kitap yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer Tunç

 

514 sayfa, 300’den fazla karakter ve bir güne sığdırılan olay örgüsü... Sanki yokuş aşağı giderken büyüyen bir kar topu gibi, kelimeler kelimelere çarpa çarpa ilerliyor sayfalar. Üstelik sadece olaylara değil Türkiye’nin tarihine de yer veriyor. Ayrıca bireysel hikayelerin yanında sayfalar arasında Osmanlı’dan Kafkasya’ya uzanan tarihsel izlere de rastlayabilirsiniz.


Bu kadar yoğun karakter ve olayı akıcı bir şekilde ve merak duygusunu hiç azaltmadan yazmak ancak iyi bir kalemin işi olabilir zaten. Ayfer Tunç okuduğum üçüncü kitabı ile gözümdeki yerini bir seviye daha üste çıkardı. Size tüm olayları ve karakterleri anlatmam mümkün değil ama k,tabı bitirdiğimde ruhuma en çok dokunanları yazmak isterim.

Karadeniz’in bir şehrinde 1898’de temeli atılan, 1902’de hizmete giren,ilim irfan yuvası olması amaçlanmış, sırtını denize dönmüş Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi mekanımız. Deniz kenarında denize tamamen sırtını dönmüş bir bina yapmak da ancak bir Karadeniz şehrine yakışırdı galiba. Tabii aslında iyi bir niyetle sırtını dönmüş ama onu da siz okurken anlarsınız.

Hastanede kimler yok ki...

Hastanenin tarihini yazmak isteyen, karısı obsesif kompulsif hastası olan Başhekim,

Kendisini acı bir son bekleyen ve benim de en çok üzüldüğüm karakterlerden biri, iç çamaşırları satan Kız İsmet,

Aralarındaki yaş farkı belli olmasın diye olduğundan yaşlı davranan, üvey annesine aşık olan Erdem Bakırcıoğlu,

Boşandığı karısı ve karısının yeni ailesiyle onların evinde tatil yapan, eski karısına yenge, eski karısının kocasına abi diyen terapi bağımlısı Şaban,

Gittiği yurt dışı ziyaretinde on yedi yaşındaki altın saçlı erkek güzeli Zoltan’a duyduğu aşk yüzünden intihar eden Kalemkari Köse Kasım Paşa,

Nişanlısının bindiği uçak Atlas Okyanusu’na düşen, Allah’ın sevdiği kulu olduğunu fark edemeyen Hilmi Ziya,

Bir sinir anında dudaklarını jiletle doğrayan tavşan dudaklı Jinekolog Ayşe Nuran Serbest,

Hayalinde yarattığı karısının kendisini sol eliyle aldattığına inanan yakışıklı şizofren Barış Bakış,

Dışişleri Bakanlığında geleceği parlak bir üst düzey memur olarak çalışırken tüm mal varlığını bırakıp doğal yaşamı seçen ve ayağını kesen bir paslı teneke yüzünden ölen Menderes Bakış,

Kocasının cinsel sapıklığı vücudunda her gün yeni bir iz bırakan Servinaz ve hak ettiği sona kavuşan kocası Ekrem Ceviz,

Tüm hastaneye “ot”lu kek yedirerek aslında sonun başlangıcını hazırlayan, kocasına olan öfkesi yüzünden saçlarını üç numaraya vurmaktan vazgeçmeyen Nöropsikiyatr Nebahat Özdamar,

Liseyi bitiren oğlunun denizde boğularak öldüğünü öğrenince katıla katıla gülmeye başlayan, herkesin şok geçirdiğini sandığı ama beynindeki tümör yüzünden tuhaf davranışları artan emekli edebiyat öğretmeni Zarife Gülercan,

Oturduğu koltuğu, yattığı yayatğı bile satıp tüm parasını deli gibi aşık olduğu şizofren Barış Bakış’la kaçmak için harcayan ve hastanenin sonunu getiren Gülnazmiye...

Ve daha yazmadığım yüzlerce karakter. Kim deli kim akıllı belli değil. Bazıları tam deli değil, tam akıllı da değil. Yazarın dediği gibi zaten akıllı delinin karşıtı da değil.

24 Ağustos 2023 Perşembe

Eski Hastalık - Reşat Nuri Güntekin

 

Bir hafta önce yaz okulu sınavım vardı. Derslerimden biri de Cumhuriyet Dönemi Türk Nesri idi. O derse çalışırken bir kez daha anladım ki Türk Edebiyatı muazzam bir edebiyat. Okunması gereken o kadar çok eser var ki… Hepsine vakit ayırmaya kalksam yeni yazarlara zamanım kalmayacak. O yüzden bir yeni bir eski yazar şeklinde gitmeyi düşündüm ve kütüphaneye gidip tercihimi Reşat Nuri Güntekin’den yana kullandım. Çünkü Reşat Nuri Güntekin çok sevdiğim yazarlardan biridir. Çalıkuşu da en sevdiğim kitabı. Bu kitap da kesinlikle ikinci sırada yerini aldı artık. Bunca zaman neden okumadığımı da hala anlamış değilim. Hak ettiği değeri görememiş bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Bu arada eskisi gibi okumak istediğim her kitabı satın alamayıp kütüphanelerden faydalanıyorum. Evin kitap satın alma limitlerini bizim böcük fazlasıyla dolduruyor. Üstelik ne biz hayır artık kitap satın alma diyebiliyoruz ne de o kitap almaktan vazgeçiyor.

Şimdi gelelim kitaba:

Züleyha’nın İstanbul’da başka bir erkekle kaza geçirip hastanede gözünü açmasıyla başlıyor kitap. Oldukça basit görünen, bir aldatma hikâyesi gibi başlayan kitap, yazarın ustalığıyla, aynı zamanda Milli Mücadele yıllarının ve 1930’lardaki Türkiye’nin küçük bir panoraması[1] haline dönüşüyor. Üstelik merak unsuru her sayfada çoğalıyor.

Kocası Züleyha’yı almaya geliyor ve İstanbul’dan Silifke’ye bir ay sürecek bir gemi yolculuğuna başlıyorlar. Yolculuk sırasında geçmişe dönüşlerle Züleyha ve Yusuf’un nasıl evlendiklerini öğreniyoruz. Züleyha’nın evliliğe bakış açısı o döneme göre düşünüldüğünde oldukça ilginç. Ama yazarın zaten dönemin kadınlarına örnek olacak “kadın tipi”ni romanlarında kullandığını biliyoruz. Belki de bu yüzden Reşat Nuri ve benzeri yazarlar önemli. 1930’larda henüz kadınlara hiçbir ülkede seçme ve seçilme hakkı bile verilmemişken ( tabii Türk kadınının o yıllarda bu seçimi elde etmek için gösterdiği çabaları hiçe saymamak lazım) kitaplarda “seçim” yapan kadınlara yer verilmesini oldukça yerinde bir hareket olarak buluyorum. Hatırlarsanız Çalıkuşu da kaderine razı olmamış ve zorluk çekeceğini bile bile başkaldırmıştı. [2]

Züleyha’nın çocukluğu babasının savaştan dönmesini beklemekle geçiyor. Annesi ile ilgili çok bilgi verilmiyor. Ama yaşadığı çevrenin o dönemin İstanbul sosyetesi olmasına vurgu yapılıyor. Züleyha’nın hayatında babası uzun bir süre olmamasına rağmen daha etkili rol oynuyor.

Kız çocukları için “baba” ne kadar önemli bir karakter. Annenin kaderi kıza derler ama bir kızın bütün kaderini babasıyla olan ilişkisi belirliyor galiba. Züleyha babasını bırakmamak için hayatının tamamen çocukluğunun ve ideallerinin tam aksi bir yönde evrilmesine izin veriyor.

Ve evliliği de bir mantık kuralları çerçevesinde ele alıyor. Daima gardını almış ve her hareketin hesabını yapar bir hale geliyor. Tabii biz hep Züleyha’nın açısından bakıyoruz, bu evlilikte babasının birlikte savaştığı, bir “derebeyi” olan Yusuf’un neler düşündüğünü bilemiyoruz. Belki Züleyha kendine Yusuf’a âşık olma hakkı tanısaydı daha mutlu olacaktı.

Başına gelen kazadan sonra Yusuf’un onu almaya gelmesini hiç beklemez aslında Züleyha. Üstelik evlerine dönecek olmalarına hiç anlam veremez. Yol boyunca biz de merak ederiz. Yusuf’un aklından neler geçiyordur? Açıkçası o kadar merak ettim ki bir ara son sayfalara bir göz atsam mı dedim. Tabii yapmadım sadece okumayı hızlandırdım. Beni merakta bırakan yazarı da kutladım tabii ki.

Züleyha’nın yol boyu kişiliğindeki dönüşümleri, hayata bakış açısının olağan bir şekilde hiç göze batmadan değişmesini zevkle okudum.

Kitabın sonlarına doğru içimi bir heyecan dalgası kapladı. Yusuf Züleyha’yı affedecek mi? Züleyha aslında affetmeyi gerektirecek bir şey yapmış mıydı? O meseleyi ne zaman konuşacaklardı? Evlilikleri devam edecek miydi? Peki kitabın adı neden “Eski Hastalık”tı?

Kitabı bitirince bazı sorulara cevap buldum bazılarına bulamadım. Kitap sizin de ilginizi çektiyse mutlaka okuyun. Ama sadece bir aşk kitabı gibi değil de arka plandaki Türkiye’yi de fark ederek okuyun. Ayrıca yazarın dili bence çok ağır değil ama Çalıkuşu’na göre daha çok bilmediğim kelime vardı. Birkaç alıntı sanırım dilini anlamak için daha faydalı olacaktır. Mesela “idil” kelimesini cümle içinde hiç kullanmadığımı fark ettim.

“ Herkes kendi hayatını yaşamalıdır. Hiçbir sevgimiz bizi mukadderatımızın yolundan alıkoyacak bir ayak bağı olmamalıdır” şeklinde roman cümlelerini daima tekrar eder ve annelerinin dizleri dibinde yaşayan, onların verdiği kocaya benliğini esir eden Türk kızlarını istihfaf ederdi.

(Sanırım bu alıntı Züleyha’nın bakış açısını en iyi anlatan örnek.)

Zaferi kazanan hakikaten değerli ve kıymetli kumandanlar, vaziyet-i siyasiyenin nezaketini takdir edip ifrata gitmezler, politika ve diplomasi işlerini ehline bırakmak ferasetini gösterirlerse memleket kurtulmuş sayılırdı!

(Bu alıntı da yazarın bakış açısını en iyi anlatan örnek galiba)

Öteki aşk gibi hiç beklenmedik bir dakikada bilinmez sebeplerle başlamış olan bu İdil’e zarar verir korkusuyla ciddi mevzulara dokunmaktan çekiniyorlar, hep ehemmiyetsiz şeylerden bahsediyorlardı.

(Burada idil kelimesi aynen bu şekilde ( İdil’e) özel isim gibi yazılmış.  Soyut kavram, düşünce anlamlarında kullanılmış.)

 

 

 



[1] Panorama demişken, Eleştiri Tarihi  dersinde Yakup Kadri’nin Panorama adlı eserinden bahsediliyordu. Cumhuriyet döneminin ilk 25 yılını öğrenmek için mutlaka okunması gereken bir kitap olduğu söyleniyor. Okunacaklar listeme ekledim bile.

 

[2] Kitap 1938'de yazılmış. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1934’te verildi evet ama benim anlatmak istediğim Züleyha’nın yetiştiği dönemin genel anlayışı.

 


30 Haziran 2023 Cuma

Körburun - Hikmet Hükümenoğlu


 

         Alışılmışın dışında, tek bir ana kahramana bağlı olmayan, sonunda sahi şimdi bu kimin hikâyesiydi diyeceğimiz bir kitap Körburun.

Olayları kronolojik sıraya göre anlatmayan, geri dönüşler yaşatan, belirsiz sonları olan, kime ne olduğunu hemen söylemeyen, okura merak etme imkânı veren kitapları çok sevdiğim için Körburun’u da çok beğendim.

Bol karakterli ama karakterlere önemleri ölçüsünde yer verildiğini düşündüğüm kitapta mekân her ne kadar hayali olsa da kahramanlar gerçek.

Çevremizde de kötülüğü bir gömlek gibi üzerine giyen Hayriler, yanlış seçimler yüzünden tüm hayatının heba eden Meraller, gerçekler gözünün önünde öylece durduğu halde görmek istemeyen ve bu hayatta ne aradığını bilmeyen Seherler yok mu?

Kitap 1990’lı yıllarda başlıyor. Körburun’a atanan bir öğretmenin hikâyesini okuyacağımızı zannediyoruz önce, kaybolan Seher’le ilgili söylentilere de yer veriyor giriş bölümünde sonra 1960’lı yıllara dönüyoruz. Reyhan ve Meral çıkıyor karşımıza önce, sonra da tüm roman boyunca nefret edeceğim Hayri… Hayri her dönemin adamı,kendi çıkarı uğruna yapmayacağı şey olmayan,zengin ve güçlü olmanın hayaliyle yaşayan bir adam.

En sevdiğim karakter ise Hayri’nin annesi Neriman abla. Çocuk yaşta evlendirilince ruh sağlığını korumak için yazarın deyimiyle ruhunda bir pencere açmış ve o pencere farklı bir sese dönüşmüş. Hani karşımızdaki kişiye söylemek zorunda olduklarımızı söylerken bir yandan asıl söylemek istediklerimizi fısıldayan bir iç sesimiz olur ya, işte o ses Neriman ablada kendi sesiyle eş değer çıkıyor. Bir kişilik bölünmesinden çok toplumun bize söylettikleri ile asıl söyleyeceklerimizin aynı anda seslendirilmesi gibi. Mesela karşısındaki kişiye “buyur gel” derken yine yüksek sesle “geldi yine kör olasıca” deyip ardından “öyle şey denir mi kız ne ayıp” diyerek kendini azarlayabiliyor. Hâsılı eğlenceli bir karakter.  Üstelik adada aklı başında tek insan bence.  Dimitri Paşa ve köpeği Loki’ye yapılanları okuyunca siz de benim gibi düşüneceksiniz. 1964 Rum tehciri olayının Körburun’da nasıl vuku bulduğunu okurken içiniz cız edecek.

Kitap sadece Rum tehciri değil, 12 Eylül döneminden de izler taşıyor, ülkemizin 30 yıllık bir kısmını anlatıyor ama 60’lar, 90’lar, 2000’ler 2050’ler hiçbirinin diğerinden bir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Her daim zorba olan güçlü, güçlü olan haklı, zayıf olan korkak, toplum balık hafızalı, insanlar bencil…  

Bu kadar karamsarlık yeter demiş olacak ki yazar okura kitabın sonunda bir jest yapmış. Belki de bize acıdı bilemiyorum. Kötü bir son aklımızda kalmasın diye sonu yazdıktan sonra bir önceki bölüme dönmüş. Umut hep var demek istemiş belki de. Ya da karışık çerez tabağından çürümüş bir fıstık yedikten sonra ağzımız tatlansın diye şeker leblebiyi ağzınıza atmışsınız gibi…

Körburun yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Her kitabında meydandaki garip sahaf ayrıntısı varmış. Sahaftaki adam yazardır belki de. Sırf bu ayrıntıyı tekrar okumak için bile diğer kitaplarını okurum.

Eğer yazarı daha önce okumadıysanız bir şans verin. 600 sayfalık kitabın bir çırpıda nasıl bittiğini anlamayacaksınız.


23 Nisan 2023 Pazar

Güvercin - Patrick Süskind


    İçim hâlâ buruk. Ne desem boş… Hayatın bu kadar geçici olduğunu bilip yine de incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere kafa yormaya devam ediyorum…

    Yolun neresinde olduğunu bilmediğim şu hayatta hâlâ içimde var olan bir şeyler yapmalıyım hissini atamıyorum ruhumdan. Okula gidip geliyorum. ( Öğretmenler asla işe gidiyorum demez.) Beyazfil’den gelen kitapların editörlüğünü yapıyorum. Edebiyat bölümünde 3.sınıfa geçtim. Vizelere finallere çalışıyorum. Evde boyuma yaklaşmış ergenliğe adım adım yaklaşan bir canlı bombayla ve kızı büyüdükçe pimpirikliği artan bir eşle vakit geçiriyorum. Ama hâlâ boşlukta gibiyim. Ben ne yapıyorum diyorum. Benden sonra geriye ne kalacak? 70-80 yıl yaşadıktan sonra öylece yok olup gidecek miyim?

    Bu ruh hâlinde okudum Güvercin kitabını. Yıllar önce Koku romanını okuduğumda yazarın hayal gücüne hayran olmuştum. Güvercin’de ise kalemi beni cezbetti. Metaforları bu kadar doğru kullanması, kahramanın iç dünyasını derinlemesine yansıtabilmesi kaleminin yetkinliğinin kanıtı.

    Son zamanlardaki düşüncelerimden mi bilmem ama Jonathan Noel’i çok ama çok iyi anladım. Dört duvar arasında sıkışıp kalmışlık hissi, her gün yaşanılan aynı şeyler, hayatın âdeta rutin yumağına dönmesi…

    Neyse ki Jonathan gibi bir bankanın önünde nöbet tutmuyorum. Çocuklarla her gün farklı bir durum yaşayabiliyoruz. Ama yine de her sabah okula aynı yollardan gitmek bile yetiyor. Belki de sıkışıp kaldığım şey yaşam biçimim değil, ruhumun duvarları beni sıkıştıran...

    Jonathan’ın yaşadığı bu sıkışmışlık hissini derin bir korkuya dönüştüren şey ise bir güvercin.

    İnsanlardan izole bir yaşam seçip, yaşadığı odayla derin bağlar kurmuş olan Jonathan, bir sabah uyandığında odasının kapısında beliren güvercin yüzünden odasını terk eder. Tüm rutinleri bozulur.  Yazar bize bir güvercinin insanın tüm hayatını nasıl alt üst edebileceğini gösterir. Yaptığı derin tahlillerle bunun mümkün olduğuna inanırız.

    Bu kitabın sonunda asıl sormamız gereken soru ise şu:

    Jonathan’ı korkutan, rutinlerini alt üst eden bir güvercindi. Acaba bizim yaşadığımız hayatı aynı şekilde sürdürmeye devam etmemizin sebebi kendi güvercinimizin karşımıza henüz çıkmaması mı? Ya bir gün bizim de karşımıza bir “güvercin” çıkarsa…

    Bir diğer soru ise yazar;

“… İnsanlara güvenilmeyeceği, huzur içinde yaşayabilmenin ancak onları kendinden uzak tutmakla olabileceği sonucunu çıkardı…” derken haksız mı?

 

 

28 Haziran 2021 Pazartesi

Adı Aylin - Ayşe Kulin


Her Yerde KanVar
kitabını okurken Kulin beni arafta bırakan bir yazar demiştim. Kulin’i G.A.Y* öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerek sanırım. G.A.Y öncesi yazdığı kitaplar beni daha çok etkilemiştir hep. Ama nasıl olduysa Adı Aylin kitabını okumaya bir türlü sıra gelmemişti. Sonra bir gün Armağan Çağlayan’ın programında Ayşe Kulin’i izledim.

70 yaşında, sözcüklerini tane tane seçen, zarafet abidesi bir kadın vardı karşımda.  Öyle kibar, konuşması öyle akıcı…  Türkçeyi ne kadar özenli kullandığını fark edince de biraz Kulin’in safına doğru çekildim galiba. Programda Adı Aylin kitabından bahsedince hemen aldım ve okumaya başladım. Her zaman yaptığım gibi kitabı bitirdikten sonra başka okurların yorumlarına baktım. Ben ne hissettim, insanlar ne hissetti bir okuyayım dedim.

Okuduğum yorumlarda Aylin karakteri o kadar yerden yere vurulmuş ki… Üstelik çoğu kadın okur tarafından. Zavallı Aylin, yaşarken anlaşılmadığı gibi okunurken de anlaşılmamış. Kimse Aylin’in penceresinden bakmamış. İnsan zihnindeki toplumsal normların görünmeyen ipleri herkesi esir almış.

Aylin’in hayatı hatalarla dolu! Peki kime göre hata? Mutlu mesut yaşarken kocasını terk etmesi şımarıklık olarak yorumlanmış. Daldan dala konan ruhu, hiçbir yere ait olamaması mutsuzluğunun sebebi olarak görülmüş. Ve mutsuzluğunu kendi elleriyle hazırladığı savunulmuş.

Önceleri ben de kızdım Aylin’e. Sonra dedim ki belki de biz Aylin’in yaptıklarını yapamadığımız için bu kadar öfkeliyiz ona karşı.

Öyle görünmez bağlarla bağlanmışız ki bulunduğumuz yere, bırakın şehri mahallemizi bile kolay kolay terk edemiyoruz. Düzeni, rutini mutluluk zannediyoruz.

Bir düşünün, hayatınızı alt üst etmeye hiç cesaret edebildiniz mi? Bu cesaretsizliğiniz yüzünden nelere katlandınız? Yoksa prangalarınızı saadet bağı olarak mı görüyorsunuz? Cesaretiniz yoksa Aylin’e kızmaya hakkınız da yok.

Ben mi? Ben salonumdaki koltuğun yerini değiştirecek olsam ödüm kopuyor. Ruhu kuş gibi çırpınan, zihni dünyaları gezerken yerinden kıpırdamayan bir beden işte bu da…

Şimdi diyeceksiniz ki eee, bu kitap ne anlatıyor?

Aylin… Ayşe Kulin’in akrabası. Kitabın arka sayfalarında fotoğrafları da mevcut. Bana biraz Lady Diana’yı anımsattı. Nedenini bilmiyorum belki güzelliği, belki bir prensle evlenmiş olması belki mutsuzluğu…

Annesinin ölümünden sonra ruhu dağılan ama bunu fark etmeyen Aylin, bir kez gördüğü bir prensle evlenir, büyük bir hayal kırıklığı olan bu evliliği bitirmek için uzun zaman çabalar. Lucy Clayton’s manken okulunu bitiren Aylin, 25 yaşından sonra doktor olmaya karar verir. Yine çevresinin aksini iddia etmesine rağmen bu yoldan vazgeçmez, New York’un en ünlü doktorlarından biri olur. Hayatının son döneminde Amerikan ordusunda iki yıl içinde albaylığa yükselir, Başarı Nişanı’nı kazanır.

Başından geçen evlilikleri, aşkları düşünüldüğünde, neyi aradığını bilmeyen, toplumun bağlarından kopabilmiş belki sadece varmak için değil yolda olmak için bu dünyaya gelmiş biri Aylin.

Ayşe Kulin’in akıcı kalemiyle elinizden bırakamayacağınız bu kitabı okurken Aylin’e çok kızmayın. Ben onu çok sevdim.

Ayrıca bu yaşta Aylin’in hayatını okuyup örnek(!) alacak değiliz. Yani tutup da yok efendim toplumun ahlakını bozuyor çığlıkları atmayın. Unutmayın neye özeneceğinizi yazarlar değil siz belirlersiniz.

 

 

*G.A.Y : Gizli Anların Yolcusu

 

16 Aralık 2020 Çarşamba

Balon Çobanı - Çağdaş Balıbey

 

Kitap yorumlarında en çok eleştirildiğim konu yazılarımda hemen kitaptan bahsetmeye başlamamak. Hatta 1000kitap sitesinden bir arkadaş lafı ne kadar uzatıyorsun direkt yoruma başla demişti.

Oysa kitap hakkında yorum yazmak kitabın özetini yazmak değil ki benim için. Kitabın bana hatırlattığı anıları, kitabı okurken nasıl bir ruh hâlinde olduğumu, kitaba başlama sürecini anlatmazsam yorumum eksik kalmaz mı? Ama sanırım bu konuda sadece ben böyle düşünüyorum. O yüzden bundan sonra sadece kitabın içeriği hakkında bilgi edinmek isteyenler için not düşeceğim galiba. İkinci paragraftan başlayın gibi. ☺

Şimdi gelelim Balon Çobanı’na. Kitabın pdf hâlini okumuş ve ham hâlini görmüş olmanın ayrı bir yeri var bende ama pdf olarak on kez de okusam kitap hâline geldikten sonraki sayfaları çevirme hazzımı hiçbir şeye değişmem.  

Balon Çobanı beni şaşırtan bir kitap oldu doğrusu. Yazarın hayal gücünü ve kitabın giriş kısmındaki Pi diyarını göz önüne alınca fantastik bir dünyaya ya da bir bilim kurgu romanına geçiş yapacağımı düşünmüştüm. Hâlbuki yazar yaşadığımız dünyanın gerçeklerini bir tokat gibi yüzümüze indirmeyi planlıyormuş.

Kendimi önce bir bebeğin dilinden ana rahmine düştüğü andan itibaren yaşadıklarının ortasında buldum. Sonra da gözümü Suriye’de açtım.

Abdad ve ailesinin Suriye’de yaşadıkları, birçok Suriyelinin başına gelen yürek burkan cinsten. Özellikle olayların yaşanmış olabileceğini bilmek daha da etkiliyor insanı.

Yazar başta olduğu gibi kitap ilerlerken de şaşırtmaya devam ediyor bizi. Abdad’a üzülürken onun geçmişindeki sırla alt üst oldum. Bazen insan karar veremiyor, kim neyi ne kadar hak ediyor diye. Gerçekte de böyle değil mi? Bir gün göklere çıkaracak kadar haklılığını savunduğumuz bir insanla ilgili öyle detaylar öğreniyoruz ki yerin dibine batsın istiyoruz. Ben de Abdad konusunda kararsız kaldım. İnsanların geçmişte yaptıkları hatalarıyla bugünlerini yargılamak haksızlık mı? İşlenen bir hata değil de suçsa hiç de haksızlık olmuyor. Ama karısının ve kızlarının yaşadıklarını okudukça savaş kadınları daha çok yaralıyor diye düşündüm. Erkeklerin sadece bedeni ölüyor oysa kadınların önce ruhları sonra bedenleri…

Kitabın ikinci kısmı olan Suriye bölümü, savaşın bir ülkede nasıl bir tahribat yarattığını ortaya koyuyor. Sağ olsun yazar da adeta bomba atılan sokaklarda bir köşede oturmuş olanları izliyormuşcasına ayrıntılarıyla anlatmış her şeyi.  Bu yüzden de tebrik ettim yazarı açıkçası.

İkinci bölümden sonra yine baştaki “bebeğimize” dönüyoruz.  Peki bu bebek kim dersiniz? Mersin’deki yetiştirme yurdundaki bu bebeğin Abdad ve ailesiyle ne ilgisi var? Ve bu bebek sıradan bir bebek midir acaba?

Yazarın olayları en baştan bir kronolojik sırayla vermemesi yani bu zamanda atlayışlar, geri dönüşler benim en çok keyif aldığım anlatım tarzı. Okurken keyif aldığım bu kitabın bir an önce devamını da bekliyorum. Umarım siz de benim kadar seversiniz. İyi okumalar…
 

 


15 Ağustos 2020 Cumartesi

Sakın Gözlerini Açma - Side May

 

Bir önceki yazımda dört kitabın editörlüğünü yaptığımı söylemiştim. İşte bunlardan biri de Side May’ın yazdığı “Sakın Gözlerini Açma” kitabıydı. Yazarın bir önceki kitabı “Nergis”i okumamıştım.

Sakın Gözlerini Açma kitabının düzeltmeleri bitip, son okumasını yapan arkadaş bana tekrar gönderdiğinde arka kapak yazısını hazırlamak için, kitaba şöyle bir göz gezdireyim dedim. Bir de baktım kitabı baştan sona yine okumuşum. :)   Yani dili öyle akıcı, olaylar öyle sürükleyici ki elinizden bırakmak mümkün olmuyor. Açık söylemek gerekirse kitaba başlarken böyle bir şey beklemiyordum. Şimdi ise kitabın basılmış hâlini tekrar okuyabilirim.  Önce size kitap için hazırladığım arka kapak yazısını atayım sonra da çok detaya girmeden kitaptan bahsedeyim.

Arka Kapak

Bir gün uyandığınızda son iki yılınızı hiç hatırlamasaydınız ne hissederdiniz? Üstelik hiç tanımadığınız birinin yatağındaysanız…

Toprak ne evli olduğunu ne de hamile karısını anımsayabildiği bir sabaha uyanır. Evlenmeyi asla aklından geçirmeyen Toprak, bu yeni yaşamına alışıp, ten uyumu denen olgunun gerçekten var olduğunu anladığında ise geçirdiği kaza onu yeni bir bilinmezin içine sokacaktır.

Şimdi Toprak’ın tek bir hedefi vardır: Rüyasında gördüğü yaşamı ilmek ilmek yeniden örmek…

Rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı, hikâyeyi tam kabullendiğiniz sırada sizi yeni bir hikâyenin ortasına atan, heyecanın hiç azalmadığı, bir solukta okuyacağınız bir kitapla karşı karşıyasınız.

Peki, ya sizin gözlerinizi açmaya cesaretiniz var mı?

“İnsanlar görmediği, yaşamadığı hiçbir şeyi rüyalarında göremezler.”

 

Kitap Toprak’ın hiç tanımadığı birinin yatağında uyanmasıyla başlıyor. Son iki yılını hatırlamayan Toprak’ın yaşadığı şaşkınlığı, hafızasını kaybetmiş bir insanın neler hissedebileceğini öğreniyoruz. Tam Toprak’ın yeni hayatına uyum sürecine biz de onunla birlikte alışırken yazar öyle bir ters köşe yapıyor ki, siz de Toprak’la birlikte şaşırıp kalıyorsunuz. Merakınız kamçılanıyor ve yazarın sizi attığı yeni maceraya, daha doğrusu Toprak’ın başlangıçtaki yola dönebilmesi için girdiği mücadeleye yelken açıyorsunuz büyük bir hevesle.

Kendimi tutup bundan sonrasını anlatmamam lâzım. Ama şu kadarını söyleyeyim: Kitabın kurgusunu çok beğendim. Toprak ve Dünya’nın aşkından ise etkilendim doğrusu. Alt metinde verilen toplumsal mesaj da abartılmadan gayet yerinde verilmiş.

Son olarak bu kitap kesinlikle senaryolaştırılıp dizi olarak çekilebilir. İzleyicisi de bol olur.

14 Ağustos 2020 Cuma

Akşam Yıldızı- İskender Pala


Bloğa yazı eklemeyince sanki kitap okumamış gibi hissediyorum kendimi. Oysa bu süreçte dört kitabın editörlüğünü, birkaç kitabın da son okumasını yaptım. Şimdi de elimde devam ettiğim iki kitap var. Yani anlayacağınız Beyaz Fil Yayınları kitap dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Basılacak kitapların ardı arkası kesilmiyor. Bu arada kitap editörlüğü zannettiğimden daha zormuş. Ama yine de bir kitabın basılmadan önceki hâlini görmek, herkesten önce okumak çok zevkli. Hele bu kitaplar kendi yayınevinizin bastığı kitaplarsa zevk bir kat daha artıyor.

Tek sıkıntım kitapları yayına hazırlarken başka kitaplara daha az vakit kalması ve okuma süremin uzaması.

Akşam Yıldızı’nı bitirmem de bu yüzden normalden uzun sürdü. İçinde bulunduğum durum yüzünden midir bilmem ama bu kitapta Pala’nın diğer kitaplarındaki tadı yakalayamadım.

İlk zamanlar daha ağır kitaplar yazan Pala’nın zamanla dili de sadeleşti, okunması daha kolay bir yazar hâline geldi. Oysa ben onun o ilk kitaplarına ;Katre-i Matem’e, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk’a hayran kalmıştım.

Akşam Yıldızı’na gelirsek;

Göbeklitepe’deki bir arkeoloğun sevgilisini bekleyip Akşam Yıldızı ile konuşmasıyla başlayan hikâye çok çok eskilere götürüyor bizi. Eski zamanlara yolculuk yapamadan önce Akşam Yıldızı ile ilgili ufacık bir bilgi vereyim.

“Bir yıldız doğdu nur ile

Âlemi yaktı nar ile

Küsüleyem ben yar ile

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

 

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran”

Türkülere konu olmuş yıldızımızın farklı isimleri var. Güneşten önce doğduğu için sabahları Sabah Yıldızı; ufuk kızıllığını yansıttığı için Sarı Yıldız; en parlak yıldız olduğu için Mavi Yıldız deniliyor. Kur’an’da “Tarık” diye geçiyor. Eski Türkler Tan Yıldızı; Osmanlılar “Erte Yıldızı” diyorlar. Yunan mitolojisindeki Afrodit oluyor aynı zamanda kendisi. Yani dişi güzelliğinin sembolü: Venüs. Tüm bu bilgileri kitabın başındaki arkeologdan öğreniyoruz. Sonra kitap bize 10 bin yıl öncesinin kapılarını açıyor.

Yani insanların avcı- toplayıcı olduğu o ilk dönemlere gidiyoruz. Aslında geçmişi her zaman merak etmişimdir. İlk insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl topluluk haline geldiklerini ve en çok da neye inandıklarını… Ama Pala’nın kitabı merakımı gidermedi, daha doğrusu merakımı kamçılamadı. Sadece aklıma Pala’nın ön sözde yazdığı şeyler takıldı. Gerçekten de Göbeklitepe’de üç semâvi dinden önce pagan fikirler varsa, bu semâvi dinler o fikirlerden türemiş olabilir mi? Pala bunu savunanları eleştirmiş aslında ama benim aklıma takılıverdi bu durum. Sahi dinler insanlar tarafından oluşturulmuş fikirlerse eğer… Ama bu fikri kabul etmek istemiyorum. En azından bir “öteki taraf” mutlaka olmalı. Yoksa yaşamın hiçbir anlamı kalmayacak benim için.  Yaşanan adaletsizlikler, kötülükler, hep kötülerin yanına kâr kalacak… Sanırım ben, “boynuzsuz koyun, boynuzludan hakkını alacak” düsturunu hayat felsefem yapmışım. Zaten Pala da Göbeklitepe’de tek tanrılı inancın hüküm sürdüğünü anlatıyor da biraz rahatlıyorum. 😊

Kitaba devam edersek; insanlar oba halinde yaşıyorlar, her obanın bir reisi var ve hayatlarını avcılık ile devam ettiriyorlar. Oba’nın en güzel kızı olan Çira’nın saçı, kaşı bembeyaz olan bir oğlu olur. Ve inançları gereği çocuğu kurban etmek isterler. Çünkü çocuğun lanetli olduğu düşünülür. Kurban töreni başladığı sırada büyük bir fırtına kopar, yer yerinden oynar -yani buzul çağın sona ermesi – herkes ölür. Geriye Sarıca, Çira ve oğlu kalır.

Bu üçlü, bir hayatta kalma mücadelesine başlar. Bebeği doyurmak için hayvanlardan süt sağarlar, tuzu keşfederler… Ve bir sabah daha ilkel olan başka bir obadan sağ kalanlar Çira ve bebeğini kaçırırlar.  Bundan sonrası bir arayış romanına dönüşür. Sarıca, Çira’yı ararken bir yandan da babasının öğretilerini, haberciyi, öğreteni arar. Dini bir arayış içine girer.  Çok uzun yıllar Çira’yı arar. Ve bir gün yolu Göbektepe’ye ( kitapta geçtiği hali bu)  yolu düşer. Burada gizemli bir “Mande” yle tanışır. Bu Mande kimdir? Sarıca, Çira’yı bulabilecek midir? Ve lanetli olduğu düşünülen bebek, büyüdüğünde nasıl bir insan hâline gelecektir?

Tabii kitapta sadece bu soruların cevabını bulmuyoruz. Zaten bu sorulardan en önemlisinin cevabı da biraz havada kalıyor. Peki ne buluyoruz kitapta?

Şaman inancını, dinler tarihini, yerleşik hayata nasıl geçildiğini, avcı-çiftçi ilişkisini, buzul çağının nasıl sona erdiğini, mangala ve satranç gibi zekâ oyunlarını, Göbeklitepe’nin mimarisini, adının nereden geldiğini aktarıyor bize yazar. Yani yine diyor ki, ben araştırdım, çalıştım, bu kitabın içi dolu.

Yine de kitapta içime sinmeyen bir şeyler var. Sarıca’nın, Çira’yı ararken Mecnun karakterine aşırı benzetilmesi mi, baştaki arkeoloğun kitapta sadece bazı bilgileri vermek için koyulmuş gibi görünmesi mi, kitabın sonunun öyle havada asılı kalması mı bilemiyorum.

Yazarı çok sevdiğim hâlde, benim için süper bir kitaptı diyemedim maalesef. Okuyup kendiniz karar verin en iyisi… Okuyanlar fikirlerini paylaşırsa sevinirim tabii. 😊

 

 

 

 

 

 

10 Temmuz 2020 Cuma

Masal Masal İçinde - Ahmet Ümit


Güzel bir kitapla geri döndüm. Aslında kızım için almıştım bu kitabı. Ona aldığım kitapları da önce ben okurum. Hem bir eğitimci gözüyle hem de bir anne yüreğiyle ona uygun olup olmadığına bakarım. “Masal Masal İçinde” kitabının henüz yarısındayken kitabın çok güzel olduğunu söyleyince, böcük dayanamadı ve benden önce okuyup bitirdi. Ben okumaya devam ederken de “Çok şaşıracaksın anne çookk,” deyip durdu. O böyle söyledikçe de aldı beni bir merak…

Kitap birbiriyle bağlantılı beş masaldan oluşuyor. Halkına karşı oldukça yardımsever ama yaptıklarıyla övünmeyi çok seven Padişah’ın bu özelliğinden kurtulmasını isteyen Vezir ( Vezirler hep hain planlar içinde olacak değil ya) Padişah’tan daha cömert insanlar olduğunu göstermek için, Padişah’ı bir yolculuğa çıkarır.

Önce komşu kentte ensesine vuran herkese bir kese altın veren kör bir adamı ziyarete giderler. Köradamın hikâyesini merak ederler ama adam hikâyesini hemen anlatmaz. Bir şart öne sürer. Vezir ve Padişah’tan, başka bir kentteki bir Kuyumcu’nun sırrını öğrenmelerini ister. Bu Kuyumcu kentte her pazar kurulduğunda, torbasından tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın çıkarıp gösterir. En yüksek fiyatı verene altını satacağını söyler. Çevresine toplanan insanlar fiyatı arttırdıkça arttırır, sonunda en fazla fiyat verene altını verecekken satmaktan vazgeçer. Altını bir “havan”ın içinde toz haline gelinceye kadar döver ve altın tozlarını insanların üzerine savurur.

Vezir ile Padişah, Köradamın şartını yerine getirmek için Kuyumcu’nun bulunduğu kente doğru yola koyulurlar. Kuyumcu’nun kentine geldiklerinde hemen sırra erişemezler tabii ki, Kuyumcu’nun da bir isteği vardır. Üç günlük mesafede bir demir ustası yaşamaktadır. Zamanında birbirinden güzel laleler, sümbüller yapan usta artık çalışamaz durumdadır. Ne zaman eline çekicini alıp, örsün üzerindeki demire indirmek istese gözü dükkânın duvarına takılıp kalır. Sanki görünmez bir kapı varmış gibi hızla duvara doğru koşar, kanlar içinde yere yığılır.

Demirci’nin öyküsünü öğrenmek için yola çıkan yolcularımız, yine bir engelle karşılaşırlar. Demirci hikâyesini anlatacaktır ama çok merak ettiği bir şey vardır. Bir müezzinin başına gelenleri merak etmektedir Demirci. İnsanlar tarafından çok sevilen Müezzin bir vakittir müezzinliği bırakmıştır. Yalnızca öğle vakti camiye gelir. Camiye yaklaşırken gözü sürekli minarededir. Sonra, sanki minarede bir şey görmüş gibi hızlıca koşar. Minarenin tepesine çıkan Müezzin bir zaman sonra yıkılmış bir halde aşağı iner.

Bu kez Müezzin’in hikâyesini öğrenmek için yollara düşer Vezir ile Padişah; her yolculukta merakları bir kat daha artarak. Müezzin’in kentine varırlar. Müezzin de onlara başına gelenleri anlatmak ister ama onun da bir isteği vardır. O da bir Şapkacı’nın hikâyesini merak etmektedir. Bu Şapkacı yaptığı şapkaları satmak için pazara getirir. İnsanlar çevresine toplandığında kalabalıkta birilerine “Gitmeyin!” diye bağırarak koşmaya başlar. Mezarlığa gelene kadar da devam eder koşmaya. Mezarlıkta bir mezarın üzerinde ağlaya ağlaya kendinden geçer.

Ve bizim yolcular Şapkacı’nın kentine doğru yola koyulurlar. Şapkacı öyküsünü anlatmak ister ama çok da şaşırır. “Benim öyküm sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?” der. Böylece bizimkiler başlarından geçeni anlatırlar Şapkacı’ya. Şapkacı da Köradam’ın, Demirci’nin, Kuyumcu’nun, Müezzin’in hikâyelerini merak eder. Bu kişilerin hikâyelerini dönüp bana anlatacağınıza söz verirseniz size kendi acıklı öykümü anlatırım der.  Teklifi kabul eden Vezir ile Padişah, böylece Şapkacı’nın hikâyesini öğrenirler ve masal boyunca yolcularımızla birlikte gittiğimiz yollardan geri döneriz; tüm hikâyeleri öğrenip, her birinden bir ders çıkararak.

Kitaptaki her bir hikâye insanın bir zaafını anlatmaktadır. Kimi açgözlülüğü kimi sabırsızlığı kimi doyumsuzluğu anlatıyor bize. Her bir hikâyeyi büyük bir merak ve heyecanla okudum. Ahmet Ümit’e çocuğumuzla birlikte okuyabileceğimiz bir kitap yazdığı için de çok teşekkür ederim.  Hadi itiraf edin siz de merak ettiniz hikâyeleri değil mi? 


20 Nisan 2020 Pazartesi

Amok Koşucusu - Stefan Zweig


Herkes hayatında en az bir kez Amok koşucusu olmuştur. Düşünün bakalım siz ne zaman oldunuz?

Amok, Malezya gibi sıcak ülkelerde görülen bir çeşit hastalık, bir çeşit çılgınlık hali. Saplantılarla kendini gösteren bir tür nöbet…

Yazarın verdiği örneğe göre; bir Malezyalı sakince oturup içkisini içerken birden eline hançerini alıp ayağa fırlıyor ve gözleri bir hedefe kilitlenmiş bir şekilde önüne çıkan herkesi öldürerek koşuyor. Sağa sola bakmadan dümdüz ilerleyen Amok koşucusu öldürdükçe coşuyor, coştukça öldürüyor. Bu yüzden çevredekiler birbirlerini uyarmak için “Amok! Amok!” diye bağırıyor.

Peki biz nasıl Amok koşucusu oluyoruz?

 Kimi zaman öyle şeyler hissederiz ki çevremize ve kendimize ne kadar zarar verdiğini düşünmeden o hissin peşinde koşarız. Çoğu kez etrafımızdaki insanları kırarız, yıkarız ama farkına bile varmayız. Yakınlarımız bizi ne kadar uyarsa da duymayız. Her zaman bir hareket hali değildir Amok koşuculuğu. Bazen beklerken de Amok koşucusu oluruz. Anlamsızca beklerken… Bir türlü gelmeyen bir haberi, dönmeyen sevgiliyi, birleşmeyecek elleri beklerken… Beklemenin bize zarar verdiğini bile bile beklerken. Ömrünüz beklemekle geçiverirken… Zaten genellikle de söz konusu bir aşksa hemen Amok koşucusuna dönüşüveririz. Ah, minel aşk ah! Üstat boşuna dememiş;

Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar.*

Bizim novella üstadı Zweig, Amok koşucusu olmayı kitabında bir metafor olarak kullanıyor ama kahramanın peşinden koştuğu şey aşk değil. 

Zweig’in kahramanının ihtirasla başlayan yolculuğu ilginç bir şekilde farklı bir duyguyla devam ediyor. Yani onu koşturan bambaşka bir duygu. Ve yazar bu duygu geçişini başarılı bir şekilde aktarıyor. Kitaplardaki duygu geçişlerini, kahramanların kitabın başında hissettiklerinin sonuna gelince değişmesini seviyorum. Kahramanı daha inanılır yapıyor ve daha çok özümsüyorum.

Zweig’in bu kitabıyla “Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat” kitabının anlatım tarzları aynı. İkisinde de kahraman olayları başka birine anlatıyor. Bu kitapta da bir doktorun bir gemi güvertesinde hiç tanımadığı birine hayatının sırrını açıklamasını okuyoruz. Doktorun yaptığı hataya onunla birlikte biz de üzülüyoruz.

Zweig’i severek okuyorum ama bu kitabındaki bazı yerler beni rahatsız etti.
Doktorun, “Siz tropiklerde yaşamadınız… Böyle sarı renkli bir serserinin, beyaz bir beyefendinin bisikletini tutup ona orada kalması için emretmesi nasıl bir edepsizliktir bilemezsiniz,” tarzındaki yorumlarını sindiremedim.

Bunu söyleyen yazar değil, kitaptaki karakter ve kitap karakterleri her zaman mükemmel olmazlar, zaten mükemmel olmadıkları zaman kitap daha cazip olur, üstelik kitabın yazıldığı yılları da düşünmelisin diyerek kendimi telkin etmeye çalıştıysam da olmadı. Rahatsızlığım geçmedi.

Neyse biz gelelim kitabın sonuna… O tabutun gemide ne işi var? Doktor yaptığı hatayı nasıl ödeyecek? Okuyup öğrenin. Zaten kitap 94 sayfa, bir günde biter.



*İskender Pala / Ah Minel Aşk kitabı tanıtım bülteninden.



31 Ağustos 2019 Cumartesi

Gecenin Gecesi - Hasan Ali Toptaş


Bir önceki yazımda Nobel ödüllü bir yazarın kitabına başlayacağımı söylemiştim. O kitabın henüz yarısındayım. Bu aralar uğraştığım başka bir şey var. Belki birkaç ay sonra paylaşabileceğim bir şey. O yüzden hızlı ilerleyemiyorum. Bu arada bloğum da boş kalmasın istedim. Kısa ama etkileyici bir kitabı sunayım dedim.

İlk sayfasında Toptaş’ın kendi el yazısıyla “Her şeyin gönlünce olması dileğiyle.” yazdığı, benim için ayrı bir öneme sahip kitabı Gecenin Gecesi’ni anlatayım biraz. (Yani kısacası yazarın geçen sene fuarda imzalattığım kitabı. Bir imzaya ne anlamlar yükledim. İflah olmaz bir hayalperestim ne yapayım.)

Kitap 5 hikâyeden oluşuyor.

İlk hikâye, Yatak: Kendisine verilen yatağa duyduğu minneti dile getiren biri var karşımızda. Adını bilmediğimiz karakter, yatağı sırtlayıp da yatağı ona verenlere teşekkür etmeye giderken, mecburen biz de onu takip ediyoruz, elimizde değil takip etmemek. Çünkü yazar ilk cümleden okurun boynuna bir ip geçiriyor, sonra o, ipi nereye sürüklerse biz de oraya gidiyoruz.

İkinci hikâye, Nihat: Babası tarafından terk edilen, annesiyle yaşayan Nihat’ın aklını nasıl kaçırdığını öğreniyoruz.

Üçüncü hikâye,  Fotoğraf: Benim en sevdiğim hikâye bu oldu. Bir fotoğraf arayışıyla başlayan hikâye, nasıl oldu da insanların ölüm tarihini hesaplayarak mezar taşlarını hazırlayan bir adamla bitti anlamadım bile.

Dördüncü hikâye, Veysel’in Kanatları: Hırslarına yenik düşen bir adamın yaşadığı çöküntüyü kendi diliyle anlatmış yazar. Peki, nedir bu HAT dili?

Yani bir kumar masası anlatılırken bir anda sandalyeler uçuşa uçuşa yanınıza gelebilir; kumar masasındaki hali, sevinen , üzülen, kendini durduramayan kanlı canlı bir insanken, bir cümle sonra uçarak terk edebilir orayı kahraman. Ve biz hiç şaşırmayız, bu durumu tuhaf bulmayız. Büyülü gerçekçiliğe benzese de bence, büyülü gerçekçiliğin bir adım ötesinde Toptaş’ın dili. O kelimelerden ibaret bir dünyada yaşıyor. Onun kelimeleri nefes alıyor, ritim tutuyor, dans ediyor, kimi zaman da ölüyor.  Bazı kitaplarında yokuş yukarı çıkıyor kelimeler, o kitaplarını okuması çok zor o yüzden – Bin Hüzünlü Haz mesela-. Bu kitabında ise yokuş aşağı bırakmışlar kelimeler kendilerini, hiç duraksamadan bir oturuşta okunuyorlar.

Gelelim son hikâyeye, Şeytan Uçurtması: Annesi ölmüş bir çocuğun( tabi ben böyle bir çırpıda söylüyorum ama çocuğun annesinin öldüğünü anlamak için kelimeleri cımbızla seçmek gerekiyor) üvey kardeşine karşı hissettikleri anlatılıyor. Özellikle sonu oldukça etkileyici bitirilmiş hikâyenin.

Peki, bu kitabı tavsiye ediyor muyum?

Toptaş’ın diğer kitaplarıyla kıyaslarsam ki romanları hikâyelerle kıyaslamak ne kadar doğru tartışılır ama yine de içimden bir ses illa kıyasla diyor. Bu da benim doğruyu bilip yanlışı yapan tarafım işte. Bazen onun dediğini yapmazsam hiç susmaz ben de dediğini yaparım. Neyse işte, diğer kitaplarıyla kıyaslarsam; öteki kitaplarından aldığım haz daha fazlaydı.  Fakat yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, Toptaş hikâyeciliği bambaşka bir boyuta taşımış. O yüzden kesinlikle okuyun derim. Ayrıca kitabın içindeki Ümit Ünal çizimleri kitaba ayrı bir hoşluk katmış.