir ruh üflemiş. Gerçek bir insan olduğundan bir an olsun şüphe etmiyorsunuz. 1919 yılında başlayıp 1960’larda biten kitabın arka planında anlatılanlar da bu gerçekliği destekliyor. Benim en çok hoşuma giden şey de Türk Edebiyatı’nda çok sevdiğim isimleri görmek oldu. Zaten Nazım Hikmet, Halide Edip, Hececiler gibi isimleri görünce benim gönlümün yayları gevşiyor hemen.

Harika’nın hayatının etrafında geçen olayları Türkiye’nin bir panoraması olarak düşünebiliriz. Bir nevi dönem romanı okuyoruz aslında. Ama ben Harika’ya odaklanmayı tercih ettim. Özellikle annesiyle olan ilişkisine. Melek Hanım’a öyle kızdım öyle kızdım ki… Elindeki cevherin farkına varamamış daha da kötüsü belki de farkına vardığı için Harika’nın harika bir hayatı olmasının önünde bir set gibi durmuş. Kitaplarda da hayatta da genelde insanların davranışlarında bir sebep aramadan yargılamam. Belki benim göremediğim bir sebep vardır diye aklımın bir köşesinden geçiririm hep. Ama Melek Hanım’ın davranışlarının bir açıklaması yok. Üstelik bir kız annesi olarak onu bir kaşık suda boğmak istedim. Bir anne olarak belki de en önemli görevimiz çocuğumuzun yeteneklerini ortaya çıkarmak bence. Hele Harika gibi harika bir evladınız varsa. Belki de Melek Hanım Harika’nın yeteneklerinin kendisinde olmamasını bir türlü hazmedemedi. Bu yüzden de ona hayatı zehretmek için elinden geleni yaptı.

Harika’nın yolculuğunda Beyoğlu’nun pastaneleri,tiyatroları, sokakları eşlik ediyor bize. Ayrıca döneminin oldukça ilerisinde bir kadın olan Harika’nın bildiği diller, matematik zekası, yazdığı şiirlerle insanları etki altına alması, tiyatro yeteneği okurken hayret ettiriyor ama asla yok artık bu kadar da olmaz demiyorsunuz. Hatta yoğun duyguları yüzünden nesneleri nasıl etkilediğini okuduğunuzda bile gerçeklik algınızı yitirmiyorsunuz. Neden peki? Çünkü yazar bir karakter değil bir insan yaratmış.

Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? O halde kitabı okuyun.

Açık söylemek gerekirse ben yazardan çok etkilendim. Şimdi de Kar Kuyusu kitabını okuyorum. Umarım yazar şu an boş durmuyor ve kitap yazıyordur. Ben yazdığı tüm kitapları bitirince yeni bir kitap yazmış olsun istiyorum.

 

9 Ağustos 2024 Cuma

Kilit Taşı- Sema Soykan

 


 

Sema Soykan’dan okuduğum ikinci kitap ile geldim. Bir yandan da yazarın diğer kitabı Keşke’ye başladım. Art arda aynı yazarı pek okumam demiştim. Bu kez bir değişiklik olsun diye başladım ama araya yine farklı bir kitap sıkıştırdım. O da sürpriz olsun.

Kilit Taşı revize edilmiş bir roman. Benim okuduğum baskısında eklenen yerler var. Kurguya dokunulmadan bazı bilgiler eklenmiş anladığım kadarıyla. Özellikle de kadınların yüzyıllar boyu verdiği mücadele konusunda bilgiler yer almış. Ayrıca dünyadaki farklı toplumların kadına bakış açısı, kadının toplumda nasıl zorluklar yaşadığı anlatılmış. Birçoğu zaten bildiğim şeylerdi ama bazı toplumların yaptıkları, okurken bile ürpertti beni. Kaldı ki o kadınlar benim okumaktan imtina ettiğim şeyleri yaşamışlar.

Yazar yaşadığımız şimdiki Türkiye ile İslam öncesi Türk toplumlarındaki kadının yeri algısını tekrar hatırlatmış. Sadece doğu toplumlarının değil batı toplumlarının da geçmişlerinde kadınlara bakış açılarında var olan kara lekeleri de ortaya koymuş. Yani kadın doğuda yeriliyor batıda övülüyor algısına girmemiş.

Kitabı, kadınlar arasında bir dayanışma kitabı olarak görmemizi istiyor yazar. Ben bu konuda biraz kararsız kaldım. Neden mi?

Kitapta birbirini seven iki aşık, başka bir kadının “haince” planları yüzünden ayrılıyorlar.Şimdi böyle haince planlar yapan kadınlar yok mu? Var. Yazar bunu es geçip hayalperest mi davranmalı? Hayır. Daha fazlasını yapan kadınlar da var. Peki o zaman sorun ne diyeceksiniz. Tam bilmiyorum açıkçası. Ama kadın dayanışma merkezli bir kitapta “fettan” bir kadın karakteri, ismini koyamadığım duygulara sebep oldu bende. Arafta bıraktı beni. Yazarı aynı zamanda hem haklı buldum hem de yeri burası mıydı bunun dedim.

Şimdi kitabın konusunu kısaca yazacak olursam:

Anne ve babasını bir kazada kaybeden Avukat Nil’in, ailesine ait geçmişi öğrenmek için gittiği Mardin’de ondan yardım isteyen bir aşiret liderinin karısı ve kızının kaçmasına yardım etmesi, onların kendi geçmişiyle bağlantısı, bu arada çok sevdiği adamla gururu yüzünden ayrı düşmesi diyebiliriz.

Bu aşiret olayında da taşlar tam yerine oturmadı mı desem, fazla kolay oldu mu desem bilemedim.

Ama kitap akıyor. Yazarın dili size kaç sayfa okuduğunuzu unutturuyor. Yani çok kısa sürede bitirdim kitabı. (Tabii bunda kitabı okurken köyde olmam ve interneti kullanmamamın da katkısı var. Ah bu internet ne kadar vakit alıyormuş meğer.)

Neyse ben kitabı beğendim size de tavsiye ederim. Özellikle şu eril dünyada, siyasetten sanata testosterondan boğulacağımız toplumumuzda kadın yazarlara öncelik verilim.

Bak ben hemen diğer kitabına da başladım. Ayrıca araya sıkıştırdım dediğim kitap da yine bir kadın yazarın. Kadın yazarları okuyalım, okutalım. Bari edebiyat dünyası şu erillikten arınsın biraz.

30 Haziran 2023 Cuma

Körburun - Hikmet Hükümenoğlu


 

         Alışılmışın dışında, tek bir ana kahramana bağlı olmayan, sonunda sahi şimdi bu kimin hikâyesiydi diyeceğimiz bir kitap Körburun.

Olayları kronolojik sıraya göre anlatmayan, geri dönüşler yaşatan, belirsiz sonları olan, kime ne olduğunu hemen söylemeyen, okura merak etme imkânı veren kitapları çok sevdiğim için Körburun’u da çok beğendim.

Bol karakterli ama karakterlere önemleri ölçüsünde yer verildiğini düşündüğüm kitapta mekân her ne kadar hayali olsa da kahramanlar gerçek.

Çevremizde de kötülüğü bir gömlek gibi üzerine giyen Hayriler, yanlış seçimler yüzünden tüm hayatının heba eden Meraller, gerçekler gözünün önünde öylece durduğu halde görmek istemeyen ve bu hayatta ne aradığını bilmeyen Seherler yok mu?

Kitap 1990’lı yıllarda başlıyor. Körburun’a atanan bir öğretmenin hikâyesini okuyacağımızı zannediyoruz önce, kaybolan Seher’le ilgili söylentilere de yer veriyor giriş bölümünde sonra 1960’lı yıllara dönüyoruz. Reyhan ve Meral çıkıyor karşımıza önce, sonra da tüm roman boyunca nefret edeceğim Hayri… Hayri her dönemin adamı,kendi çıkarı uğruna yapmayacağı şey olmayan,zengin ve güçlü olmanın hayaliyle yaşayan bir adam.

En sevdiğim karakter ise Hayri’nin annesi Neriman abla. Çocuk yaşta evlendirilince ruh sağlığını korumak için yazarın deyimiyle ruhunda bir pencere açmış ve o pencere farklı bir sese dönüşmüş. Hani karşımızdaki kişiye söylemek zorunda olduklarımızı söylerken bir yandan asıl söylemek istediklerimizi fısıldayan bir iç sesimiz olur ya, işte o ses Neriman ablada kendi sesiyle eş değer çıkıyor. Bir kişilik bölünmesinden çok toplumun bize söylettikleri ile asıl söyleyeceklerimizin aynı anda seslendirilmesi gibi. Mesela karşısındaki kişiye “buyur gel” derken yine yüksek sesle “geldi yine kör olasıca” deyip ardından “öyle şey denir mi kız ne ayıp” diyerek kendini azarlayabiliyor. Hâsılı eğlenceli bir karakter.  Üstelik adada aklı başında tek insan bence.  Dimitri Paşa ve köpeği Loki’ye yapılanları okuyunca siz de benim gibi düşüneceksiniz. 1964 Rum tehciri olayının Körburun’da nasıl vuku bulduğunu okurken içiniz cız edecek.

Kitap sadece Rum tehciri değil, 12 Eylül döneminden de izler taşıyor, ülkemizin 30 yıllık bir kısmını anlatıyor ama 60’lar, 90’lar, 2000’ler 2050’ler hiçbirinin diğerinden bir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Her daim zorba olan güçlü, güçlü olan haklı, zayıf olan korkak, toplum balık hafızalı, insanlar bencil…  

Bu kadar karamsarlık yeter demiş olacak ki yazar okura kitabın sonunda bir jest yapmış. Belki de bize acıdı bilemiyorum. Kötü bir son aklımızda kalmasın diye sonu yazdıktan sonra bir önceki bölüme dönmüş. Umut hep var demek istemiş belki de. Ya da karışık çerez tabağından çürümüş bir fıstık yedikten sonra ağzımız tatlansın diye şeker leblebiyi ağzınıza atmışsınız gibi…

Körburun yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Her kitabında meydandaki garip sahaf ayrıntısı varmış. Sahaftaki adam yazardır belki de. Sırf bu ayrıntıyı tekrar okumak için bile diğer kitaplarını okurum.

Eğer yazarı daha önce okumadıysanız bir şans verin. 600 sayfalık kitabın bir çırpıda nasıl bittiğini anlamayacaksınız.


7 Haziran 2023 Çarşamba

Burası Radyo Şarampol - Şükran Yiğit

 


    Uzun zamandan beri beni çok etkileyen bir kitap çıkmıyordu karşıma. Güvercin romanından sonra okuduğum kitapların yorumunu yapmaya bile gerek görmedim. Hatta tüm güzel kitapları okuduğum için hayıflanıyor, keşke bazı kitapları şimdi okuyor olsaydım diyordum. Kitap okurken satır aralarında kaybolmayı, okuduğum kitabın beni bazen başka dünyalara bazen de çok bildiğim bir hayata götürmesini özlemiştim.

    Sonra bir gün Armağan Çağlayan’ın bir programında bir siyasetçinin ağzından duydum Şükran Yiğit’i. Tam da siyasetle yatıp siyasetle kalktığımız, her kameradan her mikrofondan bir siyasinin çıkmasına alıştığımız, haber kanallarının siyaset yorumcularıyla dolup taştığı, “an”a bile hükmedemezken kimi insanların geleceğe hükmetme arzularıyla boğulduğumuz bir zamanda bir siyasinin ağzından bir yazar ismi duymak beni çocuk gibi sevindirdi.

    Hemen yazarın kitaplarını araştırmaya başladım. “Ankara, Mon Amour!” ile “Burası Radyo Şarampol” arasında kaldım ama Antalya’da yaşayan biri olarak Burası Radyo Şarampol kitabını seçtim.

    Çocukluğum Antalya’da geçmedi ama Filiz’in çocukluğunun geçtiği Antalya benim çocukluğumun geçtiği şehirle aynıydı. Belki ikimiz de deniz kenarında büyüdüğümüzdendir. Belki de o yıllar hepimiz aynıydık. Aynı kıyafetleri giyiyor, aynı mahalle okullarına gidiyorduk. Sevinçlerimiz de üzüntülerimiz de aynıydı. Toplumdaki kast sistemi bu kadar bariz değildi. Sınıfsal uçurumlar yoktu. Belki de ben Antalya’yı çok sevdiğim için hemen bağ kurdum kitapla aramda. Filiz’le Konyaaltı’nda denize girdim. Annesiyle Şarampol’deki evin sokak kapısının önünde oturdum. Mine’yle Memurevleri’ni, Işıklar Caddesi’ni dolaştım.

    Bir çocuğun gözünden başlayan yolculuğa o büyüdükçe ben de büyüyerek devam ettim. Kendi çocukluğumu düşündüm. Beş kardeşle büyüyen ben, tek çocuk olan Filiz’de buldum kendimi.  O büyüyüp Almanya’ya gitti. Ben aynı ülkede kaldım oysa. Yine bir kapana kısılmışlık hissi geldi boğazıma yapıştı. Sonra baktım, başka bir ülkeye giden Filiz de aynı kapana kısılmışlıkla, gittiği her yerde olmadığı yerin özlemiyle baş etmeye çalışıyor. Herkes böyle mi acaba? Hep gidilmeyen yolların hayaliyle mi yaşıyor insanlar? Yoksa bu konuda da mı azınlıktayız. :)

    Filiz 1980 Türkiyesi’nde lise yıllarındayken başladığı romanını 2019’larda sonlandırıyor. Bu süreçte yarım kalan aşkları,yarım kalan dostlukları, darbe yıllarının etkisini ( tam bir dönem kitabı olmadığı için darbe yıllarında yaşananlara odaklanmıyor ama günlük yaşama olan etkisini serpiştiriyor aralara), Berlin duvarının götürdüklerini ve yıkılışının getirdiklerini akıcı bir dille anlatıyor. Fonda ise daima bir müzik çalıyor. Bazen Neil Young bazen Communards… Benim tarzım değil ama dünyanın grunge müzikle coştuğu yıllar. Kitapta geçen müzikler bana uymasa da satır aralarına serpiştirilen kitaplar gönlümü kazanmaya yetti.

    Fakat kitabın sonlarına doğru bir hüzün kapladı içimi. Kitap ışıltısını kaybetti diye düşündüm önce. Sonra fark ettim ki hayat tam olarak bu.

    Çocukken yaşanan duyguların coşkunluğu, mutsuzluğun yakıcılığı, yürek sızıları yolun yarısından sonra önemini yitiriyor. Artık coşku yerini umursamazlığa bırakıyor. Aşk daha az mutlu ediyor. Hatta ayrılıklar da daha az mutsuz ediyor insanı.

    Filiz’in hayatına tanıklık ederken, bir tek Ali ile tekrar karşılaşmalarını çok istedim. Bu böyle bitemez dedim. Evet bazı aşklar yaşanır biter, bazı aşklar nefrete bile dönüşür. Ama bu olmamışlık hissi tamamlanmalı, bu birlikte olsalardı ne olurdu, hayat daha mı renkli olurdu sorusu mutlaka cevaplanmalıydı.

    Tamamlandı mı dersiniz? O kadarını da söylemeyeyim, siz okuyup anlayın. 2021 Attila İlhan roman ödülü almış bu kitabı da mutlaka okuyun. Yazarın dilini anlamanız açısından çok beğendiğim birkaç cümlesini de aşağıya bırakıyorum.

"İnsanın hep elinden alınan diğer yarısını aradığı, buluncaya kadar da huzur bulamadığını anlatan efsane gibi ben de sanki o yıllar boyunca hikayemin öbür yarısını aramıştım."

"Ne var ki Ella da ben de arkamızda bıraktığımızı, güzelliğini bozmadan içimizde taşımamızın tek yolunun ondan vazgeçmek olduğunu artık biliyorduk."

"Hayatımda; gerçek hayatımda bazı insanların zaman ve hacim olarak bu kadar az yer kaplamasına rağmen neden varlıklarını zihinsel hayatımda inatla sürdürdüklerini anlamaya çalışıyordum."

"Geçmişin çocukluk, geleceğin ise sadece bir bilinmezlik olduğu o boşlukta, ne çocuk ne de yetişkin olunan o on dört yaşın başıboşluğunda tek başıma ve her defasında daha büyük daireler çizerek evden okula, okuldan eve gidip geliyordum."

 

29 Ağustos 2021 Pazar

Efrasiyâb'ın Hikayeleri - İhsan Oktay Anar

 

  Bu kitabı bitirdikten sonra ilk yaptığım iş İhsan Oktay yeni bir kitap çıkaracak mı diye aramak oldu. Zira 7 kitabını, hatta 1989 yılında Mor Köpük Dergisi’nin Oyun Özel Sayısı için yazdığı “ Rabnuma” adlı kısa hikâyeyi de okudum ve şimdi yeni bir kitap yazsın diye dört gözle bekliyorum.

    Kullandığı o kendine has, kimi zaman Osmanlıca kimi zaman klasik argo ( küfürle karıştırmamak lazım bunu, ben ki küfürden asla hoşlanmam, İhsan Oktay’ın kullandığı argo çok daha farklı, ceketinin bir omzunu düşürmüş nara atan bir külhanbeyinin başı derde girmeden tüm isyanını dile getirebilmek için kullandığı bıçak sırtında dolaşan bir dil… ) kısacası o özel diliyle ve her defasında bana bir sarmalı andıran kurgusuyla tüm kitaplarından zevk aldım.

    Efrasiyab’ın Hikâyeleri ise diğer kitaplarına nazaran daha anlaşılır bir dille yazılmış. Yazarı okuyanlar bilir, İhsan Oktay’ın her kitabında bir ana tema vardır. Bu kitapta ana tema ölüm gibi görünse de aslında “cennet”dir.

    Bize hem çok yakın hem çok uzak bir zamanda torunlarına Efrasiyab’ın hazinelerinin yerini anlatacak olan Cezzar Dede ile Azrail arasında geçen bir oyunu anlatır kitap. Cezzar Dede ile Ölüm sırayla birer hikâye anlatacak ve her hikâye için Cezzar Dede bir saat yaşama hakkı kazanacaktır. Bu arada diğer kitaplarında olduğu gibi Uzun İhsan bu kitapta da var. Cezzar Dede ile Ölüm hikâyeleri anlatırken bir yandan da vadesi dolan Uzun İhsan’ı mahalle mahalle takip edip yakalamaya çalışır Ölüm. Kitap boyunca sekiz mahalleden geçerler, tıpkı cennetin sekiz kapısı gibi…

    Hikâyelerin bir kısmı da aslında çok iyi bildiğimiz bazı hikâyelerin uyarlaması ama İhsan Oktay diliyle tabii ki. Süpermen, kırmızı başlıklı kız, vampir, kurt adam… Bunları bir de yazarın kaleminden okumak çok sevindirdi beni.

    Kitabın bir yerinde Ölüm, Cezzar Dede’ye diyor ki:

    “Bu gerçekten ibretlerle dolu bir hikâye. Ne var ki çok uzun. Bu yüzden de çoluk çocuğa anlatılır cinsten değil. Ayrıca takip edilmesi biraz zor gibi. Dinleyenin anlamasından çok, anlatmanın zevki için anlatılmış görünüyor.”

    Sanırım İhsan Oktay’ın kitap yazarken temel aldığı felsefe bu. Yazmayı sevdiği için yazıyor, anlaşılmak gibi bir gayesi yok.

    Bu arada oyunun sonu ne oluyor dersiniz? Hiç Ölüm oynadığı bir oyunu kaybeder mi? Eğer Ölüm gülümser veya ağlarsa kaybedecektir. Peki, bu mümkün mü? Bence okuyup öğrenin.

    Kitaptaki en sevdiğim paragraflardan birini de ekliyorum.

    "Artistik ve ahlâki değerlere asırlar boyu bir türlü erişemedikleri için bunlar uğruna bir ömür harcamayı enayilik olarak gören ve güzelliği üretmek yerine onu para, şiddet ya da kurnazlıkla elde etmeyi fazilet sayan insanların ülkesindeki okullarda, en az rağbet gören ve pek ciddiye alınmayan bir ders de resimdi..."

28 Haziran 2021 Pazartesi

Adı Aylin - Ayşe Kulin


Her Yerde KanVar
kitabını okurken Kulin beni arafta bırakan bir yazar demiştim. Kulin’i G.A.Y* öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerek sanırım. G.A.Y öncesi yazdığı kitaplar beni daha çok etkilemiştir hep. Ama nasıl olduysa Adı Aylin kitabını okumaya bir türlü sıra gelmemişti. Sonra bir gün Armağan Çağlayan’ın programında Ayşe Kulin’i izledim.

70 yaşında, sözcüklerini tane tane seçen, zarafet abidesi bir kadın vardı karşımda.  Öyle kibar, konuşması öyle akıcı…  Türkçeyi ne kadar özenli kullandığını fark edince de biraz Kulin’in safına doğru çekildim galiba. Programda Adı Aylin kitabından bahsedince hemen aldım ve okumaya başladım. Her zaman yaptığım gibi kitabı bitirdikten sonra başka okurların yorumlarına baktım. Ben ne hissettim, insanlar ne hissetti bir okuyayım dedim.

Okuduğum yorumlarda Aylin karakteri o kadar yerden yere vurulmuş ki… Üstelik çoğu kadın okur tarafından. Zavallı Aylin, yaşarken anlaşılmadığı gibi okunurken de anlaşılmamış. Kimse Aylin’in penceresinden bakmamış. İnsan zihnindeki toplumsal normların görünmeyen ipleri herkesi esir almış.

Aylin’in hayatı hatalarla dolu! Peki kime göre hata? Mutlu mesut yaşarken kocasını terk etmesi şımarıklık olarak yorumlanmış. Daldan dala konan ruhu, hiçbir yere ait olamaması mutsuzluğunun sebebi olarak görülmüş. Ve mutsuzluğunu kendi elleriyle hazırladığı savunulmuş.

Önceleri ben de kızdım Aylin’e. Sonra dedim ki belki de biz Aylin’in yaptıklarını yapamadığımız için bu kadar öfkeliyiz ona karşı.

Öyle görünmez bağlarla bağlanmışız ki bulunduğumuz yere, bırakın şehri mahallemizi bile kolay kolay terk edemiyoruz. Düzeni, rutini mutluluk zannediyoruz.

Bir düşünün, hayatınızı alt üst etmeye hiç cesaret edebildiniz mi? Bu cesaretsizliğiniz yüzünden nelere katlandınız? Yoksa prangalarınızı saadet bağı olarak mı görüyorsunuz? Cesaretiniz yoksa Aylin’e kızmaya hakkınız da yok.

Ben mi? Ben salonumdaki koltuğun yerini değiştirecek olsam ödüm kopuyor. Ruhu kuş gibi çırpınan, zihni dünyaları gezerken yerinden kıpırdamayan bir beden işte bu da…

Şimdi diyeceksiniz ki eee, bu kitap ne anlatıyor?

Aylin… Ayşe Kulin’in akrabası. Kitabın arka sayfalarında fotoğrafları da mevcut. Bana biraz Lady Diana’yı anımsattı. Nedenini bilmiyorum belki güzelliği, belki bir prensle evlenmiş olması belki mutsuzluğu…

Annesinin ölümünden sonra ruhu dağılan ama bunu fark etmeyen Aylin, bir kez gördüğü bir prensle evlenir, büyük bir hayal kırıklığı olan bu evliliği bitirmek için uzun zaman çabalar. Lucy Clayton’s manken okulunu bitiren Aylin, 25 yaşından sonra doktor olmaya karar verir. Yine çevresinin aksini iddia etmesine rağmen bu yoldan vazgeçmez, New York’un en ünlü doktorlarından biri olur. Hayatının son döneminde Amerikan ordusunda iki yıl içinde albaylığa yükselir, Başarı Nişanı’nı kazanır.

Başından geçen evlilikleri, aşkları düşünüldüğünde, neyi aradığını bilmeyen, toplumun bağlarından kopabilmiş belki sadece varmak için değil yolda olmak için bu dünyaya gelmiş biri Aylin.

Ayşe Kulin’in akıcı kalemiyle elinizden bırakamayacağınız bu kitabı okurken Aylin’e çok kızmayın. Ben onu çok sevdim.

Ayrıca bu yaşta Aylin’in hayatını okuyup örnek(!) alacak değiliz. Yani tutup da yok efendim toplumun ahlakını bozuyor çığlıkları atmayın. Unutmayın neye özeneceğinizi yazarlar değil siz belirlersiniz.

 

 

*G.A.Y : Gizli Anların Yolcusu

 

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Zoka - Abdullah Küçük

 


 

Uzun zaman önce sevgili Abdullah Küçük’ün bir jest yapıp gönderdiği Zoka kitabı yine çok uzun zaman önce bitti. Yoğunluktan yazıyı bir türlü yazamadım dersem yalan olur. Evet, yoğunluk yine eskisi gibi devam ediyor. Canlı dersler, derslere hazırlanma süreci, Beyaz Fil’in kitapları, ev, böcüğüm, ikinci üniversitenin dersleri… Ama sebep yoğunluk değildi. Tüm bu yoğunluğun arasında içimde yazmaya karşı bir kırgınlık vardı. Kimin için, ne için soruları beynimde fazla yer kaplamaya başlamıştı. Kendimi dinleyince anladım ki ben hedefimi şaşırmışım. Şimdi yolu tekrar bulacak gibiyim. Bu kez kaybetmemek üzere hem de…

Şimdi gelelim kitabımıza;

Kitap aslında bir üçleme. Birinci kitap Kıskaç, ikinci kitap Zoka ve üçüncü olarak Beyaz Fil’den çıkan “Zıddı” kitabı. Zıddı kitabını almak isteyenler buraya tıklayabilirler.

Yazar Zoka kitabının başına bir soy ağacı koymuş ki çok yerinde bir hareket olmuş. Zira ara ara bu kimdi diye dönüp baktım. 

Oldukça kalabalık bir Türk ailesi var karşımızda. Başkahramanımız Sencer, yazdığı kitapta ailesinde işlenen bir cinayeti ortaya çıkarmıştır. Kıskaç kitabında detaylı anlatılmış bu olaylar sanırım. Sencer’in yazdığı kitapta deyim yerindeyse ailenin tüm kirli çamaşırları ortaya dökülmüş ve Sencer bir hayli düşman kazanmıştır.  

Kitabın başındaki “Hiç kimse sıradan değildir,” alıntısının anlamı da yerini bulmuştur. Kitaptaki her karakteri, her davranışı ayrı ayrı incelemek lâzım aslında. Maşallah yazarımızın bizlere kapısını açtığı ailesinin sırlarını Müge Anlı ancak çözer.  😊

Karışık aile yapısı, aile içi sadakatsizlikler, Sencer’in ilk aşkı, bir önceki kitapta katil olduğu ortaya çıkan Kıvılcım’ın sonu, Sencer’in karısının kaçırılması (kitaptaki asıl olay) ve arada verilen ikinci bir hikâye -benim en sevdiğim bu oldu- ile olay örgüsü de en az karakterler kadar karışık.

                Aralarda verilen, Fazilet ve Fahri’nin hikâyesi dimağımda buruk bir tat bıraktı. Yemen’e askere giden Fahri’nin yıllar sonra dönüp de çok sevdiği karısının evlendiğini görünce tüm ömrünü karısının evinin karşısında onu izleyerek geçirmesi etkiledi beni doğrusu. Sencer’in karısının kaçırılmasının merkezde olduğu hikâyeyi de merakla okudum. Kim, neden kaçırmıştı Elif’i. Ve bu olay önceki cinayetlerle ne kadar ilgiliydi?

Kitapla ilgili tek hoşuma gitmeyen şey ise, tüm olaylar ortaya çıktıktan sonra bile yazarın hala konuşmaya devam etmesiydi.

    Yıllar önce Av Mevsimi filmine gitmiştim. Ah, Koronasız rahat günler ah… Neyse biliyorsunuz filmde Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor başroldeydi. Yani oyuncular iyi, hikâye güzel. Filmde olaylar çözüldü; kim, neyi, niye yaptı belli oldu ama film bir türlü bitmek bilmiyor. Konuşuyor da konuşuyorlar.

İşte Abdullah Bey’in tek hatası bu olmuş bence. Neyse ki Zıddı kitabında aynı hataya düşmemiş, yerinde sonlandırmış kitabı.

            Ezcümle, polisiye kitaplar belli birkaç yazarın tekelinde değil, daha nice saklı cennetler var.

            Polisiye sevenler Abdullah Küçük’ün kitaplarını zevkle okuyacaklardır.