29 Ekim 2016 Cumartesi

Kumral Ada Mavi Tuna - Buket UZUNER

            Bundan iki ay kadar önce,kitap fuarı var diye gidip,bomboş alanı görünce hayal kırıklığına uğramıştım.Ailece gezmekten en çok hoşlandığımız yer kitap fuarlarıdır çünkü.Üzgün bir şekilde boş fuar alanından çıkarken karşıdaki kütüphaneye gözüm takıldı.Ben, bunca zaman buradaki kütüphaneyi nasıl görmemişim diye ayrıca üzüldüm.

            İçeriye girdiğimde bir an 15 yıl öncesine gittim.Beni bir kitap fuarına gitmekten daha mutlu edecek bir şey varsa o da kütüphaneye gitmektir.Ama haksızlık olmasın sahafların da yeri ayrı.Her neyse…Kitapların arasında ağzım kulaklarımda gezerken gördüm Kumral Ada Mavi Tuna’ yı. Çok eskilerden bir dostu görmüş gibi oldum bir an.

            Her okuyucu için sevdiği yazarın kitapları arasında en iyisi diyebileceği bir eser vardır muhakkak.Benim gözümde de Buket Uzuner’ in en iyi kitabı Kumral Ada Mavi Tuna’dır.

            Bir insanın iç savaşıyla bir ülkenin iç savaşının iç içe geçiş öyküsüdür kitap.Birbirlerinin sevgilisi hariç her şeyi olabilen iki insanın hikayesidir.

            Kitabı bitirdikten sonra,ilk okuduğumda olduğu gibi yine aynı sorular takıldı aklıma.Bir insanın en fazla nesi olabilirsiniz?Arkadaşı,dostu,sırdaşı,aşkı,eşi…Hangisi olursanız daha yakını olursunuz?Birbirinin en yakını olabilmek için illa aşık mı olmak gerekir?Peki ya aşkın kaç hali vardır?Ve hangi hali daha çok aşktır?Sanırım bu soruların kesin bir cevabı yok.Ya da dünyadaki insan sayısı kadar farklı cevabı var.

            Tuna ve Ada da birbirlerine çok farklı bir bağla bağlanmışlardır.Ada Tuna’nın abisine aşıktır.Tuna ise Ada’ya…Çok klasik,buram buram yeşilçam filmi kokuyor gibi gelebilir size.Yazarımız bu klasik görünen hikayeyi öyle betimlemeler öyle analizlerle bezemiş ki insan denen dipsiz kuyunun derinliklerinde dolaşan bir eserle karşılaştığınızı anlıyorsunuz.

            Kitapta birden fazla aşk hikayesi,birden fazla hayat var ama hepsi Ada ve Tuna’ nın gerisinde kalıyor. Çünkü anlatıcı Tuna. Daha doğrusu yazar olayları bazı kısımlarda (çoğunlukla da diyebiliriz) Tuna’ nın ağzından,bazı kısımlarda üçüncü kişi olarak anlatmış. Sonlarda ise her karakter bize özet geçiyor kendi yaşantısını.

            Kitap 1997 yılında yazılmış.19 senede Türkiye’de birçok şeyin değiştiğini ,küçük bahçeli evlerin yerini yüksek binaların aldığını,insanların,arabaların çoğaldığını yani görüntünün değiştiğini ama şu içimizdeki savaşın hiç değişmeden günümüze kadar geldiğini acı içinde fark ettiriyor yazar. Tuna’ nın yaşadığı bu karabasan hiç de bitecek gibi görünmüyor ülke siyasetine bakıldığında.

            Kitapta çok beğendiğim bir sözü de aktarmadan geçmek istemiyorum.Kitaptaki karakterlerin fotoğrafçılık üzerine sohbet ettikleri bir akşam Ada diyor ki;

          “Steinbeck fotoğrafçı olsaydı Dorothae Lange,Sait Faik ve/ya Sabahattin Ali fotoğrafçı olsaydı Ara Güler olacaklardı.”
( Ne diyelim,duygularımızın,dünyamızın neyle anlatıldığının bir önemi yok.İnsan anlatmaya meylettikten sonra kalem,deklanşör,fırça ya da bir mermer parçası fark etmiyor.)

            Bu kitabı tamamıyla beğenmemiş olsaydım bile sırf bu cümle için okuduğuma pişman olmazdım.Kaldı ki,Ada-Tuna-Aras üçgenini,dönemin ünlü sinema çiftini,şair Doğan Gökay’ın insanı cezbeden yapısını,oğlunu kaybetmiş bir annenin acısını,Meriç’in sessiz ama derinden ilerlemesini,Tuna’nın akli dengesini yitirecek kadar hassaslaşmasına neden olan olayları okuyup pişman olmak mümkün değil.


            Bu kitabı muhakkak okuyun ve bu dünyadan gitmeden birilerinin en yakını olun bence.

5 Ekim 2016 Çarşamba

Bir Kadın Düşmanı - Reşat Nuri GÜNTEKİN

Kitabımız mektup türünde yazılmış. Ruhu, güzelliğinin verdiği şımarıklıkla yoğrulmuş Sara'nın, babasına ve arkadaşı Nermin'e yazığı mektuplar ile yüzünün çirkinliği nedeniyle ruhunu da çirkinleştirmek zorunda kalan Ziya Bey’in (lakabı Homongolos), ölmüş arkadaşı Necdet'e yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap.

İlk bölümde Sara'nın mektupları yer alıyor. Bu bölüme, dışa dönüklük, toplumda kabul görme, güzellik olgusu, bir aydınlık hâkim. İkinci bölümde Homongolos’un mektupları var. Bu bölümde ise çirkinlik, bireysellik, dışlanmışlık, toplumdan soyutlanma ve sevgisizlik masaya yatırılmış.

İki bölüme birden bakınca aslında tezatlıklar kitabı da diyebiliriz. Ama kitabın merkezinde sevilmenin önemi var.

Ben sevilmenin, hele ki çocukken sevilmenin önemi hakkında bu kadar doğru tespitler yapan başka bir kitap okumadım.

Sevgisiz büyüyen bir ruhun, nasıl yara bere içinde kaldığını, kendini koruma altına almak için nasıl insanüstü bir çaba harcadığını anlatmış Reşat Nuri. Üstelik hem toplumsal hem bireysel sorunları oldukça basit görünen bir konu içinde derinlemesine ele almış. İnsan hayatında, sevmek ve sevilmekten daha önemli bir şey olmadığını kanıtlamış Homongolos’un varlığıyla.

Homongolos, çirkinliği herkesçe kabul edilen, hani neredeyse hilkat garibesi denilecek biri. Küçük yaştan itibaren çevresi (ailesi dâhil) tarafından hor görülmüş. Ruhu örselenmiş. Yıllar geçtikçe, duygularını belli etmezse kimsenin ona zarar veremeyeceğini anlamış. Duygularını o kadar derine saklamış ki zamanla kendi de unutmuş insani yönlerini.

En derine de kalbini gömmüş. Ta ki Sara bu kadın düşmanına sürekli yaklaşmaya çalışana kadar.
Homongolos sevmekten o kadar korkmaktadır ki sevmemek için kadınlara düşman olmuştur. Sevilmeyeceğinden, sevgisine bir karşılık bulamayacağından emindir. Çünkü çirkindir Homongolos. Ve güzellik görecelidir ama çirkinlik basbayağı nesnel bir kavramdır.

Peki, haksız mı Homongolos? Siz hiç çirkinliği su götürmez birine kalbinizi teslim edebilir misiniz? Onun gözlerinden kalbine inebilir misiniz?

Sanırım yazarımız da bu soruyu sormamızı istemiş. İnsanoğlunun sürekli tekrarladığı o meşhur yalanı da gözler önüne sermiş:
Kalbi güzel olsun yeter.

Keşke kalbimiz de kaşımız gözümüz gibi görünebilir olsaydı. Bir bakışta aşık olduğumuz kalp olsaydı.
Bir çırpıda okunup, bittikten sonra çokça soru sorduran bu kitap Reşat Nuri Güntekin’i Türk edebiyatının mihenk taşı olarak görmekle ne kadar doğru düşündüğümü bir kez daha gösterdi bana.

Ta 1927 yılında söylenmiş sözlerin bu kadar yakından duyulması tesadüf değil elbet. Yazarın başarısının kanıtı bu.

22 Eylül 2016 Perşembe

İki Yeşil Susamuru - Buket UZUNER

           Çok sesli koro gibi İki Yeşil Susamuru. Hikayelerini ayrı ayrı dinleyebilme imkanımız olsa, yine çok seveceğimiz ahenkli bir koro …

            Bu koronun tam ortasına Nilsu var. Babasına delice tutkun (oidipus kompleksine varırcasına),annesiyle sorunlu. Bir yanı çok eksik bir yanı çok fazla. Bu yüzden ses rengi oturmuyor bir türlü. Koronun ahengini bozmuyor ama bazen sesinin daha az ya da daha fazla çıkmasını isteyebiliyorsunuz.

Mutluluğu arıyor Nilsu. Nilsu’ yu okurken kendi mutluluğunu da sorguluyor insan. Edebiyatın en çok bu yönünü seviyorum sanırım. Bazen akıcı bir dille,kolay okunur cümlelerle bile,en emin olduğunuz duyguya şüphe katabiliyor.

Sahi diyorsunuz,mutluluk nedir? Mutlu olmak için illa da iki kişi mi olmalı? Neden kendimize yetemiyoruz? Bir ruh eşi olmasa da hayattan zevk alamaz mıyız? Ya hiç dünyaya gelmemişse o ruh eşimiz ya yanlış zamanlarda doğmuşsak. Kısacık olan ömrümüz arayış içinde mi geçmeli? Neden bir başkasını arayarak vakit kaybediyoruz ki. Kendi içimize yapsak ya tüm yolculukları. Önce kendini sevmeli insan sonra ruh eşini/eşini belki de. Selen bunu vurguluyor kitapta.

Selen,koronun en sağlam,en neşeli,en güvenilir sesi. Bir ara sesi çatallaşsa da çabuk toparlıyor kendini. Bencilleşmeden kendini sevebilen ender insanlardan o.

Koronun tam ortasındaki Nil’ in karşısında ise Teoman var. Teo kimseyi duymadan ama herkesin onu dinlediğinden emin bir rahatlıkla katılıyor şarkıya. Coşkusunun bir sonu yok. O coşkunun rüzgarında kaç kişinin yaralandığından haberi yok. Belki de hayatı böyle yaşamaktan başka çaresi yok.Nil ve Teo birbirlerini bulabilen şanslı ruh eşleri.Ya da öyle zannediyorlar.

Koronun arka taraflarında başka sesler de var.Nil’in babası,Teo’nun annesi,Nil’in öğretmeni…

Bu korodan sadece insan sesleri gelmiyor tabi ki. Sol fraksiyonların marş sesleri,çevrecilerin ayak sesleri,modern kadının topuk sesleri ve kitabın temelini oluşturan intiharın karanlık sesi. İntihar yaşamaktan vazgeçmek mi yoksa kendi ölüm saatini seçebilmek mi sorularını sürekli fısıldayan bir ses…

Kitabın sonuna geldiğinizde ise;Altıncı His filmini seyredenlerin çok iyi bildiği duyguyla hadi be diyen kendi sesinizi duyuyorsunuz.

Bu kitapta beni en çok cezbeden şey ise  aşırıya kaçmadan bir çok yazar ve şairden alıntı yapılmış olması.Hemen bir London bir Hemingway okuyası,Turgut
Uyar şiirlerinde kaybolası geliyor insanın.Bir kitabın başka bir kitabı okumaya teşvik etmesi benim için paha biçilmez bir özellik.


Ezcümle Kumral Ada Mavi Tuna kadar olmasa da okunacaklar listenize ekleyebilirsiniz.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları - Johann Wolfgang Von GOETHE

           Her kitabı okumanın bir yaşı,bir zamanı var bence.Üniversite yıllarında sürekli okuduğum, okurken kendimi bulduğumu zannettiğim Cezmi Ersöz kitaplarını şimdi okuyamadığımı düşününce buna daha çok inanıyorum. Bu kitabı da çok uzun yıllar önce belki ta lise yıllarında okumalıydım.O zaman Werther’i anlamaya çalışmak daha kolay olurdu benim için.

            Oysa şimdi,yere düşen yaprağın,dalda açan çiçeğin,denizin mavisinin,ağacın yeşilinin,havadaki kuşun,yerdeki böceğin kıymetini anlamışken ve hayatın her şeye ama her şeye rağmen yaşanmaya değer olduğuna inanmışken Werther’e hak veremiyorum.Haksız olduğunu düşündüğüm bir roman kahramanından da uzak düşüyorum.Bu yüzden kitap beni alıp götürmedi,sayfalarının arasında kaybolmadım.Ama Werther’e üzüldüm.Hem de çok üzüldüm.

            Kahramanımız Werther sonu olmayacağı baştan belli olan ümitsiz bir aşka düşmüştür. Lotte ise Werther’e değer verse de kocasına bağlı bir kadındır.Yine de kitabın sonuna doğru acaba o da Werther’e aşık mı demekten geri duramıyor insan.Kocası Albert ise başlangıçta Werther’le iyi geçinen, dürüst ve zeki bir insandır.İyi yüreklidir de.Hani kötü kalpli biri olsa Werther için bir umut ışığı olabilirdi.

            Kitap Werther’in arkadaşı(muhtemelen hayali) Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşuyor (mektup tipi romanda insan sanki karşısında biri konuşuyormuş gibi hissettiği için okurun olaylara dahil olması da daha kolay oluyor). Sonlara doğru ise yazar ortaya çıkarak Werther’in yaşadıklarını,intihara karar verme aşamasını,intiharı ve sonrasını anlatıyor. Normalde kitabın sonu ile ilgili bilgi vermeyi sevmiyorum ama Werther’ in intiharı yüzyıllardır bilindiği için bir sakınca görmedim. 

            Dünya edebiyatında önemli bir yeri olan bu kitaba sadece umutsuz bir aşk hikayesi olarak bakmamak gerekiyor.Alt metinde yazıldığı dönemin izlerini de taşıyor.Özellikle sınıfsal farklılıklara sık sık yer verilmiş.Ayrıca Yeni Ahit ve Eski Ahit’ten bol bol alıntı yapılmış.Yazar Homeros’tan ne kadar etkilendiğini de kahramanımızın dilinden bizlere aktarmış.

            Goethe’ nin iki hafta gibi kısa bir sürede yazdığı bu kitap, yazıldığı dönem bir Werther salgını başlatmış.1774 yılında Almanya’da bir anda ortalığı mavi ceket-sarı pantolon giyen (Werther’in kıyafeti) gençler istila etmiş. İntihar vak'aları çoğalmış. Kitabın konusu kısmen de olsa gerçek hayattan alınınca ise okur sayısı oldukça artmış.

            Alman edebiyatının Fırtına ve Coşku döneminde yazılan kitap Goethe’yi birdenbire şöhrete ulaştırmış. Ama Goethe ilerleyen yıllarda sadece bu kitapla anılır olmaktan rahatsızlık duymuş.Kendi önüne geçen kahramanından nefret eder hale gelmiş.
            
            Şimdi yazarı bir kenara bırakıp asıl soruyu soralım.
            Werther neden intiharı seçer?Aşk illa da kavuşmayı mı gerektirir?
            Werther melankolik bir yapıya sahip olduğu,topluma karışamadığı için bu yolu seçiyor.Tüm duygularını Lotte’de yoğunlaştırıyor.Adeta onu azize mertebesine çıkarıyor.Ama aşkın bir sonraki basamağına atlayamıyor.Aşk,Werther’de cismin ötesine geçemiyor.Uzaktan sevmek,sevdiğinin bir başkasıyla bile olsa mutlu olmasıyla yetinmek,sabretmek,acıdan kül olup küllerinden doğmak Werther’e çok ama çok uzak kalıyor maalesef.
            
             Kitabı bitirdikten sonra-tabi Werther’e üzülmem geçince- dedim ki,edebiyat ne şahane bir şey.Biri bundan neredeyse 250 yıl önce bir kitap yazıyor ve ben 250 yıl sonra o kitabı okuyup kitabın kahramanı için üzülebiliyorum.Bundan daha etkileyici,bundan daha önemli,bundan daha gerçek ne olabilir ki dünyada. İşte bu ölümsüzlük değil de nedir?

Not:Eğer yabancı bir yazarın kitabını okuyacaksanız çevirmenin kim olduğuna ve yayınevine dikkat edin.Kötü bir çevirmene denk gelirseniz sevebileceğiniz bir kitaptan nefret edebilirsiniz.Dünya klasiklerinde benim önerim kesinlikle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Hasan Ali Yücel klasikler dizisi.Dil bakımından sizi asla pişman etmez.


28 Ağustos 2016 Pazar

Semerkant -Amin MAALOUF

Uzun zaman önce okumuştum Semerkant’ı. Bundan 15-16 yıl önceydi galiba. Ömer Hayyam’la tanışmam da bu kitap sayesinde olmuştu. Geç kalmışlık hissiyle telaşlanıp Hayyam’la ilgili bulabildiğim tüm kitapları okumaya başlamıştım hemen.Hayata bakış açısı etkilemişti beni.Ve aynı zamanda sıkı bir Amin Maalouf hayranı da oluvermiştim.

Gelelim kitaba;
Kitap kendi içinde 4 kitaptan oluşuyor.Ama ben anlatırken kafa karıştırmamak için bunlara bölüm demeyi daha uygun buldum.
Birinci bölümde(Şairler ve Sevgililer), Hayyam’la tanışıyoruz. Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ilişkisini ele alıyor yazar.Devletine en parlak dönemi yaşatan Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ tan da bahsediyor doğal olarak.Ama nedense Melikşah’ın hep olumsuz özellikleri üzerinde durmuş.Terken Hatun’un (Melikşah’ın karısı,Selçukluların Hürrem’i) siyasete nasıl müdahale ettiğini de anlatmış.

İkinci bölümde(Haşhaşiler Cenneti), Nizamülmülk tarafından aldatılan Hasan Sabbah’ın, intikamını almak için  Semerkant'a dönmesini ve Alamut'u  anlatıyor. (Hasan Sabbah’ın fedailerini nasıl yetiştirdiğiyle ilgili daha detaylı bilgi isterseniz Fedailerin Kalesi Alamut -Vladimir Bartol sizi tatmin edebilir.) Alamut’un tarihçesini anlatırken bir felaketten de bahsediyor yazarımız:Moğol istilası…Yine yıkılan kütüphaneler,yakılan kitaplar.Kim bilir nice sırlar,evreni daha erken keşfetmemizi sağlayacak nice bilgiler yok oldu o kitaplarla.Hayyam’ ın El Yazması kitabı da kül oldu belki.Ama yazarımız Rubaiyat için başka bir son yazmayı uygun görmüş.Moğol istilasından kurtarıp yıllar sonra başka bir felaketin kucağına atmış El Yazması Rubaiyat’ı.

Üçüncü bölümde (Bininci Yılın Sonu), yazarımız Benjamin Omer Lesage olarak karşımıza çıkıyor. 1870’lerde yaşamış olan anne ve babasının hikayesini anlatmakla başlıyor kendini tanıtmaya.1895 yılında ise adını aldığı Ömer Hayyam’ın kitabının peşine düşüyor. Benjamin o yılların İran’ını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.Günümüz İran’ını anlamak için sanırım tam da Benjamin’in yaşadığı yılları iyi okumak gerekiyor.Yazar da bunu amaçlamış ve yaşanan siyasi çalkantıları,devrimin ayak seslerini bir yabancını gözünden anlatarak İran gerçeğini okuyucuya aktarabilmiş.Mali sıkıntı içinde olan İran’ın dışarıdan aldığı her borç karşılığında yolların,bankaların ve haberleşme ağının yabancı bir devletin tekeline geçtiğini ,Şah’ın seyahatleri yüzünden de borç alınmaya devam ettiğini de belirtmeden geçmemiş yazarımız.

Dördüncü bölümde (Denizde Bir Şair)ise, Ömer Hayam için çıktığı yolculukta İran’ın iç işlerine dahil olan Benjamin’in Şah’ın torunu Şirin ile birlikte Amerika’ya dönme macerasını konu edinmiş.
Peki Benjamin ve Şirin dönebildiler mi?
Ömer Hayyam’ın kitabına ne oldu?
Moğol istilasından kurtulan Rubaiyat’ın Tanrı bile batıramaz denilen Titanic’te ne işi vardı?
Ve İran’da yükselen eşitlik,özgürlük sesleri nasıl sustu?
Tüm bu soruların cevabını öğrenmek isterseniz bu kitabı okuyun muhakkak.
Hayyam'ın bir rubaisiyle  bu yorumu da bitirelim.

Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; 
         Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; 
        Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm 
       Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam."



Yazara dair;Amin Maalouf  Lübnan doğumlu bir yazar.1975’ten beri Paris’te yaşıyor olsa da,kitaplarını Fransızca yazsa da doğuyu iyi tanıyan bir yazar.Eğer okuyacağınız kitapta doğudan motifler görmek hoşunuza gidiyorsa Maalouf’un tüm kitaplarını kütüphanenize ekleyin. 

18 Ağustos 2016 Perşembe

Şah ve Sultan- İskender PALA

           Çaldıran Ovası’ nda karşılaşan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevilerin Şahı İsmail’in savaşı.Yani Şah ve Sultan’ ın savaşı.

            Peki haklı olan taraf kim bu savaşta?Kim bu savaştan galip çıkmayı hak ediyor?Ve yazar bir savaşı anlatırken hangi taraftan bakmalı,kazananı mı kaybedeni mi yüceltmeli?

            İskender Pala tam anlamıyla ikiye bölmüş kendini ve iki tarafta da durmayı başarmış.Yavuz’un musahibi Hüseyin ve İsmail’in himayesindeki Kamber olup iki açıdan da aynı derecede anlatmış olayları.Böylece hem Sultan’ ın hem Şah’ ın savaşma nedenlerini,savaş hazırlıklarını,gönül kırgınlıkları,yaralarını,iktidar hırslarını görme imkanı vermiş bize.

            Bu savaşın bir din-mezhep savaşı olmadığını da vurgulamış.İki tarafın da Hristiyanlarla hiç savaşmadığına, aksine ordularında onlara yer vererek,Hristiyanlara Müslüman kanı döktürdüklerine dikkat çekmiş.Savaşan tarafların aynı ağacın farklı dalları olduğunu da göstermiş.

           Babasını devirerek yerine geçen Selim’in nasıl Yavuz olduğunu Hüseyin’in dilinden anlatmış.Şeyh olarak çıktığı yolda önce Çocuk Şah,sonra da Şah İsmail olarak devam eden Safevi liderinin yaşadıklarını ise Kamber anlatıyor bize.
            
            Benim için kitabın en önemli ismi işte bu Kamber Can oldu.Kim olduğu ile ilgili bütün gizemi cebinde taşıdığını bilmeden yaşayan Kamber Can.Neden hadım edildiğini sorgulamayan,sevginin ne demek olduğunu arayan Kamber Can.Kamber, çevresinde sevginin bin bir türlü haline tanık oluyor.
           Yatağına koyduğu kılıcı kaldırmayan Şah’ın eşi Taçlı Hatun’da, öfkenin sevgiyle iç içe geçmiş halini,
            Kılıcı eşi kaldırana kadar beklemeye and içmiş olan Şah’ın sevgisinde çaresizliği,
            Taçlı Hatun’ u İstanbul’ a götüren Yavuz Sultan ile Taçlı arasında sevginin bir türlü yaşanamayan halini görüyor.

            Güzelliği dillere destan Taçlı Hatun’un çocukluk aşkını bekleyişinde belki de sevginin umut etmek olduğunu anlıyor Kamber Can.Bir hazineyi arar gibi sevginin izini sürüyor.Buluyor mu dersiniz?Bu sizin sevgiden ne anladığınıza bağlı.

            Sevgi bir adanmışlık hali ise,kul olmak,kul olmaktan gocunmamak ise,sevgilinin ismi,cismi,cinsi önemli değilse,kendi yüreğinde buluyor sevgiyi Kamber Can.

            Kitap tamamen sevgiyi bulmak üzerine değil tabi ki.Sonuçta bir savaş anlatılıyor.
            Yavuz Sultan Selim’in Şiilere yaptıklarıyla,İsmail Şah’ ın Sünnilere yaptıklarını objektif bir açıdan anlatmış yazar.Okurken öyle bir hale geliyorsunuz ki,tam bir tarafa içiniz yanarken,diğer taraf yüreğinizi dağlamaya başlıyor.İki liderin de iktidar olmak için yaptıklarını dehşet içinde okuyorsunuz.
             Ayrıca yazar bir şeyi çok net anlamamızı sağlıyor:Bin tane de sebep öne sürülse savaşların asıl nedeni iktidar hırsıdır.

           Aşkı anlatırken coşturan,cengi anlatırken heyecanlandıran,ölenlerin,öldürülenlerin acısını yüreğimde hissetmemi sağlayan,kullandığı dille hep takdir ettiğim İskender Pala,bu kitabıyla da tam not aldı benden.



10 Ağustos 2016 Çarşamba

Havva'nın Üç Kızı - Elif ŞAFAK

Türkiye’de okunması en zor yazarlardan biri bence Elif Şafak.Zor çünkü yazarı bırakıp bir türlü yazdıklarına odaklanamıyoruz.Ve şimdi ben okuduğum bir kitabın bende bıraktığı izlenimleri anlatmaya çalışacağım.Yazarın kim olduğuyla ilgilenmeden.Zihnimi tüm ön yargılarımdan arındırmaya çalışarak,yapabildiğim kadarıyla.
Böyle söyledim ama kitabın ilk 50 sayfasını okurken sürekli cümlelerin altında yatan gizli işaretler,siyasete göndermeler aradım.Öyle olaylar yaşamıştık ki ülke olarak,tüm herkesten şüpheleniyordum artık.Anladım ki ön yargılarımızdan sıyrılmak bize yakışmadığını bildiğimiz bir elbiseyi üzerimizden çıkarıp atmaya benzemiyor.Öyle hop diye sıyırıp atamıyorsunuz.Ama kitaba devam ederken bir baktım ki ben kitabı okumuyorum.Yazarın niyetine odaklanmışım,dedektifçilik oynuyorum.Oysa uzun zamandır kendime tekrar ettiğim bir şey vardı benim.
Bir kitap, yazımı bitene kadar o yazara aittir.Ben okumaya başlayınca benim olur,yazar aradan çıkar.* Şimdi ise yazarı koskoca bir duvar gibi kitabın önüne koyuyordum.Ta ki hep aklımdan geçen bir cümleyi kitabın kahramanının ağzından duyana kadar.O an girebildim kitaptan içeri.Bakalım içeride neler var:
Şirin, Mona ve Peri. Dinsiz,inançlı ve mütereddit. Havva’ nın Üç Kızı.
Kitap bize bir tarafa dahil olamamanın aslında kötü bir şey olmadığını anlatıyor.Taraf deyince hemen siyaset gelmesin aklınıza.Bu bir arkadaş grubu,bir inanç meselesi,felsefik bir problem,bir yaşam şekli de olabilir.
Eğer hayatınızı bir çember olarak görüp,bütün o seçim yapmak zorunda olduğunuz tarafları bu çemberin tam merkezine koysanız ne olurdu hiç düşündünüz mü?İşte kitap bize bunun cevabını veriyor.
Çemberin merkezinde olan her şeye aynı uzaklıkta durmak,bir seçim yapmak zorunda kalmamak, bize tüm seçimlerin iyi ve kötü yanlarını görme lüksü veriyor. Fakat tarafsız olan bertaraf olur sözünü misyon edinmiş fanatik insanlık tarafından yalnız bırakılma cezasına da razı olmanız gerekiyor bu lüksü yaşarken.
Ve Peri’ nin çemberinin merkezinde Tanrı daha doğrusu Tanrı algısı var.(Belki de hepimiz inandığımız yaratıcıyı merkeze koysak ve başkalarının merkezindeki yaratıcı benimkine neden benzemiyor diye sormasak hayatı anlamak daha kolay olurdu.)
Peri ne Şirin gibi inançsızlığa ne de Mona gibi inanca bağlı.Her kavgada iki tarafın da hem haklılığını hem haksızlığını görebilen,bir nevi arafta yaşayan,Oxford’a ailesinin gurur kaynağı olarak okumaya gelmiş bir İstanbullu.Profesör Azur’ dan aldığı Tanrı dersi tüm yaşamını etkileyecektir Peri’ nin.
Yazarımız Şirin ,Mona ve Peri’nin gözünden üç farklı yaşam biçimini ustalıkla anlatmış. Peri’ nin çocukluğuyla 1980’ lerin Türkiye’sini, Oxford yıllarıyla 2000’ lerin İngiltere’sini ve günümüzü yani üç farklı zaman dilimini de okurun kafasını karıştırmayacak biçimde kurgulamış.
Elif Şafak Aşk kitabından sonra daha popüler kitaplar yazma çabasına girdi.Bir nevi popüler kültüre yenik düştü.Çok satma kaygısıyla kitaplarının içeriği sığlaştı.Halbuki Aşk’tan önce yazdığı Pinhan,Mahrem ve Araf okunması zor ama söyleyecek sözü çok olan kitaplardı.Keşke Aşk’ ı hiç yazmasaydı da çok satmanın cazibesine kapılmasaydı diye düşünürken Havva’ nın Üç Kızı’ nı okumak iyi geldi bana.Üstelik ilk defa bir roman karakteriyle bu kadar örtüştüm. Peri’ yi anladım ve ona hak verdim.
Bu kitabı okuyun bence.Bakalım siz Havva’ nın hangi kızına hak vereceksiziniz. Hangisi size daha yakın gelecek.
Yazarı sevmiyorsanız kesinlikle okuyun. Ön yargılarınızı üstünüzden atabiliyor musunuz bir test etmiş olursunuz hiç olmazsa.


*Nerede ve ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama  yıllar önce bu minvalde bir söz okudum ve kitap okurken ana felsefem olarak benimsedim.